23 Haziran 2018 Cumartesi

Sözün doğrusu bu kitapta




Ünlü hadis âlimi Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir, hadis karşıtlarının tuzaklarını deşifre eden bir eserini Ramazan armağanı olarak okuyucularına sundu.
Hadis ve Sünnet hakkında şüpheler meydana getirecek şekilde ortaya atılan ve bir kısım medya tarafından sürekli bir şekilde canlı tutulmaya çalışılan ne kadar iddia varsa, bu kitapta ele alınıyor ve işin aslı ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor.
“Hadis Karşıtları Ne Yapmak İstiyor?” adlı kitap, Kandemir Hocanın şu manidar uyarısıyla başlıyor:
“Bu kitap hadis karşıtlarını ikna etmek için değil, din kardeşlerimi onların tuzağına düşmekten korumak için yazıldı.”

Bediüzzaman, İslâm ve demokrasi




Risale-i Nur cemaatleri içinde, siyasî hassasiyetleri dinî hassasiyetlerine galebe eden bazı arkadaşlarımız tarafından zaman zaman ortaya atılan bir iddia var: Bediüzzaman’ın “demokrasi taraftarlığı.”
Bu iddianın temelinde ise, Bediüzzaman’ın kendi beyanları değil, bazı kavramların birbirine karıştırılması ve bu şekilde karışmış zihinlerle Bediüzzaman’ın yazdıklarını yorumlama teşebbüsü yatmaktadır.
Gerçi demokrasi hakkında, hele türleri de ayrı ayrı söz konusu olduğunda, pek çok şey söylenebilir. Fakat bütün demokrasi türleri için söylenebilecek son derece net ve kesin birşey vardır ki, o da, halk iradesini en yüksek yetki mercii olarak kabul ettiğidir. Herhalde buna, demokrasiyi savunan arkadaşlarımızın hiçbir itirazları olmayacaktır. Eğer olursa, o zaman demokrasi adı altında başka birşeyden söz ediyorlar demektir.
Ancak, hiyerarşinin en üstünde yine İlâhî iradeyi kabul ettikten sonra, kulların iradesine bırakılmış olan hususlarda demokrasiden söz ediliyorsa, bu bahsimizden hariçtir. Eğer demokrasi ile kastedilen şey, ülkeyi yönetecek olan kimselerin belirlenmesi ile ilgili mekanizmadan ibaret ise, bu da yine bahis haricidir. Bizim problem olarak sözünü ettiğimiz husus şundan ibarettir:
Hiyerarşinin en üst noktasına beşer iradesini koyan bir rejim ne kadar İslâmî olabilir?

1 Nisan 2018 Pazar

Bir güncelleme öyküsü



ÜMİT ŞİMŞEK
– 1 –
“Geriye bakarsak adımlarımız geriye gider; bugünün ülkeleri 1400 yıl öncesinin kanunlarıyla idare edilmez” demişti 12 Eylül döneminin devlet başkanı Kenan Evren konuşmalarının birinde. Zat-ı devletlerinin mensup olduğu zihniyetin alâmet-i farikası haline gelmiş bir söylem olduğu için, onun bu tür sözleri kimseyi şaşırtmıyor, hattâ ciddîye de alınmıyordu. Nitekim Diyanet İşleri Başkanlığına başörtüsü ile ilgili çağdaş bir fetva sipariş ettiğinde, Din İşleri Yüksek Kurulu onun beklentilerine tamamen ters istikamette bir fetva yayınlamıştı. Yine aynı ihtilâl döneminde Genelkurmay Başkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığından bir yıl boyunca bütün hutbelerde okunmak üzere hepsi Atatürk’ü anlatan 56 hutbe hazırlamasını istediği zaman, Diyanet buna da boyun eğmemişti.[1]
Evren’in kimseyi şaşırtmayan sözlerinin benzeri, yıllar sonra, halk tarafından seçilmiş bir Cumhurbaşkanı tarafından söylendiğinde ise, herkesin dili tutuldu – kiminin sevincinden, kiminin öfkesinden ve hepsinin de hayretinden!

30 Mart 2018 Cuma

Ali Fuat Başgil'in Diyanet İşleri Başkanlığı kanun tasarısı



Hukuk tarihimizin efsanevî ismi Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil (1893-1967)  tarafından hazırlanan ve o günlerde büyük ilgi uyandıran
Diyanet İşleri Başkanlığı tasarısı:
DİYANET İŞLERİ TEŞKİLAT KANUNU TASARISIBİRİNCİ KISIMUMUMİ HÜKÜMLER
Madde 1– Diyanet işleri teşkilatı ilmi, idari ve mali muhtariyeti haiz hükmi bir şahıs olup, bu kanunda gösterilen uzuvlar marifetiyle temsil olunur.
İslâm dininin ibadetleri ve İslâmi talim ve terbiye ile ilgili bütün teşkilat ve müesseseler Diyanet İşleri Reisliğine bağlıdır.
Diyanet İşleri Reisliğinin merkez teşkilatı İstanbul’da bulunur.

21 Mart 2018 Çarşamba

Uçan Üniversite yeniden yayınlandı



Uzun zamandır mevcudu bulunmayan Uçan Üniversite yeniden okuyucularıyla buluştu.
Daha önce Morötesi ve Zafer Yayınları arasında yayınlanan Uçan Üniversite, bu defa Akıl Fikir Yayınları arasında çıktı.
Sömürgeci ordularını bilim ve sanatla tarihe gömen bir milletin akıllara durgunluk veren sivil direniş macerasını anlatan kitap, önsözünde şu şekilde tanıtılıyor:

İlâhiyat mühendisleri iş başında!



Cumhurbaşkanının ilâhiyatçılara yaptığı halkı doğru bilgi ile aydınlatma çağrısından sonra ilâhiyat mühendisleri işbaşı yapmakta gecikmedi.
Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesinden Prof. Dr. Hasan Onat, katıldığı bir televizyon programında, Buharî ile Müslim’de uydurma hadis bulunduğu iddiasını gündeme getirdi.
“Bir hadisin Buharî veya Müslim’de olmasının sahihlik kanıtı olmadığını” ileri süren Prof. Dr. Hasan Onat özetle şunları söyledi:

Pilsudski'ler ölmüyor



“Bütün kurtarıcılar sonunda bir diktatöre dönüşmek zorunda mı?” sorusunu hatıra getiren bir vak’a: Pilsudski’nin hikâyesi. Uçan Üniversite’den kısa bir bölüm:
Polonyalıların Joseph Pilsudski (1867-1935) komutasında teşkil ettikleri gönüllü birlikler, Avusturya saflarında Rusya’ya karşı çarpışıyordu. Pilsudski, Polonya’nın ancak silâhlı bir mücadele ile kurtulabileceğine inananlardan biri idi ve öğrencilik yıllarındaki eylemlerinden dolayı Sibirya’ya sürülmüştü. Sürgün yıllarında bir yandan görüşlerini çevresindeki insanlara aşılayan, bir yandan da askerî konularda kendisini yetiştiren Pilsudski, daha sonra Polonya’da gizli askerî okullar kurarak geleceğin subaylarını yetiştirmeye başlamıştı. Pilsudski Birinci Dünya Savaşında on bin kişilik bir ordu kurarak Ruslara karşı çarpışmaya başladığında, ülkenin önde gelen yazar, şair ve sanatçılarından birçoğu bu orduda subay olarak görev yapıyordu. Böylece, Organik Çalışmacılar ile silâhlı mücadele taraftarları, her ne kadar farklı görüşleri savunuyorlarsa da, sonuçta birbirlerini besliyorlar, birbirlerine ilham ve güç kaynağı teşkil ediyorlardı. Bir tarafta Pilsudski gibi ateşli bir asker, girişeceği mücadelenin hazırlık aşamasını sıkı bir eğitim faaliyetine dayandırmak zorunluluğunu duyarken, diğer tarafta da bilim ve sanat alanında hizmet vererek gelecek kuşakları yetiştiren insanlar, ülkenin bağımsızlığı için silâhlarını kuşanıp savaş meydanlarına, birliklerinin başına koşuyorlar, hattâ sırf bunun için özel eğitim görüyorlardı.

25 Şubat 2018 Pazar

İlâhî adalet, Rahmânî lütuflarla iç içe



Allah Teâlânın iman eden ve amel-i salih işleyen kullarına ebedî Cennetleri vermesi adalet midir, yoksa lütuf mu?
Kur’ân-ı Kerimin âyetleri bu soruyu “her ikisi de” şeklinde cevaplandırıyor.
Bu cevabın ayrıntıları, 187’nci Kur’an Buluşmasının başlıca konusunu teşkil ediyordu. Bu arada, bu âyet muhtevâsının dünya hayatındaki yansımalarından birini teşkil eden “ücret” konusu ile ilgili olarak şu tesbitleri yaptık:

4 Şubat 2018 Pazar

Ali Ulvi Kurucu'nun üç duası



ÜMİT ŞİMŞEK
Büyük insanların her biri özel bir görevle gelir, yahut gönderilir bu dünyaya. Görevlerini tamamlar ve dönerler. Döndükleri zaman, arkalarında, geldikleri dünyadan daha farklı bir dünya bırakmışlardır. Onlardan herhangi birinin büyüklüğünü anlamak için, yokluklarını tasavvur etmek, yahut hayalen onlardan önceki zamana dönmek yeter:
Sinan’sız bir dünyada Süleymaniye, Mevlânâ’sız bir dünyada Mesnevî, Itrî’siz bir dünyada bayram tekbiri, Âkif’siz bir dünyada Safahat yoktu. Ve hiç şüphesiz, o eski dünyalardan herbiri, bugünkü dünyaya nisbetle daha yoksul bir dünya idi. O büyük insanların arkalarından baktığımız zaman, onların, bu dünyada eksik olan birşeyleri tamamlamak için yaratıldıklarını görebiliyoruz.
Onlar, bir yönüyle bu dünyaya aittirler ve ondan ayrı düşünülemeyecek bir parçadırlar; bir yönüyle de başka bir âlemin insanlarıdırlar.

29 Ocak 2018 Pazartesi

İmam-ı Azam'ı korkutan âyet, faizin âkıbetini hatırlatıyor




Uhud savaşıyla ilgili âyetlerin arasına giren ve faiz konusunda çok şiddetli ikazlar içeren âyetler, 183’üncü Kur’an Buluşmasının konusuydu.
İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin “Kur’an-ı Kerim’deki en korkutucu âyet” olarak nitelediği “Kâfirler için hazırlanmış ateşten kendinizi koruyun” meâlindeki âyet de bu âyetler arasındaydı.
Konunun Uhud harbiyle ilgili vardı şüphesiz; ama bundan çıkarılacak daha önemli bir ders vardı:
Faiz konusu savaşıyla, barışıyla bütün hayatı ilgilendiren ve bir toplumu temelinden çökertmek istidadını taşıyan bir konuydu. Ve Allah Teâlâ faiz alıp vermeyi “Allah ve Resulüne karşı savaş açmak” şeklinde tanımlıyordu.