SON EKLENENLER
latest

Güncel

Güncel

468x60

randomposts3

NOT DEFTERİ

Not defteri/block-4/

HAYATIN İÇİNDEN

Hayatın içinden/block-1

Kur'an Buluşmaları

Kur'an Buluşmaları/block-4/

Kur'an

Kur'an/block-2

Sünnet

Hadis-Sünnet/block-2

Tefekkür

Tefekkür/block-3

Kültür-Sanat

Kültür-Sanat/block-7

BASINDA

Basın/block-8

KİTAPLARDAN

Kitaplar/block-9

YAZI TEKNİKLERİ

Yazı teknikleri/block-8

DOĞRU YAZALIM

Doğru yazıp doğru konuşalım/block-9

SON YAZILAR

27 Mayıs 2022 Cuma

Gözlerimiz ve kulaklarımız yarınki Kur'an Buluşmasında


  

İnsanın üzerindeki göz ve kulak gibi İlâhî nimetleri hatırlatan ve bu nimetleri kendisine borçlu olduğumuz Allah’a ortak koşmanın vebalinden sakındıran âyetler, bu haftaki Kur’an Buluşmasının gündemini teşkil ediyor.

28 Mayıs Cumartesi sabahı canlı olarak yayınlanacak olan ve dönemin son dersini teşkil eden 355. Kur’an Buluşmasında, En’âm sûresinin şu mealdeki 46-49. âyetlerini okuyacağız:

De ki: Söyleyin bana, Allah sizin kulaklarınızı ve gözlerinizi alıp kalplerinizi de mühürlediği takdirde, Allah’tan başka onları size getirecek olan tanrı kimdir? Bir bak, onlara âyetleri nasıl çeşitli şekillerde açıklıyoruz da onlar yine yüz çeviriyorlar.

De ki: Söyleyin bana, eğer Allah’ın azabı size âniden veya açıkça/göz göre göre gelecek olsa, zalimler güruhundan başkası mı helâk edilmiş olur?

Biz peygamberleri ancak müjde verici ve uyarıcı olarak gönderdik. Kim iman eder ve durumunu düzeltirse, artık ne bir korku vardır onlara, ne de üzülecekler.

Âyetlerimizi yalanlamış olanlara ise, yoldan çıkmaktaki ısrarları yüzünden azap dokunacaktır.

Bu dersle beraber içinde bulunduğumuz dönemi de kapatmış olacağız. Yaz boyunca Kur’an Buluşmaları aylık olarak, her ayın dördüncü haftasında gerçekleşecek. Bu durumda, yaz döneminin ilk Buluşmasını 25 Haziran Cumartesi günü yapmış olacağız.

UTESAV organizasyonuyla düzenlenen Kur’an Buluşmaları 2013 yılından beri haftalık olarak devam ediyor. Pandemi önlemlerine kadar MÜSİAD Genel Merkezinde Cumartesi sabahları gerçekleşen Buluşmalar, Mart 2020’den bu yana YouTube’un Erdemli Hayat kanalından Cumartesi sabahları 7:30-8:30 arasında canlı olarak yayınlanıyor.

25 Mayıs 2022 Çarşamba

Sorguya hazırlık

 

  

Ve o gün nimetlerden sorguya çekileceksiniz.
Tekâsür Sûresi, 102:8

   

ÜMİT ŞİMŞEK

  

HEM bir uyarı, hem de bir büyük müjde içeren ve bizi hayatın en önemli bir gerçeğiyle yüz yüze getiren âyetlerden biri de bu âyettir. Kimin payına tehdit, kimin payına müjde düşeceği ise, tamamen, kulun kendi özgür iradesiyle seçeceği yola bağlıdır.

Âyet, “nimetler” sözüyle bu dünyayı, “o gün” sözüyle de âhireti hatırlatmakta, her iki âlemin de mahiyetini iki kelime içinde gözler önüne serivermektedir.

Bu dünya, herkesin nimetler içinde yüzdüğü bir dünyadır. Buraya gelen herkes, Yer ve Gökler Rabbinin sofralarında ağırlanmak üzere çağırılmış bir konuktur. O, gözünü hayata açtığı andan itibaren, kendisini, sayılamayacak kadar çok nimetlerle kuşatılmış bulur. Aldığı her nefes, yiyip içtiği her şey, duyularının önüne serilmiş olan güzel ve faydalı şeyler, bedenindeki sıhhat, ağzından çıkan veya kulağına giren herhangi bir söz, bir gece uykusu, bir adım atış, bir kalem tutuş, dostlar, akrabalar, bir anne şefkati, bir evlât muhabbeti, herhangi bir anda trilyonlarca hücresinden herhangi birinde olup bitenler, bir şifa, bir safa, bir serin rüzgâr, bir yuva sıcaklığı, gökten bulutlarla inenler, yerden bitkilerin eliyle çıkarılanlar, canlıların eliyle ona sunulanlar — ve daha niceleri, bir ömür boyu sayılacak olsa, insanın ömrü bundan önce tükenir de, onun sıradan bir gün içinde eriştiği nimetlerin hesabı tükenmez.

İnsan, bütün bu nimetlerden hiçbirini daha önceden hak ederek elde etmiş değildir. Ne onları kendi gücüyle kendisine boyun eğdirmiş, ne de bir başka âlemde Rabbiyle pazarlık ederek bu nimetleri Ondan koparmıştır. O, her şeyden âciz ve her şeyden habersiz bir şekilde bu dünyaya gözünü açtığı andan itibaren kendisini nimetler deryasının içinde bulmuş, o derya içinde yaşamış ve o derya içinde son nefesini vermiştir.

İşte, onu her nefesinde gökten ve yerden sayısız nimetleriyle bu dünyada ağırlayan Rabbinin, kulundan soracağı bir sual olacaktır:

Kimden geldi bu nimetler, bildin mi?

Yer ve Gökler Rabbinden sana erişen armağanları hürmetle öpüp baş tacı mı yaptın, yoksa tabiata, tesadüfe, Allah’ın bir kısım âciz kullarına peşkeş mi çektin?

Gökten ve yerden seni besleyen Rabbine şükürle mi, yoksa nankörlükle mi karşılık verdin?

Bir de, sana verilen bu nimetleri iyilikte mi kullandın, kötülükte mi? Onları Rabbinin rızasını kazanmak için mi, yoksa gazabına uğramak için mi bir vesile yaptın?

Nankörlük eden bir kul için, arkadan gelecek ceza bir yana dursun, sadece o sorgunun kendisi bile, dünyadaki gelip geçici mutluluklarının tümünü birden hiçe indirecek bir büyük felâket olur. Çünkü o günkü hesapta hiçbir şey unutulmamış, bütün bir ömrün en ince ayrıntıları bile işleme girmiş, kulun işleyip de unuttuğu yahut unutulacağını umduğu büyük küçük her şey bütün çıplaklığıyla ve bütün çirkinliğiyle önüne konmuştur. Artık geriye dönmek ve eski hatâları düzeltmek imkânı da yoktur. Kul, her nefesteki inkârının, her nimetteki nankörlüğünün hesabını tek tek vermekten başka hiçbir çareye sahip olmadığını apaçık görmektedir.

Şükreden bir kul için ise, dünyada eriştiği nimetler bir mutluluk olduğu gibi, böyle bir sorgu da bir büyük mutluluktur. Hattâ, asıl mutluluğun başlangıcı bu sorgudur. Çünkü sorgunun sonucu, en küçük bir şükrü, en gizli bir iyiliği, bütün bir ömür boyunca ihtiyat akçesi gibi bir kenara koyulmuş tüm hayırları birden açığa çıkarmış ve bu dünyada geçirdiği ömrü onun için ebedî bir övünç belgesi olarak Rabbinin huzurunda ortaya koymuştur. Daha da ötesi, Rabbinden erişen nimetlerin büyüklüğünü, kul, işte o sorgu sırasında anlamıştır; çünkü onun bütün iyilikleri, sadece hatırlanıp ortaya çıkarılmakla kalmamış, onlardan her biri onlarca, yüzlerce, binlerce misline katlanarak, üzerine bir de Rabbinin sonsuz rahmetine lâyık daha nice lütuflar eklenerek önüne serilmiştir. İşte o an, şükreden mü’min kulun “Alın, okuyun kitabımı”[1]diye göğsünü gere gere hesabını herkese ilân edeceği gündür.

Lâkin şunu da unutmamak gerekir ki, o büyük günün korkularından emin olmak için, kötü hesabın korkusunu bugün yüreğinde taşımak gerekir. Bu dünyada iken Rabbinin nimetlerine karşı nankörlük etmekten korkan ve hayatını bu bilinçle düzenleyen kimse, bu duyarlılığının boşa gitmediğini o gün sevinçlerin en büyüğü içinde görecektir. Zira “Bütün nimetlerden sorguya çekileceksiniz” sözü, Âlemlerin Rabbinden gelen bir sözdür. Ve öyle bir söz, asla hafife alınacak bir söz değildir. Peygamber Efendimizin hadis-i şerifi de bizi bu dünyanın nimetleri hakkında duyarlı olmaya çağırmaktadır:

Kıyamet gününde kula nimetlerden sorulacak ilk sual, “Bedenine sağlık vermedik mi, sana soğuksu içirmedik mi?” olacaktır.[2]


[1] Hâkka Sûresi,69:19.

[2] Tirmizî,Tefsir 102:5.

23 Mayıs 2022 Pazartesi

İstişarenin başladığı yer




     

Onların aralarındaki işleri istişare iledir.
Şûrâ Sûresi, 42:38

Onları affet, onların bağışlanmaları için dua et ve işlerinde onlarla istişare et.
Âl-i İmrân Sûresi, 3:159 

Eğer anne ile baba aralarında istişare ederek karşılıklı rıza ile çocuğu sütten kesmek isterlerse, onlara bir günah yoktur.
Bakara Sûresi, 2:233

 

ÜMİT ŞİMŞEK

 

MÜ’MİNLERİN en önde gelen—veya gelmesi gereken—özelliklerinden birisi istişaredir, yani birbirleri arasında fikir alışverişi yapmak, birbirine danışmaktır. Şûrâ Sûresinin âyeti, bu özelliği, namaz ve zekâtın arasında saymıştır.

Diğer iki âyet-i kerimede ise, mü’minlerin hayatında istişarenin ne kadar vazgeçilmez bir yere sahip olduğunu gösteren birer ibret dersi vardır.

Mü’min, mü’min ile ve konunun ehli olan kimselerle istişare eder. Bu onun hem bilgiye ve ehliyete, hem de mü’min kardeşlerine verdiği önemin bir ifadesidir. Öyle ki, eğer Kur’ân’ın istişare konusundaki apaçık buyrukları olmasaydı bile, onun gerek bilgi üzerinde, gerekse mü’minler arasındaki sevgi ve dayanışma üzerinde yaptığı vurguların meydana getirdiği tablodan, böyle bir sonucu çıkarmak rahatlıkla mümkün olurdu.

Fakat âyet bu kadarla bırakmamış, istişareyi, sarih bir şekilde, mü’minlerin önde gelen özellikleri arasında saymıştır.

Sonra bunun da ötesine geçmiş, en olumsuz şartlarda, hattâ istişarenin ihmal edilmesini haklı gösterecek durumlarda bile istişare emrini tekrarlamıştır. Âl-i İmrân Sûresinin âyeti, bu konuda son derece çarpıcı bir örnektir.

Bu âyet-i kerime, Uhud Savaşındaki yenilgiden sonra inen âyetlerdendir. Bilindiği gibi, bu savaş, Peygamberin emrine uyulmadığı için yenilgiyle sonuçlanmıştı. Böyle durumlarda bizim beşerî tepkimiz “Kendileri ettiler, kendileri buldular; bundan sonra sen onları dinleme” gibilerden bir tepki olurdu. Lâkin âyet bunun tamamen tersi yönde bir yol göstermektedir:

Onları affet!

Sonra, Allah’ın da onları bağışlaması için dua et!

Sonra da, hiçbir şey olmamış gibi, işlerinde onlarla istişare et!

Böyle bir buyruktan çıkarılabilecek ibretleri anlatmak için sayfalar kâfi gelmez, dillerin gücü yetmez. Biz sadece konumuz itibarıyla bugünlük bizi ilgilendiren tarafını dikkate sunalım:

Mü’minlerin hayatında istişarenin işte böylesine vazgeçilmez bir yeri vardır.

Eğer kendi hatâsı yüzünden bir yenilgiye yol açmış olmak bile istişareye engel teşkil etmiyorsa, bu hayatta istişarenin ihmalini mazur gösterecek hiç, ama hiçbir sebep yok demektir.

Nihayet, Bakara Sûresinin âyeti, bu işin sırrını açıyor.

Emzirme süresini iki tam yıl olarak bildiren âyet, bir istisna getiriyor ve diyor  ki:

“Eğer anne ile baba aralarında istişare ederek karşılıklı rıza ile çocuğu sütten kesmek isterlerse, onlara bir günah yoktur.”

İşte burası, istişarenin başladığı yerdir.

Âl-i İmrân Sûresinin âyeti, toplum hayatının en geniş dairesinde istişareyi emrediyordu. Bu âyet ise, en dar dairede, aile hayatında, aile hayatının de çekirdeğini teşkil eden anne ile baba arasındaki istişareye dikkatlerimizi çekiyor.

Bundan da şu anlaşılıyor ki, terbiyenin tüm alanlarında geçerli olan kural burada da geçerlidir:

İstişare ailede başlar.

Aile hayatında bu ilke uygulanıyorsa, daha geniş dairelerde de uygulanma şansı var demektir.

Eğer aile hayatında uygulanmıyorsa, bu ilkenin toplumda egemen olmasını beklemek beyhudedir.

Bireylerinin birbiriyle istişare ettiği bir aile atmosferinde yetişen insanları düşünün. Yetişkin çağlarında, bu terbiyenin eserini onların üzerinde görebilirsiniz.

İstibdadın egemen olduğu ailelerde alınan terbiyenin eseri ise, toplum hayatının her aşamasında kendisini bir tür istibdad ile gösterecektir. Böyle insanlar, daha sonra yönlerini doğrultmak için ne kadar içtenlikle çaba gösterseler de, istişare atmosferini ailede teneffüs ederek yetişmiş kimselerin doğallığına kavuşmaları hiç kolay olmaz, belki mümkün de olmaz.

Kur’ân’ın istişare buyruğunu en mükemmel şekliyle hayatına yansıtan, hiç kuşku yok ki, Allah’ın Elçisi idi. O, bir konuyu Ashabıyla istişare ederken fikrini söylediği zaman, ona “Bu Allah’ın vahyi mi, yoksa kişisel görüşün mü?” diye sorarlar, “Kişisel görüşümdür” cevabını verdiği takdirde Ashabı da tam bir özgürlük içinde kendi görüşlerini belirtirlerdi.

Onu izleyen Hulefâ-i Râşidîn dönemi de istişare ilkesinin titizlikle uygulandığı bir dönem oldu. Ne yazık ki, ondan sonrası için aynı şeyi söyleyemiyoruz.

Günümüze gelince…

Onu hiç anlatmaya gerek yok; her şey ortada duruyor.

Yalnız çözüm yolu için söylenecek tek bir şey var:

Bu iş ailede başlar.

22 Mayıs 2022 Pazar

Asıl büyük felâket: musibeti okuyamamak


  

En'âm sûresinin 40-45. âyetlerini okuduğumuz 354. Kur'an Buluşmasının özeti ve video kaydı

  

Musibetlerin İlâhî birer uyarı olma özelliği ve inkârcıların bundan ibret almayışları, 21 Mayıs günkü 354. Kur’an Buluşmasının gündemiydi.

Buluşmada okuduğumuz En’âm sûresinin 40-45. âyetlerinin meâli şöyleydi:

De ki: Söyleyin bana, eğer Allah’ın azabı size erişse veya kıyamet başınıza kopacak olsa, Allah’tan başkasına mı yalvaracaksınız? Sözünüzde doğru iseniz, cevap verin.

Siz o zaman yalnız Ona yalvarırsınız; O da eğer dilerse duanıza sebep olan şeyi giderir ve siz, Ona koştuğunuz ortakları unutuverirsiniz.

Senden önceki ümmetlere de Biz peygamberler gönderdik ve onları, olur ki yalvarırlar diye darlıklara ve zorluklara uğrattık.

Hiç olmazsa onlara azabımız geldiğinde yalvarsaydılar! Fakat kalpleri katılaşmış, şeytan da onlara yaptıklarını hoş göstermişti.

Kendilerine verilen öğütü unuttuklarında, bu defa onlara bütün nimetlerin kapılarını açtık. Nihayet, kendilerine verilenle şımardıkları zaman, onları ansızın yakalayıverdik de umduklarından mahrum kaldılar.

Zulmeden kavmin arkası böylece kesilmiş oldu. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.

Bu âyetlerde dikkatimizin çekildiği iki ana konudan birincisinde, en yaman inkârcıların bile canları tehlikeye düştüğü zaman, ister istemez Allah’ı hatırladıkları ve Ona yalvardıkları hatırlatılıyordu.

İkinci konu ise, bir musibeti çok daha büyük bir musibet haline getiren bir gaflet ve inkâr örneğiydi: musibeti musibet olarak görmemek ve ondan çıkarılması gereken dersi çıkarmamak.

Bu konuda âyet, hadis ve hayattan çıkardığımız dersleri şu noktalarda özetledik:

  • Musibetler de tedbir ve tefekkür ister. Bunlardan birincisi dünya hayatına ve tekvinî kanunlara, ikincisi de âhiret hayatına bakan cephesidir.
  • Olayların dünyevî ve uhrevî yönleri birbirini nefyetmez; sadece hükümleri ayrıdır. Birinin hükmünü yerine getirmek diğerine itaat mecburiyetini ortadan kaldırmaz.
  • Allah Teâlânın ilmi, hikmeti, kudreti, iradesi sonsuz olduğu ve her şeyi her haliyle kuşattığı için, bir hadisede birçok sebebi ve hikmeti toplar. Olaylara tek bir yönden bakanlar ise sadece kendi gözlerinin, bilgilerinin, anlayışlarının ve bakış açılarının gösterdiği şeyi görürler.
  • Hayata Kur’ân’ın gösterdiği yerden bakan mü’minler, başlarına gelen iyiliklere bir şükür ve imtihan vesilesi olarak bakarlar, bu nimetlere erişmek için Allah’ın kendilerine yüklediği çabayı göstermekten de geri kalmazlar. Kötülüklere karşı ise maddî ve manevî tedbirlerin her ikisini birden almakla yükümlü olduklarını bilirler; başlarına bir musibet geldiği zaman da her iki cihetten yaklaşarak muhasebe yaparlar, durumlarını düzeltirler.

En’âm sûresinin 40-45. âyetlerini okuduğumuz 354. Kur’an Buluşmasının video kaydını buradan izleyebilirsiniz:

https://youtu.be/y-pg8rudL7A

UTESAV organizasyonuyla düzenlenen Kur’an Buluşmaları 2013 yılından beri haftalık olarak devam ediyor. Pandemi önlemlerine kadar MÜSİAD Genel Merkezinde Cumartesi sabahları gerçekleşen Buluşmalar, Mart 2020’den bu yana YouTube’un Erdemli Hayat kanalından Cumartesi sabahları 7:30-8:30 arasında canlı olarak yayınlanıyor.

15 Mayıs 2022 Pazar

Yerden göğe yağmur


   

 ÜMİT ŞİMŞEK


Bir orman, binlerce hidroforun gece gündüz çalıştığı yerdir. Fakat kuş cıvıltılarından ve yaprak hışırtılarından başka bir ses işitilmez orada. Öylesine sessiz, sadasız çalışırlar.

Bir ağacın içinde, yahut onun bulunduğu yerin altında neler olup bittiğini hiç kimse hissetmez. Oysa aşağıda kayalar parçalanmakta; apartman yüksekliğindeki dallara ve yapraklara her an su çıkarılmaktadır.


***


Bir ağacın kökleri, yeraltında en az ağacın kendisi kadar bir hacim kaplar. Sürekli olarak rızık arayışı içinde bulunan bu kökler, etrafa yayılmak için karşı konulmaz bir şevkle hareket halindedirler. Önlerine çıkan toprak olsun, taş olsun, fark etmez. İpek gibi yumuşak kök uçları, Rabbinin emriyle koca kayaları deler ve deldiği yerden su çıkarır. Hattâ, çok uzaklardaki bir su borusunun varlığını bile hissederek o yöne doğru yüzlerce metre uzayıp boruyu delen ağaç kökleri çok görülmüştür.

Kökler, en gelişmiş hidroforları iptidaî bir âlet derecesine düşüren harikulâde bir pompalama sistemiyle, yeraltındaki suyu ağacın en tepesindeki en küçük yaprağın en ücra hücresine kadar ulaştırır.

O ince, narin yapraklar ise, herşeyi kurutan kızgın yaz güneşi altında aylarca yemyeşil kaldıktan başka, almış olduğu suyun bir kısmını, adeta kendi zekâtı olarak, atmosfere sunar.

Damlaya damlaya göl olur. Yapraklardan buharlaşan suyla da, havada hergün nice gölcükler birikir. İri ağaçlarla dolu bir dönümlük bir ormandan, bir gün içinde havaya 200 ton su pompalanır.

Ve her orman, böylece bir bulut olur, yeraltından havaya, görünmez yağmurlar taşır.


***


Bir yandan ağacın yağmur duâsına, denizleri onun ayağına taşıyarak cevap vermek, diğer yandan da aynı ağaçla yeraltındaki suyu atmosfere taşımak, bu faaliyet ağı içinde rol alan bütün unsurların tek bir hâkimiyet altında bulunduğunu göstermektedir. Ağacın yağmur duâsına cevap veren kim ise, ormanlarla havayı nemlendiren de Odur; denizleri ve havayı, yerin altını ve üstünü, ve bütün bunlarda barınanları hükmü altında tutan da Odur.

“Kimdir O?” diyecek olursanız eğer:

Rüzgârın esmesiyle oynaşan yaprakları ve dervişler gibi sağa sola sallanıp duran zikir halkalarını dinleyin.

Kulağınız değilse bile, kalbiniz bu sualin cevabını işitecektir.

14 Mayıs 2022 Cumartesi

Allah kimleri niçin saptırıyor?

  Alexas Fotos - Pixabay
  

İnsanların hidayete ermesi de, Allah’ın âyetlerini inkâr etmesi de Allah’ın takdiriyle olduğuna göre, kullar bundan niçin sorumlu tutuluyor? En’âm sûresinin 39. âyetini okuduğumuz 353. Kur’an Buluşmasının özeti ve video kaydı

  

Allah’ın âyetlerini yalanlayan ve bu suretle Allah’ı ve elçilerini yalancılıkla suçlayan kimselerin inkârlarında hiçbir hakikat bulunmadığını bildiren En’âm sûresinin 39. âyeti, 14 Mayıs Cumartesi günkü 353. Kur’an Buluşmasının gündemindeydi.

Âyet-i kerime, onları kör, sağır ve dilsiz olarak niteliyor ve bu durumu da “Alah’ın saptırması” olarak niteliyordu:

Âyetlerimizi yalanlayanlar, karanlıklar içindeki sağır ve dilsizlerdir. Allah dilediğini saptırır; dilediğini de dosdoğru bir yola koyar.

Âyetin bu ifadeleri, bizi “hidayetin ve dalâletin Allah tarafından yaratılması” konusuna getirdi ve “Eğer Allah dilediğini saptırıyorsa, sapan kişinin bunda bir sorumluluğu olabilir mi?” sorusunun cevabını araştırmaya sevk etti.

Kur’ân-ı Kerimin konuyla ilgili âyetlerini toplu bir şekilde gözden geçirerek yaptığımız incelemenin sonuçlarını şu şekilde özetledik:

  • Herşeyi yaratan ve yaşatan Allah’tır. Herşey Onun izni ve yaratmasıyla vücut bulur. Bu, sahih İslâm inancının temel bir ilkesidir ve Kur’ân-ı Kerimin birçok âyetinde açıkça bildirilmiştir.
  • Kullarını hidayet veya dalâlet yollarından herhangi birine muvaffak eden de Odur. Böyle olmasaydı – hâşâ – kâinatta cereyan eden bazı şeylerin Allah’tan başkası tarafından yaratılmış olması gerekirdi.
  • Onun için, kulun hidayet veya dalâleti irade etmesi yetmez, ayrıca Allah’ın da bunu irade etmesi gerekir.
  • Ancak Allah bu konuda Kendi iradesini kulun iradesine tâbi kılmış, hidayet ve dalâlet arasındaki seçimi ona bırakmış, onun tercihine göre de kulunu hidayet veya dalâlet yollarından birine muvaffak edeceğini açıkça bildirmiştir.
  • Bu konuda Allah’ın Kendi iradesini vurgulaması, Tevhid inancının gereği olduğu kadar, bazı kişilerin doğru yolu bulup bulmaması konusuna niçin akıl erdiremediğimizi göstermek ve tebliğ ve irşad faaliyetlerinde sonuçtan sorumlu olmadığımızı bildirmek hikmetine binaendir.

Sapanın da, hidayete erenin de Allah’ın takdiriyle bu sonuca eriştiğini bilmenin bizim için çok önemli sonuçları da vardı. Dersimizde bu sonuçlara da temas ettik:

  • Hidayet ve dalâletin Allah’ın takdirine bağlı olduğunu bilmek, gerek tebliğ ve irşad faaliyetinde bulunanlar, gerekse İslâm toplumu için büyük bir rahmet ve rahatlık vesilesidir.
  • Herşeyin bütün ayrıntılarıyla Allah’ın kudret ve iradesi dahilinde cereyan ettiğini bilen ve herkesin Allah huzurunda kendi hesabını vereceğine iman eden insanlar, sonuca tevekkül ile yaklaşırlar ve kendi arzularını takdir-i İlâhînin önüne geçirmezler.
  • Bunun sonucunda ise, tebliğ ve irşad faaliyetlerinde bulunanların bütün çabalarına rağmen istedikleri sonucu alamadıklarında yılgınlığa düşmekten veya öfkeye kapılmaktan korunmaları beklenir.
  • Yılgınlığa düşmezler, sadece görevlerini uygun şekilde yerine getirip getirmediklerine bakarlar ve bu konuda kusurları varsa düzeltirler, o kadar. Çünkü sonuç kendilerinin değil, Allah’ın iradesine tâbidir.
  • Hadlerini aşmadıkları gibi, insanlar onların davetlerine icabet etmedikleri zaman kin, öfke, husumet gibi olumsuz hislerin tuzağına düşmezler, itidalden uzaklaşmazlar, Müslümana yaraşan bir olgunlukla yollarına devam ederler. Bu husus ihmal edilir de insanlarla olan münasebetler bir gerilim ve çekişme atmosferine sürüklenirse, ileride hiç değilse bir kısmının hidayetine vesile olabilecek şartlar peşin peşin ortadan kaldırılmış olur. Bu ise, muhatapların imtihanlarını kaybetmeleri için canla başla çalışmaktan başka bir anlama gelmeyecektir.
  • Kur’ân-ı Kerimin âyetleri ve Resulullahın sünneti, imtihan şartlarını açık tutmayı ve en yaman hasımlara dahi tövbe ve ıslah kapısını açık tutmayı öngören emir ve uyarılarla doludur.

En’âm sûresinin 39. âyetini okuduğumuz 353. Kur’an Buluşmasına ait tam video kaydını buradan izleyebilirsiniz:

https://youtu.be/uEEBNeUwKzU

UTESAV organizasyonuyla düzenlenen Kur’an Buluşmaları 2013 yılından beri haftalık olarak devam ediyor. Pandemi önlemlerine kadar MÜSİAD Genel Merkezinde Cumartesi sabahları gerçekleşen Buluşmalar, Mart 2020’den bu yana YouTube’un Erdemli Hayat kanalından Cumartesi sabahları 7:30-8:30 arasında canlı olarak yayınlanıyor.

Sevgiye çağrı

 

   

ÜMİT ŞİMŞEK

Sevgiye bir çağrıdır her varlık ve her güzellik.

“Gel, beni sev” der kendi halince.

Ama ele geçmez, geçse de durmaz.

Dursa da, bütün bir kalbi dolduran o sevgi seli, bir küçücük varlıkla sükûn bulmaz.

Besbelli ki kalb, daha ötede birşeyler ister sevmek için, bağlanmak için.


***


N
için dünya bu kadar güzel? Niçin sevilir bütün güzeller?

Ve niçin sevmekle doymaz insan? Niçin koca dünya bir kalbi dolduramayacak kadar küçük kalır?

Çünkü sonsuz bir sevgi barınır kalbde. Sonsuzun yanında dünya da küçük kalır. Bir sevdi mi insan, gözünde ne dünya kalır, ne içindekiler.

Öyleyse sonsuz sevgiye lâyık olan kim?

Bir küçük kuş mu? Bir sarıçiçek mi? Göklerde ve yerdekilerden hangisi?

Yoksa, göklerde ve yerdeki bütün güzelliklerde eserini gösteren sonsuz ve münezzeh bir güzellik mi?


***


B
ir yeşil tomurcuktan kat kat güzelliklerle fışkıran bir gül goncası “Gel, beni sev” diyorsa eğer:

“Beni böyle yaratanı sev” demektir o.

Minik, mâsum ve sevimli bir yavru, “Beni tut da sev” diyorsa eğer:

“Beni böyle sevdireni sev” demektir o.

Gökkubbeyi dolduran yıldızlar ışıl ışıl tebessümleriyle “Bizi sev” diyorsa eğer:

“Bizi semâya inci taneleri gibi dizeni sev” demektir o.


***


Sevgiye bir çağrıdır her varlık ve her güzellik.

Onlardan her biri, sonsuz ve münezzeh bir güzelliği anlatır kendi halince.

Onu anlatmak için bir dil yetmez, binlerce dil yetme, hattâ kâinat da yetmez.

Her sevgi, Onun sevgisinden bir iz taşır, Onun kullarına olan muhabbetini dile getirir, Onun nasıl bir sevgiyle sevilmeye lâyık olduğunu anlatır kendi halince.

Yine de yetersiz kalır.

Fakat kâinata sığmayan bir sevgiyi hissetmek için bir kalb yeter:

Eğer paslanmamış, mühürlenmemiş, yanlış sevgilerle parçalanmamışsa…




 

12 Mayıs 2022 Perşembe

Görmez: Fıkıh ve kelâm yeniden inşa edilmeli



  

Açıkdeniz dergisinin sorularını cevaplandıran eski Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, bugünkü problemlerin altında rahmetten ve muhabbetten uzak bir din dilinin yattığını söyledi.

   

İslam Düşünce Enstitüsü Başkanı ve eski Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, din alanında toplumda hakim olan çekişmeleri ve din dilindeki sevgi yoksunluğunu, acemî itfaiyecilerin yol açtığı facialara benzetti.

İslâm âlemindeki gezileri de kapsayan gözlemlerinde âlimler arasındaki amansız çekişmelere şahit olduğunu belirten Görmez, “Bu çekişmelerin birinci büyük sebebi cehalettir; elde ettiğimiz bilginin bir hilme dönüşmemesi, bir ahlâkı doğurmamasıdır” dedi.

Görmez, bu durumdan çıkabilmek için, Allah ile insan arasındaki ilişkiyi yeniden temellendirecek yeni bir fıkıh ve kelâma ihtiyaç bulunduğunu söyledi ve “Çocuklarımıza Allah’ın sıfatlarını öğretirken neden rahmet yok? İrade var, kudret var, ilim var, sem’ var, basar var, peki niçin rahmet yok?” diye sordu.

Mehmet Görmez bu açıklamaları, İstanbul’da aylık olarak yayınlanmaya başlayan Açıkdeniz dergisine verdiği mülâkatta yaptı.

“Kur’ân’ın dilinde ve Resul-i Ekrem aleyhisselâmın dilinde muhteşem bir celâl ve cemal bütünlüğü vardır ve rahmet dili egemendir” diyen Görmez, “sevgiden, meveddetten, muhabbetten ve rahmetten uzak bir dil cami kürsüsüne de yansıyor, televizyon ekranlarına da yansıyor” dedi.

Görmez, Açıkdeniz’in sorularını cevaplandırırken başlıca şu tesbitleri yaptı:

  • Dijitalleşmeyle birlikte davetin dilinde ve üslubunda bizatihi dijital dünyanın kavramları egemen olmaya başladı: imaj, reklam ve propaganda. Ancak imaj, reklam ve propaganda irşad, davet ve tebliğin aracı olarak kullanılamaz.
  • Biz şu bedenin sünnetlerini çok seviyoruz da, kalbin sünnetlerini, dilin, aklın, ruhun sünnetlerini ihmal ediyoruz. Öyle olduğu için de, kullandığımız din dilini bir türlü rahmetle buluşturamıyoruz.
  • Güç ve iktidar sahibi olmak, bizatihi ümmeti inşa etmenin önüne geçti. Bu da beraberinde gündelik politik ve ideolojik birşey doğurdu. Bu söylemin kendisi dinin sırtında yüke dönüştü aslında. Ve bu sefer o gücü kaybetmemek bir gayeye dönüştü. Bunun için de en ağır, en hoyrat dil kullanılmaya başlandı.
  • Dinin siyasîleşmesi, dinin salt politik bir mekanizmaya dönüşmesi ne kadar büyük bir hata ise, siyasetin dinîleşmesi, siyasetin din gibi takdim edilmesi de o kadar büyük bir tehlikedir. Bu iki büyük tehlike şu anda dinin sırtındaki iki büyük yüktür. Bu hepimizin dilini de, kalbini de, ilişkilerimizi de etkiliyor. Bütün kutuplaşmaları da bu doğuruyor.
  • Pek çok yangında, ölen insanların çoğu acemi itfaiyecilerin hatalarıyla ölürler. Eğer itfaiyeci acemi ise insanları tahliye etmeden önce suyu oraya basar ve insanların dumandan ölmesine yol açar. Aslında acemi olduğu halde kendisine usta itfaiyeci rolü biçip bu ateşleri söndürmek isteyen pek çok âlimimiz, mütefekkirimiz, aydınımız var. Bu nedenle biz dumanda boğuluyoruz.
  • Bir adama dindar dendiği zaman aklımıza ilk gelecek şey, âdildir, emindir, ahlaklıdır, dürüsttür olmalı. İslam ümmeti teknolojiyi kaybetmekle üstünlüğünü kaybetmez. Ama ahlakî üstünlüğümüzü kaybettiğimiz zaman biz kaybederiz. Şu anda ahlakî üstünlük noktasında sorunlar yaşıyoruz.
  • Mübah alanını daraltan bir takva anlayışı var. Ruhbanlığı, rahbaniyeti takvayla karıştıranlar var. Bu da gençliğin İslam’dan kopuşuna yol açıyor.

Tekfir insanlık suçu ilân edilsin

Diyanet İşleri Başkanlığı sırasında İslâm dünyasının büyük âlimlerini bir araya getiren toplantılar yaptığını hatırlatan Görmez, o toplantılarda “Tekfiri [başkalarını kâfirlikle suçlamayı] insanlık suçu olarak ilân etme” teklifinde bulunduğunu söyledi ve şöyle devam etti:

“Mü’minin mü’min kardeşini tekfir etmesi bir insanlık suçudur. Bu kabul edilemez. Burada sadece bir merhametsiz dil yok, bir de şiddet dili var. Tekfircilik şiddet dilidir.”

“Hz. Peygamberin toplum inşa etmediğini” söyleyen Görmez, “Hz. Peygamber tek tek mü’min bireyleri inşa etti, o bireylerden de bir ümmet oluştu” dedi ve içinde bulunduğumuz durumdan kurtulabilmemiz için fıkıh ve kelâmı yeniden inşa etmemiz gerektiğini şu sözleriyle açıkladı:

“Kadîm de büyük bir servettir, büyük bir mirastır elbette. Ama yorumdur. Ve o teviller bugün bizi taşımıyor. Bizim bu iki ilim [fıkıh ve kelâm] üzerinde durarak, her iki ilmi de [Allah ile aramızdaki] misak üzerine bina etmemiz lâzım. Bundan neşet edecek bir rahmânî ahlâka ihtiyacımız var. Dolayısıyla insanla Allah arasındaki ilişkiyi yeniden temellendirmemiz gerekiyor.”

11 Mayıs 2022 Çarşamba

Büyük dünyanın küçük işleri


  

Ümit Şimşek

  

Bir muhteşem tablonun sadece küçük bir parçasıdır bizim gördüğümüz.

Bir üzüm tanesi, bir tablonun küçük bir parçasıdır. Onda, bir parça toprak, su, ışık ve havadan en lezzetli bir besini çıkaran, kızgın güneşin altında bir miligram suyunu ve besin değerini ziyan etmeyecek şekilde ambalajlayıp elimize ulaştıran bir san’atın eseri görünür.

Fakat o san’atın eseri, bir üzüm tanesinden ibaret değildir. Tablonun bu küçücük parçasından yola çıkarsanız, üzerinde yaşadığımız gezegenin topraklarından her an farklı renkleriyle, farklı tadlarıyla, farklı şekilleriyle ve farklı kokularıyla binlerce çeşit meyvenin fışkırmakta olduğunu görür gibi olursunuz.

  

***

  

Bir küçük, narin çiçek, bir başka tablonun parçasıdır. Tabloyu biraz daha genişçe bir açıdan inceleyecek olursanız, aynı çiçeğin dünya yüzüne yayılmış olduğunu görürsünüz. Ve aynı çiçek, dünyanın dört bir köşesinden yüzünüze gülümsemeye başlar.

Eğer tabloyu bütünüyle görebilirseniz, bu defa yeryüzü rengârenk bir bahçeye döner. Her an farklı boylarda, farklı renk ve desenlerde milyonlarca çiçek yeniden açar bu bahçede. Bir çiçekte bir dünyanın tebessümü okunur.

  

***


Dalın ucundaki narin bir yaprak, ağacın binlerce yaprağıyla beraber bir tablo teşkil eder. Fakat ağaç da tablonun bütünü değil, çok küçük bir parçasıdır. Tablonun bütününde ise sayısız yaprakların birden açışını bütün ihtişamıyla seyredebilirsiniz. Bu açışta dünyanın tek bir vücut gibi dirilişi apaçık görünür.

  

***


Denizin yüzüne vuran gün ışığı, dünyayı aydınlatan bir harikulâdeliği işaret eder. Çünkü aynı anda, koca bir gezegenin yarısı, aynı güneşle aynı şekilde aydınlanmaktadır.

Tablonun bütününü göz önüne getirebilirseniz eğer, dünya bir denizin yüzü gibi, içindeki canlı ve cansız varlıklarla beraber, aynı güneşin ışığı altında parlamaya başlar.

Oysa güneşin kendisi, çok daha büyük bir tablonun küçücük bir parçasından başka birşey değildir. O tablo da da, aynı düzen içinde yaratılmış, aynı boyayla bezenmiş, aynı ışıkla aydınlanmış sayısız yıldızların ve galaksilerin kâinatı bir şenlik gecesine çevirdiğini görürsünüz. 

  

***

  

Bir muhteşem tablonun sadece bir küçük parçasıdır bizim gördüğümüz.

Kalanı çoğu zaman gözümüzden kaçar.

Onun için dünyamız küçülür.

Küçük dünyamızda küçük meselelerle boğuşur dururuz bir ömür boyu:

Burada ne aradığımızı ve nereden gelip nereye gittiğimizi düşünmeye fırsat bile bulamadan.

10 Mayıs 2022 Salı

GÖKYÜZÜNDE SIRADAĞLAR

Foto: Ümit Şimşek (Eğirdir Gölü)
  

9 Mayıs 2022 Pazartesi

BUGÜN NELER OLACAK?


 
Her yeni gün, Yer ve Gökler Rabbinin bize bir armağanıdır. İnanan adam, onu merakla bekler, bir sürpriz paketini açar gibi merakla açar, merakla yaşar.

ÜMİT ŞİMŞEK
Bugün nasıl bir gün olacak?
Yaygın anlayış, bu sorunun cevabını meteoroloji uzmanından bekler. Fakat bu, bir hava raporundan daha fazlasını isteyen ve meteoroloji bültenlerinden daha fazla ratingi hak eden bir sorudur ve herkes için hergün ayrı bir cevabı vardır.
Bu soruya hayatın en önemli sorusu da diyebiliriz. Ömürler günlerden yapıldığına göre, günlerimizin içeriği, ömrümüzün içeriği demektir. Şöyle de sorulabilir:
Dünkü günümüz nasıl geçti?
Bu soruya vereceğimiz cevap, bütün bir hayatın eğilimini yansıtacak ve ciddî bir değişim olmadığı takdirde ömrümüzün nasıl geçeceğine dair genel bir çizgi ortaya çıkaracaktır. Bu yüzden, pek çoğumuz hakkında “Bugün nasıl bir gün olacak?” sorusunun cevabı “Dünkü gibi” olur ve çok fazla meraka değer bulunmaz.
Fakat dün, bizim için bilinen ve artık değiştirilmesi mümkün olmayan bir zaman dilimidir. Bugün ise henüz bilinmeyen bir gelecektir ve bize çok önemli fırsatlar sunabilir. Onun için, bugünümüzün, bütün bir ömür için harcanacak meraka değer bir potansiyeli vardır.
Bugünün değerini kavrayabilmek için, onun hakkında bilmediklerimize geçmeden önce, bildiklerimizi sıralayalım:
Birincisi: Bugün ne olacaksa Allah’ın ilim ve iradesiyle olacak, Onun kudretiyle vücuda gelecektir.
İkincisi: Olmuş ve olacak herşey gibi, bugünün hadiseleri de ardında Onun sonsuz hikmetini saklar.
Üçüncüsü: Ondan gelen herşey hikmetli olduğu kadar güzeldir de: ya bizzat, yahut sonucu itibarıyla.
Bu üç noktayı yaşanan bir iman olarak benliğine sindirmiş olan bir insan için, yeni bir gün, açılmaya hazır, sürpriz dolu bir armağan paketi demektir. İnanan adam bilir ki, o paket doğrudan doğruya Yer ve Gökler Rabbinden bizzat kendisine gönderilmiştir (birinci madde). Ve bu paketin içine tesadüfen karışmış hiçbir şey yoktur. Yeni günün 86400 saniyesi, bütün sürprizleriyle birlikte, o armağan paketinin içine bir maksatla, bir hikmetle konmuştur (ikinci madde). Üstelik bu, bir isminin bir parıltısıyla koca bir âlemi baştan başa güzelliklerle donatan Esmâ-i Hüsnâ sahibinden gelen bir armağan paketidir; onda güzellikten başka birşey bulunmaz (üçüncü madde). Bu bilgilerle ve bu imanla donanmış bir insan için, başka hangi şey yeni bir günü karşılamaktan daha çok meraka değer?
Fakat şunu da unutmamak gerekir ki, bu armağan paketi bilinçli bir şekilde açılmadığı takdirde, getirdiği hiçbir şey ele geçmez. Zira sonuç itibarıyla onun hikmetini de, güzelliğini de ortaya koyacak olan, insanın imanlı bakışı ve iradeli davranışıdır.
– Eğer Rabbinin ona gönderdiği armağan paketindeki güneş bütün gün birşeyler anlattığı halde o bir kez olsun dönüp de buna bakmamışsa;
– eğer Rabbinin ona gönderdiği gün içinde kuşlar cıvıldaşıp çiçekler gülümserken o bunların farkına bile varmamışsa;
– eğer Rabbinin eserleriyle baş başa kalacak ve onların tesbihatını doya doya dinleyecek fırsatlar da bu armağan paketi içinde ayağına kadar geldiği halde o bunlardan yüz çevirmişse;
– eğer bu armağan paketinden çıkan sürprizler arasında bir şükür, bir fikir, bir sabır, bir zikir, bir güler yüz, bir bağış, bir affediş, bir yardım gibi nice rıza vesilesi fırsatlar insanın önünden gelip geçtiği halde o bunlardan birini olsun avlayamamışsa, bunda armağan paketini açmasını bilmeyenden başka kimin kusuru vardır?
Her yeni gün, Yer ve Gökler Rabbinin bize bir armağanıdır. İnanan adam, onu merakla bekler, bir sürpriz paketini açar gibi merakla açar, merakla yaşar. Bu merak, onun ömür dakikalarını doyumsuz hazlara dönüştürür. Zira hayatın en güzel tarafı, onun bilinmezliğindedir. Herşeyi bilenin bilgisi içinde olduğumuzu bilmek, bize bilgi olarak yetmez mi?
Geri kalan, armağanları birbiri ardınca toplamak ve iman hakikatlerinden alınan dersi her nefeste soluyabilmekten ibarettir.

8 Mayıs 2022 Pazar

Göklerde ve yerde bizim gibi milletler


  

Hayvanlar âlemindeki mucizelere dikkatimizi çeken En'âm sûresinin 38. âyetini okuduğumuz 352. Kur'an Buluşmasının özeti ve video kaydı

 

Kur’ân’ın bize gösterdiği şekilde canlılar âlemine baktığımızda, her biri kendisine has olağanüstü davranış ve kanunlarıyla milyonlarca “milleti” karşımızda buluruz.

UTESAV’ın 352. Kur’an Buluşmasında bu gerçeğin insanı hayretten hayrete sürükleyen bir örneğini, balarılarının gün gün yaşayışında gördük. (Ayrıntılar için aşağıda bağlantısı verilen video kaydına bakınız.)

7 Mayıs Cumartesi günkü Kur’an Buluşmasında okuduğumuz En’âm sûresinin 38. âyetinde şöyle buyuruluyordu:

Yerde hareket eden hiçbir canlı, havada kanat çırpan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi birer ümmet olmasın.  Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.  Sonra onların hepsi Rablerinin huzurunda toplanacaklar.

Âyet-i kerimedeki “ümmet” kavramı üzerinde kısaca durduktan sonra, yeri ve göğü şenlendiren canlı milletlerinin üzerinde sergilenen kudret ve hikmet mucizelerinden bazı örneklere kısaca göz gezdirdik.

Bu müzakerelerimizde yaptığımız tesbitlerin başlıcaları şu noktalarda toplandı:

  • Her bir canlı bireyi nasıl harikulâde bir düzen içinde ve kendisinden beklenen görevleri yerine getirecek bir yapıyla yaratılmışsa, o canlı bireylerinden meydana gelen topluluklar da kendileri için belirlenmiş görevleri yerine getirecek şekilde, sanki sıkı bir eğitimden geçmişçesine bir düzen ve disiplin içinde davranırlar.
  • Bu canlı toplulukların meydana getirdiği ekosistemler de, sanki tek bir canlı topluluğu imiş, hattâ tek bir canlı vücudu imişçesine bir düzen ve âhenk içinde çalışırlar.
  • Böylece dünya, tek bir merkezden, bütün fertlerin faaliyetlerini kuşatacak şekilde yönetilen sayısız canlı türlerinin âhenkli bir şekilde çalışmasıyla, fevkalâde bir düzen içinde yaşamaya devam eder.
  • Herşeyin mükemmel bir âhenk içinde devam etmesi sebebiyle gözlerden uzak kalan bu olağanüstü düzen, inanmak için mucize isteyenlere, istemedikleri kadar çok sayıda mucizeyi bir arada sunar. Kur’ân-ı Kerim, mucize arayanları, gözlerinin önündeki bu muhteşem düzene yönlendiriyor.
  • Bütün varlık âlemini kuşatan bu harikulâde düzen, sınırsız bir ilim ve irade ile beraber, sınırsız bir rahmetin de tecellîgâhıdır. Burada herşey bir güzellikle belirir, çok büyük bir tablonun içindeki yerini güzellikle doldurur, herşeyi kuşatan sınırsız bir rahmet ve muhabbetin parıltılarını yansıtır.
  • Bütün bu yaratılış ve işleyişlerde, yine herşeyi kuşatan bir adaletin eserleri görünür. Burada herkese gücü nisbetinde iş yüklenir; gücü olmayanların rızıkları ise ayaklarına gelir. Adaletin ödül ve ceza yönü ise, bu dünyanın bir imtihan alanı olarak düzenlenmiş olmasının sonucu olarak, en muhteşem ve kusursuz tecellîlerini kıyamet gününde gösterir. İyilikler için ümit beslenecek, tövbe edilmeyen kötülükler için de korkulacak gün o gündür. Onun için, insan, göklerde ve yerde olan herşeyin Allah tarafından kendi hizmetine elverişli kılınmış olmasına aldanmamalı, kendisine verilmiş olan bu yetkiyi nasıl kullandığı konusunda hesaba çekileceğini her zaman ve her hareketinde hatırlamalıdır.

En’âm sûresinin 38. âyetinden nasibimizi aradığımız 352. Kur’an Buluşmasına ait video kaydını buradan izleyebilirsiniz:

https://youtu.be/0OqMZW5cd8c

UTESAV organizasyonuyla düzenlenen Kur’an Buluşmaları 2013 yılından beri haftalık olarak devam ediyor. Pandemi önlemlerine kadar MÜSİAD Genel Merkezinde Cumartesi sabahları gerçekleşen Buluşmalar, Mart 2020’den bu yana YouTube’un Erdemli Hayat kanalından Cumartesi sabahları 7:30-8:30 arasında canlı olarak yayınlanıyor.

7 Mayıs 2022 Cumartesi

Sade Vatandaş adalet ve asayişi özel teşebbüse devredecek


 

Son günlerde bir bakanımız ile bir parti liderimiz arasında cereyan eden muhabbet bütün keyfiyle devam ederken, ihkak-ı hak ve temin-i asayiş alanlarında faaliyet gösteren özel teşebbüsümüzün de lider kadrosuyla bu muhabbete iştirak etmesi ve sorunların çözümünde sokak kabadayılığına alternatif olarak hukuk yolunu göstermesi, Sade Vatandaşımızı heyecanlandırdı ve ülkeyi yeni ufuklara taşıyacak formüller üretmeye sevk etti. Özetle, Sade Vatandaşımız diyor ki:

“Hukuk bilincinin bu kadar kökleştiği bir toplumda özel teşebbüsümüzün gayret ve imkânlarından niçin mahrum kalalım? Ben iktidara gelince yapacağım ilk işlerden birisi, adalet ve asayiş konusunu ihale yoluyla özel teşebbüse devretmek olacak. Bu alanda nice zamandır faaliyet gösteren oluşumlar zaten mevcut olduğu ve bu oluşumların liderleri de sık sık görüşlerini kamuoyuyla oldukça etkili bir şekilde paylaştıkları için, kadro ve tecrübe sıkıntısının yaşanmayacağı ve kamuoyunun da bu yeni duruma kolaylıkla uyum sağlayacağı muhakkaktır. Ayrıca, ülkemizin halihazırdaki huzur ve güven ortamı da herkesin malûmu olduğu için, ihaleyi kazanan tarafa karşı vak’a garantisi külfetinin de söz konusu olmayacağı umulmaktadır.”

Bu arada, Sade Vatandaşımızın bu düşüncesinin çok da yeni bir fikir olmadığını hemen hatırlatalım. Bundan bir asır önce, şair Hüseyin Kâmi de böyle bir teklifle aşağıdaki mısraları kaleme almış, ancak henüz toplum bu fikirleri tartabilecek seviyeye ulaşmadığı için teklifi rağbet görmemişti. Sanki bu günleri gözüyle görmüşçesine probleme teşhis koyan ve adıyla sanıyla çözümün adresini gösteren şairimizi de bu vesile ile rahmetle anmış olalım:

Bârekâllah bu âsâyişe kim vakt-i nehâr
Hırsız artık yapışır köprüde dâmânımıza
Kalmadı kimseden ümmîdimiz artık heyhat
El-medet ey Çakıcı sen acı efganımıza
Kasa hırsızları peynir gibi âhen kesiyor
Şaştı âlem de bizim san’at ü irfanımıza
Böyle fırsat ele geçmez Çakıcı aç gözünü
İn o dağdan da yetiş garet-i sâmânımıza

Hüseyin Kâmi (Dehrî)
1330 (1914) tarihli Divançe-i Dehrî’den

***

Sade Vatandaşın diğer seçim projeleri:

https://umitsimsek.blogspot.com/search/label/Ben%20iktidara%20gelince

6 Mayıs 2022 Cuma

Sanatın başlangıcı

 

 
Bir ıssız gezegen nasıl bir muhteşem dünyaya dönüştü?
Bu sorunun cevabıyla sanatın tarihi yazılır.


ÜMİT ŞİMŞEK

Üzerinde hiçbir canlının olmadığı uzun çağlar yaşadı yeryüzü.

Dünyanın bugünkü halinden haber verecek en küçük bir ipucu yoktu o zamanlarda.

Göklerdeki ıssız gezegenlerden bir gezegendi dünyamız.

Nasıl oldu, bilinmiyor, fakat bir gün canlılar belirmeye başladı.

Dağlar, taşlar yeşerdi.

Denizlerin altı rengârenk canlılarla doldu.

Yeryüzü milyonlarca tür varlıkla şenlendi.

Bir ıssız gezegen, bir muhteşem dünyaya dönüştü esrarengiz bir şekilde.

*** 

Dünyanın üzerindekiler, dünyadan önce yoktu.

Hepsi sonradan ortaya çıktı.

Fakat ortaya çıkanlardan hiçbiri, ilk defa yapılmışa benzemiyordu.

Hepsi mükemmeldi, hepsi sanatlıydı.

Kusur yoktu yapılanlarda.

Bir küçücük yaprak, o mütevazi görünüşünün altında, erişilmez bir teknoloji sergiliyordu daha ilk günden.

Çağlar geçti, kimse o teknolojiyi yakalayamadı.

Daha ilk günden ve ilk canlıyla dünyaya adımını atmıştı mükemmellik.

Her beliren canlı, o mükemmelliği bir başka boyutta sergiledi.

Her yaratılan, bir erişilmez sanatın farklı bir örneğiydi.

Kuşların uçuşundan, balıkların yüzüşünden daha üstün bir uçuş veya yüzüşe erişemedi insanlık bütün zekâsı ve dehâsıyla.

Oysa bir uçuş veya bir yüzüş, yüz binlerce tür kuş ve balığın her birinde farklı bir mükemmellikle ortaya çıkmıştı.

Her seferinde ilk’in orijinalliği, son’un kusursuzluğuyla beraber belirdi dünyamızda.

***

Her şeyin bir ilk yaratılışı vardı dünyamızda.

Ve hepsi ayrı bir mükemmellikti onların.

Çünkü plânlıydı, düzenliydi, mânâlıydı o yaratılışlar.

Hepsinin bir hedefi vardı.

Ve en son hedef, ilk yaratılışın öncesinden belliydi.

Adımlar peş peşe atıldı o hedefe doğru.

Her canlı kendi hedefini buldu.

Dünyaya gözünü açan hiçbir varlık, kendisini yabancı bir âlemde hissetmedi.

Çünkü her şey olması gereken yerde, olması gereken zamanda ve olması gereken şekilde yapılmıştı.

İnsanlar bunu, her şeyin olup bitişinden milyonlarca yıl sonra gördüler.

Ve bir mükemmellik ve sanattan başka bir şey bulmadılar gördüklerinde.

Sonra da, yüzyıllar boyunca, binlerce bilim dalının derinliklerine daldılar:

O mükemmelliğin ve o sanatın inceliklerinden küçük bir kısmını olsun çözebilmek ümidiyle.