19 Temmuz 2017 Çarşamba

BİR ŞEY İÇİN YAŞAMAK



ÜMİT ŞİMŞEK
Jay Fine adlı fotoğrafçının ideali, Hürriyet Abidesine yıldırım düşerken resmini çekmekti. 40 yıllık çabalarının sonucuna 2010 yılında bir Eylül akşamı kavuştu. O akşam çektiği 81 fotoğraftan birinde, Fine’ın bir ömür boyu peşinde koştuğu görüntünün ta kendisi yer alıyordu.
Todd Carmichael adındaki Amerikalının hayali ise Güney Kutbuna yardımsız ve yaya olarak tek başına ulaşmaktı. Onun hayali de 2008 yılının sonlarında gerçekleşti. Carmichael 1100 km’den daha uzun olan bu zorlu yolu 39 günde geçerek, en kısa zamanda tek başına Güney Kutbuna ulaşan ilk adam ünvanını kazandı.
Arizona’lı Susanne Eman da yıllardır dünyanın en şişman kadını olmak için mücadele veriyor. Halen 300 kilo sınırını aşmış bulunan Eman, hayat gayesi olan 700 kiloya ulaşmak için bütün gün tıkınıyor ve tıkındıklarının kendisini değilse de resimlerini sosyal medyadaki takipçileriyle paylaşıyor.
Klaus ve Margaret Frentzen ile Doris Madry’nin ortak hayalleri ise Concorde ile uçmak idi. Yıllarca boğazlarından kısarak bunun için para biriktirdiler. Fakat hayatlarının en büyük gayesine kavuştuklarında, yaşanacak bir hayat kalmamıştı. Bindikleri Concorde düştü ve öldüler.
***
Hayatlarında bir gaye takip eden insanların şu veya bu şekilde gayelerine ulaşabildiklerine dair örnekler hiçbirimizin yabancısı değildir. Burada önemli olan, bu gayelerin ödenecek fiyata değip değmeyeceği sorusudur. Zira bir ideal, fiyat olarak insandan bütün sermayesini ister. O da insanın ömrüdür.
İdealler insandan hayatını ister; buna karşılık, onun hayatını fazlalıklardan temizler. Niçin yaşadığını bilen bir insanın hayatında herşey o ideale göre bir yer ve değer alır. Fakat zamanımızın oyuncakları, ya insanın bir ideal sahibi olmasını bütünüyle engelleyecek, ya da az çalışıp çok kazanmak, gününü gün etmek, şöhret ve servet peşinde koşmak gibi şeyleri ideal kılığına sokup ona yutturacak şekilde düzenlenmiştir. Bütün bu oyuncakların ve tuzakların cazibesine kapılmaksızın ömrünü kendisine veya başkalarına yarayışlı bir gayeye vakfedebilen kimse gerçekten bahtiyar bir insandır.
 ***
Çoğumuzu bir ideal sahibi olmaktan zamanımızın oyuncakları engelliyor. İşte burada bir fasit daireyle karşılaşıyoruz:
Bu oyuncaklar ideal peşinde koşmaya fırsat bırakmıyor; idealimiz olmayınca da onların hayatımızı işgal etmesine engel olamıyoruz.
Bu fasit daireyi her iki taraftan da kırabilirsiniz. Fazlalıklarından arındırdığınız bir hayat, kendisine anlam kazandıracak bir ideal arayışına doğal olarak girecektir. Fakat önce hayat gayenizi belirlemek daha kolaydır; niçin yaşadığınızı bildiğiniz zaman, hayatınızın geri kalan kısmını doldurma ve düzenleme işini bu ideale bırakmış olursunuz.
İdeal sahibi olmak, insanın yaratılış amacını keşfetmesi demektir. İnsan neslinin yaratılış amacı, genel olarak, “Allah’a kulluk etmek” şeklinde tanımlanmıştır (Zâriyât, 51:56). Kulluğunu ne şekilde ve nasıl bir zenginlik içinde Rabbine sunacağını ise, kaderin ona nasip ettiği yetenekler ve hayat şartları gibi unsurları dikkate almak suretiyle, kulun kendisi bulacaktır.
Bu konu ne zaman açılacak olsa, yıllar önce özürlü çocuklar hakkında düzenlenen bir televizyon programını hatırlarım. Programa katılanlardan biri de, kendisini özürlü çocukların problemlerine adamış bir hanım idi. Bu hanımın özürlü bir çocuğu vardı; onun problemleriyle uğraşırken kendisini bu gönüllü çalışmaların içinde bulmuştu. Macerasını anlatırken, “Sonunda Allah’ın beni bunun için yarattığını anladım” diyordu. Bu hanım, sadece kendi hayat gayesini keşfetmekle kalmamış, bunu yaparken bir felâketi mutluluğa çevirmenin yolunu da bulmuştu.
***
Bu dünyaya gelen her bir canlı, bir gayeyle gelir; giderken de ardında bir iz bırakır. Bir karıncanın arkasında bıraktığı dünya, karınca kararınca temizlenmiş bir dünyadır. Arının altı haftalık bir ömürden sonra geride bıraktığı dünyada ise 50 gram bal farkı vardır.
Eğer insan, kendisine verilmiş olan imkân ve yeteneklerle mütenasip bir iz bırakmak üzere gönderildiği bu dünyadaki sayılı günlerini karnına 700 kilo yağ depolamak için harcarsa, arının da, karıncanın da çok gerisinde kalmış olur.
***
Kaynak: yazarumit.com

16 Temmuz 2017 Pazar

DEMOKRASİ ŞEHİDİ NE DEMEK?


Menfur darbe teşebbüsüyle ilgili yayınlarda maalesef yaygınlaşma istidadı gösteren bir deyim ortaya çıktı: “Demokrasi şehidi.”

Şehitlik, milletimizin en mukaddes değerlerinden biridir ve kaynağını doğrudan ve sadece İslâm dininden alır. Şehitliğin anlamını ve şartlarını bize bildiren, Allah ve Resulüdür. İ’lâ-yı kelimetullah uğrunda, din ve vatan müdafaasında canını verenlerin yanı sıra; canını, ailesini ve malını müdafaa ederken öldürülenlerin de şehit sayılacaklarını Peygamberimiz haber vermiştir.[1] Bunların yanı sıra, birtakım musibetler sebebiyle can verenlerin de mânen şehit sayılacakları, yine hadis-i şeriflerde bildirilmiştir.[2]
Bütün bu tanımlar ışığında baktığımız zaman, son darbe teşebbüsüne karşı vatanını, milletini, devletini ve mukaddes değerlerini yiğitçe savunurken can veren kahramanlarımızı yüce dinimizin şehit olarak tarif ettiğini her Müslüman açıkça görecektir. Evet, daha darbe teşebbüsünün ilk ânında âsî generali alnından vurarak bu menfur teşebbüsü akamete uğratmakta en birinci rolü oynayan ve bu sebeple öldürülen assubayımızdan başlamak üzere, kendilerini âsîlerin tanklarına ve silâhlarına siper ederek bu milleti ve vatanı büyük bir bâdireden canları pahasına kurtaran vatan evlâtlarını şehit olarak anmak sadece hakkımız değil, aynı zamanda onlara ve gelecek nesillere karşı bir görevimizdir. Fakat onlara Allah’ın verdiği bu en şerefli rütbeyi başka isim ve sıfatlarla sulandırmamak şartıyla!
Bizim mukaddesatımızda sadece bir “şehitlik” kavramı vardır; o kadar. Dinini savunurken de, ailesini savunurken de, malını savunurken de ölen şehittir; ancak bunlar din şehidi, aile şehidi, mal şehidi diye tasnif ve tarif edilmezler. Böyle bir tasnif, şehitliğe asıl kutsallığını kazandıran kaynakla bu kavramın arasındaki bağı koparmak anlamına gelir.
Şehitlik, bu ümmetin ve bu milletin tarih boyunca en yüksek bir değeri olmuş ve sayısız kahramanlar bu yüce mertebeye erişerek Allah’ın vaadine hak kazanmak için canlarını feda etmişlerdir. Onların hepsi de Allah için, din için, vatan için, millet için can veren insanlardı. Fakat onların hiçbiri ne demokrasi şehidi idi, ne kırallık, ne padişahlık, ne meşrutiyet, ne de başka bir rejimin şehidi.
Bedrin arslanları demokrasi için can vermediler.
Anadolu’yu bize vatan yapan ecdadımız demokrasi için can vermedi.
İstanbul’u fetheden atalarımız demokrasi için can vermediler.
İstiklâl Harbinin şehitleri demokrasi için can vermediler.
Çanakkale’yi yedi düvele mezar yapan  kahramanlar demokrasi için can vermediler.
Bugün onların izini takip ederek bu din ve bu vatan için canlarını Allah yolunda feda eden insanları “demokrasi şehidi” gibi dinin kaynağında olmayıp da sonradan icad edilmiş deyimlerle anmak, bu insanları o mübarek kafileden ayırmak anlamına gelir.
Bununla da kalmaz, “şehitlik” gibi tarih boyunca bütün nesillerimizin ulaşmak için hayatlarını verdiği en yüce bir rütbeyi ve en mukaddes bir değeri ruhundan soyutlar ve kabrin ötesinde hiçbir anlam ifade etmeyen maddî bir şöhret etiketinden ibaret hale getirir.
Bu darbe teşebbüsünün yarası iyileşir, acıları unutulur, tahribatı tamir edilir. Fakat mukaddes değerlerimizdeki aşınmaların yol açtığı tahribatı gidermek hiç kolay olmaz, hattâ mümkün dahi olmayabilir.
— Ümit Şimşek
***
Kaynak:
***
[1] Bkz. Tirmizî, Diyât: 21; Nesâî, Muharebe: 23.
[2] Bkz. Nesâî, Cihad: 48; İbni Mâce, Cihad: 17.

14 Temmuz 2017 Cuma

ADALET DEĞİL, HIYANET YÜRÜYÜŞÜ


Olup biteni hepimiz biliyoruz:
Geçtiğimiz günlerde bir vatandaşımız vatan hainliğinden hüküm giydi ve cezasını çekmek üzere tutuklanarak hapsedildi.
Bu alelade bir suç değil, açıkça “vatan hainliği” idi.
Hemen arkasından, bir kampanya başlatıldı.
Bu kampanyanın hedefi bir suçluyu kurtarmaktan daha ötede birşeydi.
Onlar suçluyu değil, “suç”u kurtarmak istediler.
Hedef, vatan hainliği konusunda önce kamuoyunun duyarlılığını köreltmek, sonra savunulabilir bir fiil haline getirmek ve suç olmaktan tamamen çıkarmaktı.
Onun için günlerce sürecek, mümkün olan en çok sayıda insana eziyet verecek ve, en önemlisi, mümkün olan en çok sayıda haini şemsiyesi altında toplayacak bir eylem planladılar.
Normal olan, bu eylemin adını “hıyanet yürüyüşü” koymak idi.
Fakat hıyaneti hıyanet olmaktan çıkarmak için bu iyi bir yol olmazdı.
Onun için, üst akıl onların kulaklarına “adalet” ismini üfledi.
Bu, teröristlere “gerilla,” eşkıyalığa “sivil itaatsizlik,” ele geçirilen câniye “tutsak” adını vererek hıyanetin her türlüsünü meşrulaştırmak şeklinde öteden beri tekrar tekrar sahneye konan bir oyundan başka birşey değildi.
Kısacası, onlar her zamanki gibi kendilerinden bekleneni yaptılar. Bu kadarını anlamakta zorlanmıyoruz.
Fakat anlamakta çok zorlandığımız bir başka şey var:
Bu hıyanet cephesinin karşısında olduğundan şüphe edilmeyecek kimselerden bir kısmının dilinde bu “adalet yürüyüşü” lâfı nasıl dolaşabiliyor?
PKK’sından FETÖ’süne kadar bütün hıyanet odaklarını bir sepette toplayan bu yürüyüşün adalete değil, uluslararası bir hıyanet tuzağına doğru yol aldığını göremedikleri için mi?
Hıyanete “adalet” olarak atıfta bulunmanın hem hıyaneti meşrulaştırmak, hem de adaleti dejenere etmek gibi muzaaf bir hainliğe âlet olmak mânâsına geldiğini anlayamadıkları için mi?
Hainlerin dilini kullanmak suretiyle uluslararası bir hıyanet organizasyonuna şuursuz bir şekilde âlet olduklarını fark edemedikleri için mi?
Her ne sebeple olursa olsun, artık uyanalım ve uyaralım:
Bu yürüyüşün adı “hıyanet yürüyüşü”dür. Ve hıyanete isim vermekte hainlere tâbi olmak da bir tür şuurlu veya şuursuz hıyanettir!
***
Kaynak: yazarumit.com

12 Temmuz 2017 Çarşamba

GERİDE KALAN KOCAKARI OLMAYIN


– VIII –
Sapık cereyanların yoğun propagandaları, ne yazık ki, bazılarımızı bu konuda daha müsamahalı bir bakış açısını benimsemeye sevk edebiliyor. Hattâ, bu dostlarımız arasında, farkına varmadan sapıkların kullandığı dili kullanmaya başlayanları bile ne yazık ki görebiliyoruz.
Bu dostlarımıza önce şunu hatırlatalım ki, bütün bu yazdıklarımız, sapıklıkları aleniyete döken, meşrulaştırmak ve yaygınlaştırmak için açıkça faaliyet gösteren, dinimizin de “mücahir” olarak nitelediği ve “Allah’ın affetmeyeceği kimseler” arasında saydığı[1] kişiler hakkındadır. Bunlara karşı dinde hiçbir müsamaha belirtisi göremiyoruz.
Tam tersine, toplumda sapıklığı yaymak isteyenlere karşı gösterilen müsamahanın elîm âkıbetine dair pek çok uyarılar görüyoruz. Bunun en açık örneği, Lût aleyhisselâm’ın karısı ile ilgili olan uyarılardır.
Lût kavminin helâkini anlatan âyetler, o kavimle beraber bir kişinin daha aynı korkunç âkıbeti paylaştığını hatırlatır.
Bu, bir peygamber hanımıdır. Fakat mücrim kavimle olan alâkası – ki bu alâkanın ne seviyede olduğu konusunda Kur’ân bize bir bilgi vermiyor – onun helâkine sebep olmuştur.
Lût aleyhisselâmın karısı, Kur’ân-ı Kerim’de “kâfirlere örnek” olarak gösterilir ve hıyaneti sebebiyle kocasının dahi onu kurtaramadığı hatırlatılır.[2]
Lût kavminin helâkine dair haberlerde Kur’ân’ın sürekli olarak bize bu kadını hatırlatması hepimizi ciddî bir muhasebe içinde bulunmaya sevk etmelidir.
Dünyanın bütün şeytanlarının bütün şeytanlıklarını sergilediği bir konuda, yoğun propagandaların tesiri altında kalarak dilimize, hal ve tavırlarımıza bulaşan bazı söz ve davranışların farkına varamayabiliriz.
Propagandalar sürekli ve çeşitli olduğu için, bir günkü müteyakkız halimiz, bir başka gün için teminat teşkil etmeyebilir.
Onun için, (1) İslâm’ın en küçük bir müsamaha göstermediği bir konuya hiçbir zaman ve hiçbir surette sempati veya hoşgörüyle yaklaşma hakkımızın bulunmadığını, (2) aksi takdirde, yersiz bir hoşgörünün bizi geride kalan kocakarı durumuna düşürüp Allah’ın lânetlediği bir toplulukla aynı âkıbete duçar edebileceğini hiçbir zaman hatırdan uzak tutmamak, hepimiz için önde gelen bir iman problemini teşkil etmektedir.
Şimdi Kur’ân’ın tekrar tekrar bize bir ibret dersi olarak hatırlattığı Lût kavmi ile ilgili haberlerini bir daha toplu bir şekilde okuyalım:
***

GERİDE KALIP HELÂK OLANLAR

Lût’u peygamber olarak gönderdiğimizde, o da kavmine dedi ki: “Sizden evvel dünyada hiç kimsenin yapmadığı iğrenç bir işi nasıl yapıyorsunuz?
“Siz kadınları bırakıp, erkeklere şehvetle yaklaşıyorsunuz. Gerçekten siz haddini iyice aşmış bir kavimsiniz.”
Kavminin ona verdiği cevap, “Bunları ülkenizden çıkarın; bunlar temizliğe fazla düşkün insanlar!” sözünden başka birşey değildi.
Biz de Lût’u ve ailesini kurtardık — ancak karısı müstesna; o geride kalıp helâk olanlardan idi.
Onların üzerine ise bir azap yağmuru yağdırdık. İşte bak, mücrimlerin sonu nasıl oldu!
A’râf, 7:80-84
***

GERİ ÇEVRİLMEYECEK BİR AZAP

İbrahim’e de elçilerimiz müjdeyle gelmişler ve “Sana selâm olsun” demişlerdi. İbrahim “Size de selâm olsun” dedi ve çok geçmeden, onlara kızartılmış bir buzağı getirdi.
Ellerinin yemeğe uzanmadığını görünce bundan hoşlanmadı ve içine bir korku düştü. Onlar “Korkma,” dediler. “Biz Lût kavmine gönderildik.”
Ayakta onları dinleyen İbrahim’in hanımı buna güldü. Biz de onu İshak ile, İshak’ın ardından da Yakub ile müjdeledik.
“Eyvahlar olsun!” dedi. “Bu kocamış halimle mi doğuracağım? Üstelik kocam da bir pir-i fani iken! Bu çok tuhaf birşey!”
Onlar “Allah’ın işine mi şaşıyorsun?” dediler. “Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinize olsun, ey hane halkı. O hamd edilmeye lâyıktır ve şanı pek yücedir.”
Korkusu gidip de müjdeyi alınca İbrahim Lût kavmi hakkında Bizimle tartıştı.
Gerçekten İbrahim yumuşak huylu, içli ve kendisini Allah’a vermiş biriydi.
“Vazgeç bu işten, ey İbrahim,” dediler. “Artık Rabbinin emri gelmiştir. Onlara, geri çevrilemeyecek bir azap ulaşmak üzere.”
Elçilerimiz kendisine geldiğinde, Lût bundan çok sıkıldı, göğsü daraldı, “Bugün pek çetin bir gün olacak” dedi.
Derken kavmi koşarak geldiler ki, ondan önce de zaten o kötü fiili işlemekteydiler. Lût, “Ey kavmim, işte şunlar kızlarım,” dedi. “Onlar sizin için daha temizdir.  Allah’tan korkun ve beni misafirlerime rezil etmeyin. İçinizde hiç aklı başında adam yok mu?”
“Sen de biliyorsun ki senin kızlarınla bizim bir işimiz yok,” dediler. “Bizim ne istediğimizi pekalâ biliyorsun.”
Lût “Keşke size yetecek gücüm olsaydı,” dedi. “Veya sağlam bir dayanağa sığınabilseydim!”
Konuklar dediler ki: “Ey Lût, biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana el uzatamazlar. Gecenin bir vaktinde ailenle birlikte yola çık. Hiçbiriniz geri dönüp bakmasın.  Ancak karın müstesna; kavminin başına gelen onun da başına gelecektir. Onların vadesi sabah vaktidir. Sabah ise yakın değil mi?
Emrimiz geldiğinde, oranın altını üstüne getirdik ve başlarına ateşte pişmiş taşları peş peşe yağdırdık.
O taşlar Rabbinin katında işaretlenmişti.  Böyle bir azap zalimlerden hiçbir zaman uzak değildir.
Hûd, 11:69-83
***

İZLERİ HÂLÂ YOL ÜZERİNDE

Yanına girdiklerinde “Selâm olsun” dediler. İbrahim “Biz sizden korkuyoruz” dedi.
“Korkma,” dediler. “Biz seni bilge bir oğulla müjdeliyoruz.”
“Beni mi müjdeliyorsunuz?” dedi. “Bu yaşlı halimle bana neyin müjdesini veriyorsunuz?”
“Biz seni hak ile müjdeliyoruz,” dediler. “Sakın ümit kesenlerden olma.”
İbrahim “Sapkınlardan başka kim Rabbinin rahmetinden ümit keser?” dedi.
“Elçiler, işiniz nedir?” diye sordu.
Dediler ki: “Biz mücrim bir kavme gönderildik.
“Yalnız Lût’un ailesi müstesna; onların hepsini kurtaracağız.
“Ancak karısını geride kalacaklar arasında bıraktık.”
Derken elçiler Lût’un evine geldiler.
Lût “Siz yabancı kimselersiniz” dedi.
Dediler ki: “Biz sana onların şüpheyle karşıladığı ceza ile geldik.
“Biz sana hak ile gelmiş bulunuyoruz; ve biz sözünde sadık olan kimseleriz.
“Gecenin bir vaktinde aileni yola çıkar; sen de arkalarından onları izle. Hiçbiriniz dönüp arkasına bakmadan,  size emredilen tarafa gidin.”
Böylece Lût’a şu emri tebliğ ettik ki, sabaha çıktıklarında onların kökü kesilmiş olacaktır.
Derken şehir halkı sevinç içinde geldi.
Lût “Bunlar benim konuklarım,” dedi. “Beni utandırmayın.
“Allah’tan korkun da beni rezil etmeyin.”
“Biz seni el âlemin işine karışmaktan men etmemiş miydik?” dediler.
Lût “Bir iş yapacaksanız, işte şunlar kızlarım” dedi.
Hayatın hakkı için, onlar sarhoşlukları içinde bocalayıp duruyorlardı.
Gün doğarken o korkunç ses onları yakaladı.
Şehirlerinin altını üstüne getirdik ve başlarına ateşte pişmiş taşlar yağdırdık.
İnce anlayışlılar için bunda ibretler vardır.
O beldenin izleri, hâlâ yol üzerindedir.
Bunda da mü’minler için ibretler vardır.
Hicr, 15:52-77
***

NE KÖTÜ BİR YAĞMUR!

Lût kavmi de peygamberlerini yalanladı.
Kardeşleri Lût onlara “Sakınmıyor musunuz?” demişti.
“Ben size güvenilir bir elçiyim.
“Allah’tan korkun ve bana itaat edin.
“Hizmetim için sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim Âlemlerin Rabbine aittir.
“Siz âlemlerin içinden erkeklere yaklaşıyor da,
“Rabbinizin sizin için yarattığı hanımlarınızı bırakıyor musunuz? Doğrusu, siz haddini aşan bir topluluksunuz.”
“Ey Lût,” dediler. “Eğer bu işten vazgeçmezsen ülkeden sürülürsün.”
Lût dedi ki: “Ben sizin yaptığınız işten şiddetle nefret edenlerdenim.
“Rabbim, beni ve ailemi bunların yaptıklarından kurtar!”
Onu ve bütün ailesini kurtardık.
Birtek geride kalan kocakarı hariç.
Diğerlerini ise helâk ettik.
Üzerlerine bir azap yağmuru indirdik. Uyarılmış olanlar için ne kötü bir yağmurdu o!
İşte bunda bir âyet vardır. Fakat onların çoğu yine iman etmez.
Şuarâ, 26:160-174
***

“BUNLAR TEMİZLİĞE FAZLA DÜŞKÜN”

Lût’u da peygamber olarak gönderdiğimizde, kavmine dedi ki: “Göz göre göre o hayâsızlığı mı işleyip duruyorsunuz?
“Kadınları bırakmış, erkeklere şehvetle yaklaşıyorsunuz. Ne kadar cahil bir kavimsiniz siz!”
Kavminin ona cevabı, “Lût’u ve ailesini yurdunuzdan çıkarın; çünkü bunlar temizliğe fazla düşkün insanlar” demekten ibaret oldu.
Biz de onu ve ailesini kurtardık—karısı dışında; çünkü onu geride kalanlar arasında takdir etmiştik.
Üzerlerine de bir yağmur yağdırdık ki! Uyarılmış olanlar için ne kötü bir yağmurdu o!
Neml, 27:54-58
***

ONLARDAN KALAN İŞARETLER

Lût’u peygamber olarak gönderdiğimizde, o da kavmine dedi ki: “Sizden evvel dünyada hiç kimsenin yapmadığı iğrenç bir işi yapıyorsunuz.
“Hâlâ erkeklere şehvetle yaklaşmaya, yol kesmeye, toplantılarınızda hayâsızlık yapmaya devam edecek misiniz?” Kavminin ona verdiği cevap, “Doğru söylüyorsan bize Allah’ın azabını getir” demekten ibaret oldu.
Lût “Rabbim, bu bozguncular güruhuna karşı bana yardım et” dedi.
Elçilerimiz İbrahim’e müjdeyi getirdiklerinde,  “Biz o belde ahalisini helâk edeceğiz,” dediler. “Çünkü oranın halkı zalim olup çıktı.”
İbrahim “Orada Lût da var” dedi. “Orada kimin olduğunu biz çok iyi biliyoruz,” dediler. “Onu ve ailesini kurtaracağız. Ancak karısı müstesna; o geride kalanlardan olacak.”
Elçilerimiz kendisine geldiğinde, Lût bundan çok sıkıldı, göğsü daraldı. Onlar “Korkma ve üzülme,” dediler. “Biz seni ve aileni kurtaracağız. Ancak karın müstesna; o arkada kalanlardan olacak.
“Yoldan çıkmakta direttikleri için, bu belde ahalisinin üzerine gökten azap indireceğiz.”
Akıl sahibi bir topluluk için, Biz o beldeden geriye apaçık bir işaret bırakmışızdır.
Ankebût, 29:28-35
***

AKIL ETMEYECEK MİSİNİZ?

Lût da peygamber olarak gönderilenlerdendi.
Biz onu da, bütün ailesini de kurtardık.
Ancak geride kalan kocakarı müstesna.
Sonra diğerlerini helâk ettik.
Sabah akşam onların yurtlarından geçiyorsunuz. Hâlâ akıl etmeyecek misiniz?
Sâffât, 37:133-138
***

İBRET ALACAK NEREDE?

Lût kavmi de uyarıcıları yalanladı.
Biz de onların üstüne taş yağdırdık. Ancak Lût’un ailesi müstesna — onları seher vakti kurtardık.
Bu ise katımızdan bir nimet idi. Şükredeni Biz böyle ödüllendiririz.
Lût onları şiddetli azabımız hakkında uyarmıştı; fakat onlar uyarıları şüpheyle karşıladılar.
Onlar Lût’un konuklarına kötülük etmeye niyetlendiler; Biz de onların gözlerini kör ettik, “Tadın azabımı ve uyarılarımın sonucunu” dedik.
Bir sabah vakti, yakalarını bir daha bırakmayacak bir azap onları yakalayıverdi.
Şimdi tadın azabımı ve uyarılarımın sonucunu!
And olsun, Biz Kur’ân’ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. Fakat hani ibret alacak olan?
Kamer, 54:33-40
[SON]
***
[1] Buharî, Edeb: 60; Müslim, Zühd: 52.
[2] Talâk sûresi, 66:10.
***
Kaynak: yazarumit.com

9 Temmuz 2017 Pazar

EŞCİNSELLİĞİ BÜTÜN DÜNYA REDDEDİYOR


– VII –
Ahlâksızlığı yaygınlaştırmak için faaliyet gösteren küresel sapıklık hareketleri hakkında hiçbir zaman gözden uzak tutulmaması gereken bir gerçek vardır:
Onların yalancı oldukları ve bütün propagandalarının yalan üzerine bina edildiği gerçeği.
“Eşcinselliğin normal bir cinsel davranış olduğu” iddiaları, bütün kutsal kitapların ve peygamberlerin yanı sıra, kâinatın da şahitliğiyle, yalanların en büyüğüdür. Semavî dinler de, selim fıtratlar da bu yalanı iddia sahiplerinin suratına çarpar.
Bilimin eşcinselliği hastalık olarak kabul etmediği iddiası yalandır. Bilim demek, Amerikan Psikiyatri Birliğinin el kitabı demek değildir; kaldı ki, bu kitaptaki değişikliğin hangi yollardan gerçekleştirildiği üzerinde daha önce durduk.
Bütün dünyada eşcinselliğin normal karşılandığı iddiası da, bütün dünyanın gözünün içine baka baka söylenmiş hayâsızca bir yalandır. Eşcinsellik sadece Batı dünyasının bir kısmında normal davranışlar arasında sayılmaya başlamıştır. O da Amerika kıt’asının sadece birkaç ülkesi ile Avrupa kıt’asının bazı ülkelerinden ibarettir. Dünyanın geri kalan kısmında cinsel sapıklıklar sapıklık olarak kabul edilmekte, büyük kısmında da cezalandırılmaktadır.
Cinsel sapıklıkların karşısında olanlara yakıştırdıkları “fobi” ve benzeri etiketler, yalan olmanın da ötesinde apaçık iftiradır. Bu tür nefret söylemleriyle, muhalifleri olan sağlıklı ve sağduyu sahibi kişileri sindirmek ve onlara karşı toplumda bir kin ve düşmanlık vücuda getirmek istemektedirler.
***
Aslında bu sapıkların kendi iddiaları arasında da bir tutarlılık yoktur. Bir yandan evlilik müessesesiyle aralarının hiç iyi olmadığı ve serbest ilişkileri alabildiğine teşvik ettikleri cümle âlemin malûmudur; ama diğer yandan eşcinsellere evlilik hakkının tanınması için çalışıp çabalarlar.
Bunların askerlikten de hoşlanmadıkları yine herkesçe bilinir; ama eşcinsellerin askere alınmamasına da bütün güçleriyle karşı çıkarlar ve onlara askerlik yapma yolunun açılması için yalan-dolan da dahil olmak üzere her türlü çareye başvururlar.
Böylesine bir ikiyüzlülüktür, bir nifak cereyanıdır sapıkların hareketi. Bu yüzden de iyiliği teşvik edip kötülükten sakındırdıkları hiç görülmez. Bilâkis, münafıkların iyiliği men’ edip kötülüğü teşvik ettiklerini Kur’ân bize haber veriyor, hal-i âlem de sayısız vak’alarla doğruluyor.[1]
[Devam edecek]
[1] “Münafık erkekler ve münafık kadınlar birbirinin cinsindendir. Kötülüğü emrederler, iyilikten sakındırırlar.” Tevbe sûresi, 9:67.
***
Kaynak: yazarumit.com

7 Temmuz 2017 Cuma

“CİNSEL ÖZGÜRLÜK”ÇÜLER KUR’ÂN’I YALANLIYOR


– VI –
Küresel sapıklık cereyanlarının bütün gücüyle yüklendiği ülkelerin başında Türkiye geliyor. Çünkü bu ülke sapıklığa – Allah göstermesin – teslim olduğu takdirde, bu kapıdan İslâm âlemine de giriş yapacaklarını ve bütün bir İslâm âlemini bozmakta çok fazla zorlanmayacaklarını hesaplıyorlar. 2015’te Boston’lu sapıklar orkestrasının İsrail’den hemen sonra Türkiye’de konser vermesiyle ilgili olarak yapılan yorumlarda, bu niyetlerini çok fazla saklamak ihtiyacını duymadılar.
Çok şükür ki, Türkiye, sapıklıklara karşı inançlarından gelen duyarlılığını büyük ölçüde muhafaza ediyor. Her ne kadar Avrupa Birliği yasaları Türkiye’yi cinsel sapıklıklara karşı ayırımcılığı cezalandıran kanunlar yapmaya zorluyorlarsa da, ülkemiz bu konuda bir adım atmadı. Yapılan muhtelif anketler de cinsel sapıklara karşı halkta büyük ve köklü bir tepkinin hâlâ var olduğunu ortaya koyuyor.
Eşcinsel evliliklere izin veren ve onlara evlât edinme hakkı tanıyan yasaların çıkarılması için her ne kadar sapık cereyanlar büyük çaba gösteriyorsa da, henüz bunu Avrupa’nın bile tamamına kabul ettiremediler. Ancak İslâm âleminin nesillerini bozmak gibi bir amacı hiçbir zaman bir kenara atmayacakları belli olan mihrakların bu konu üzerinde daha uzun yıllar boyunca ısrarlı bir şekilde çalışacaklarından da şüphe edilmemesi gerekiyor.
Burada, DP’nin Maarif Vekili rahmetli Tevfik İleri’nin tesbitini hatırlıyoruz:
“Yüzde 10’un ahlâkı bozulduğu zaman, toplumda ahlâksızlık hakim olur.”
Cinsel sapıklıklar açısından ele alındığı zaman, bozulma çok şükür ki bu seviyelerin hayli uzağında bulunuyor. Ancak aynı konuda lisanımızın bozulması açısından baktığımızda o kadar iyimser olamıyoruz.
Çünkü Kur’ân’ın lisanını bir kenara bırakıp Batılı sapıkların piyasaya sürdüğü dili benimseyenlerin sayısı gün geçtikçe artıyor.
Kur’ân’ın fuhşiyat dediği şeyin adı özgürlük oldu, cinsel tercih oldu.
İslâm’ın hayâ dediği şeye fobi adı takıldı.
Ve bu dil değişimi, sadece belirli bir sapıklar çevresinde kalmadı, Müslüman entellektüeller arasında da yavaş yavaş kullanılmaya başladı.
Fuhşiyatı özgürlük, hayâyı fobi olarak gördükten sonra, o fiillerin bizzat faili olmaya ne ihtiyaç var? Yüzde 10 öyle de, böyle de tamamlanmış olur; ahlâksızlık yüzde 10’a erişince de toplumu bütünüyle kıskacına almış bulunur. Bundan sonra toplumun yüzde 10’a yetişmesi sadece bir zaman meselesidir.
Fakat cinsel sapıklıklara İslâm’ın verdiği isimleri bırakıp da sapıklar tarafından tedavüle sokulan isimleri kullanmaya başlamanın bu dini yalanlamak ve ona karşı açıkça meydan okumak mânâsına geldiğini ayrıca belirtmeye ihtiyaç var mı?
Düşünün ki, Kur’ân tekrar tekrar o meş’um fiiller için “fuhşiyat” adını kullanıyor ve bunları kesin bir dille temelden reddediyor.
Bir kısım insanlar ise Kur’ân’ı yalanlıyor; “Hayır o fuhşiyat değildir, hastalık da değildir, ancak bir cinsel tercihten ibarettir” diyor.
Yine düşünün ki Allah’ın Resulü “hayâ”yı bu dinin ahlâkı olarak ilân ediyor.
Bir kısım insanlar ise Allah’ın Resulünü açıkça yalanlıyor ve “Hayır o hayâ değil fobidir” diyor.
Kur’ân’ı ve Resulullah’ı yalanlayan kimselere Müslüman denir mi?
[Devam edecek]
***
Kaynak: yazarumit.com

3 Temmuz 2017 Pazartesi

ÖZGÜRLÜK DEĞİL FUHŞİYAT!


Kur’ân, ahlâksızlığın her türlüsünü yasakladığı gibi, onu yaygınlaştırmak isteyenleri de insanlığın baş düşmanı olarak ilân eder.

– V –
Küresel sapıklık hareketlerinin mâsum görünümlü isim ve sıfatlar arkasında gizleyerek kitlelere kabul ettirdiği fiillerin tamamını, Kur’ân-ı Kerim “fuhşiyat” kavramı altında toplamıştır.
Fuhşiyat, her türlü utanç verici çirkin fiilleri, hayâsızlığı, edepsizliği, ahlâksızlık ve iffetsizliği içine alan geniş bir kavramdır.
Her Cuma hutbesinde dinlediğimiz Nahl sûresi  90. âyetinde, Allah’ın yasakladığı şeylerin başında “fuhşiyat” sayılır.
Daha başka âyetlerde, fuhşiyatın açığı ve gizlisiyle her türlüsünün yasaklandığı, açık ve kesin bir dille ihtar edilir. [1]
Allah’ın yasakladığı şeylerin başında gelen fuhşiyat, şeytandan başka kimin emirleri arasında liste başı olabilir? Kur’ân, fuhşiyatın her türlüsünü sadece yasak ilân etmekle kalmıyor; aynı zamanda, onu insanlar arasında yaygınlaştırmak isteyenin de insanın baş düşmanı olduğunu tekrar tekrar bize hatırlatıyor:
Ey insanlar, yeryüzünde olanların helâl ve temizlerinden yiyin. Şeytanın adımlarını izlemeyin; çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır.
O sizi ancak kötülüğe, fuhşiyata,  bir de Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemeye kışkırtır.[2]
Ey iman edenler, şeytanın adımlarını izlemeyin. Kim şeytanın adımlarını izlerse, hiç kuşkusuz o fuhşiyata  teşvik etmektedir.[3]
Bu arada, şeytanın sadece bildiğimiz cin şeytanlarından ibaret olmayıp insan şeytanlarını da içine aldığını hatırlamakta fayda, hattâ zaruret vardır. Nitekim Kur’ân da insan ve cin şeytanlarının karşılıklı olarak birbirlerine ilham verdiklerini bildirir,[4] hattâ cin şeytanlarını azdıran insanlardan söz eder.[5]
***
İslâm’ın hiçbir surette imana ve insanlığa yakıştırmadığı ve kesin bir surette reddettiği fuhşiyat kavramına karşılık, bir de “olmazsa olmaz” kabul ettiği bir kavram vardır. Bunun adı da “hayâ”dır, yani utanma duygusudur.
Resulullah (s.a.v.), tarih boyunca bütün peygamberlerin insanlara verdiği derslerin başında hayâ dersinin geldiğini bildiriyor:
İlk peygamberlerden itibaren insanların öğrendiği bir söz vardır: Utanmadıktan sonra dilediğini yap.[6]
Bütün dinlerin en önemli bir esası olan hayâ, İslâm’da ise  bu dinin özel ahlâkı haline gelmiştir. Allah’ın Elçisi, bunu “Her dinin bir ahlâkı vardır; İslâm’ın ahlâkı da hayâdır” buyurmak suretiyle bize haber veriyor.[7]
[Devam edecek]
***
Bundan önceki bölümler:
  1. DİL BOZULUNCA AHLÂK DA BOZULUR
  2. SAPIKLIĞI ÖNCE ALLAH’IN KİTABINA SOKTULAR
  3. BATI MEDENİYETİ SAPIKLIĞI BÖYLE AKLADI
  4. HOMOFOBİ TABİRİ NASIL İCAD EDİLDİ?
***
Kaynak: yazarumit.com
***
[1] En’âm, 6:151; A’râf, 7:33.
[2] Bakara, 2:168-169.
[3] Nur, 24:21.
[4] En’âm, 6:112.
[5] Cin, 72:6.
[6] Buharî, Enbiyâ: 54; Edeb: 78; Ebû Dâvud, Edeb: 6; İbni Mâce, Zühd: 17.
[7] Muvatta’, Hüsnü’l-huluk: 2.