SON EKLENENLER
latest

20 Kasım 2015 Cuma

Yaşar Nuri milleti koyun sürüsü yaptı

Halka “sürü” diyerek hakaret ettiği için adlî takibata uğrayan ünlü ilâhiyatçı Yaşar Nuri Öztürk, kendisini suçlayanları cahillikle itham ederken, kendi cahilliğini açığa vurdu.

Öztürk, halk için kullanılan “raiyet” kelimesinin “hayvan sürüsü” anlamına geldiğini, yöneticiler için kullanılan “râî” kelimesinin de “çoban” demek olduğunu iddia etti.

“Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçundan ifade veren Yaşar Nuri Öztürk, ifade çıkışında, hakkındaki suçlamaların cehalet sebebiyle yapıldığını ve belli yerlerden tahrik edildiğini ileri sürerek “Benim iki düşmanım var, biri cehalet, biri zulüm” dedi.

Râî ve raiyet ne demek?

Oysa “raiyyet” kelimesi, Arapçada, sadece hayvanlar hakkında kullanıldığı zaman “sürü” anlamını alıyor; bu takdirde “râî” kelimesi de “çoban” mânâsına geliyor. İnsanlar hakkında kullanıldığı zaman ise, raiyyet “yönetilenleri,” râî de yöneticiyi ifade ediyor.

Arapça’nın en ünlü ve en büyük sözlüklerinden Lisanü’l-Arab, “râî” kelimesine “vâli,” “raiyyet” kelimesine de “âmme” karşılığını veriyor ve “Bir topluluğun işlerini yöneten kimse onların râîsidir; o topluluk da onun raiyyetidir” diyor.

Sahih-i Müslim’de de, “Hepiniz yöneticisiniz; ve hepiniz yönettiklerinden sorumlusunuz” meâlindeki hadisin dipnotunda, ulemânın “râî” kelimesi için “kendisine güvenilmiş olan koruyucu; gözetimi altındakilerin salâhını temin etmekle görevli kişi” anlamını verdiği naklediliyor.[1]

Özetle: Sadece hayvanlar hakkında kullanıldığı zaman “sürü” anlamını kazandığı kesin olan bir kelimeyi milletimiz hakkında bu anlamıyla kullanan Yaşar Nuri, bu hareketiyle, ya gerçekten konuyu bilmediğini ortaya koyuyor ki, bu takdirde, hasımlarına yönelttiği “cehalet” suçlaması kendisine rücu etmiş oluyor.

Veya, kelimeye verdiği anlamın doğru olmadığını bile bile halka hakaret etmek ve bunu da inatla savunmak suretiyle, küfürbazlığının ilminden bir adım ötede gittiğini göstererek hava atmak istiyor da olabilir.

Lâ ya’lemu’l-ğaybe illâllah.

[1] Müslim, İmare: 20. Maalesef bu hadis-i şerifin tercümelerinin bir kısmında da her nasılsa “râî” kelimesine “çoban” anlamı verilmiş bulunuyor ki, Yaşar Nuri’yi halka hakaret için cesaretlendiren şeylerden birisi de bu olsa gerektir.

18 Kasım 2015 Çarşamba

Bu küfürler fırından yeni çıktı

Meşhur fıkradır:

Asaletin eğitimle verilebileceğini ispat etmek isteyen kişi, bir kediyi tepsiyle çay servisi yapacak şekilde eğitmiş.

Asaletin doğuştan olduğunu savunan kişi de, kedi çay servisi yaparken, cebindeki fareyi ortaya atıvermiş.

Sonrası, tahmin ettiğiniz gibi…

Yıllarca büyük bir edep, terbiye, nezaket, hoşgörü türünden her türlü ahlâk-ı hamîdeyi zâtında barındıran hatâdan münezzeh bir şahsiyet olarak pazarlanan Fetullah Beyefendi de, 17 Aralık darbe teşebbüsü suya düştükten sonra hemen her hafta tepsiyi bir tarafa fırlatmak için bir vesile buluyor. Biz bunların örneklerini vermekten bıktık, ama kendilerinin hiç usanacağı yok; yıllardır sinesinde saklayıp durduğu iltifat dağarcığını harcaya harcaya bitiremiyor.

Malûm cemaatin şaibeli şirketleri incelemeye alınınca, tahmin edeceğiniz gibi, Fetullah Beyin yine kanı beynine sıçramış ve ağzından ballar damlayan sohbetlerinden bir tanesini daha videoya çektirerek taze taze servis ettirmiş.

Her zaman olduğu gibi, bu sohbetinde de Fetullah Bey Musa aleyhisselâm rolünü oynuyor. Adını vermese de, Firavun rolünü Türkiye Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanına lâyık gördüğü hem bu sohbetinden, hem de diğer sohbetlerinden çok açık şekilde anlaşılıyor.

Bu defaki hakaretlerinden ise cemaat şirketlerine atanan kayyımlar en büyük nasibi almış. Onlara lâyık gördüğü sıfat ise çifte hakaret taşıyan bir tamlama: “denî (alçak) haydut.” Neden çifte hakaret diyecek olursanız: Bir tanesi artık kendisini kesmiyor da ondan. Hattâ bu kadarı da kesmiyor. Bir de bu “denî haydutların” yarın “nalları dikeceğini” müjdeliyor! Nezaketin bu kadarı karşısında şapka çıkarmaz mısınız?

***

Bir insana hıncınız varsa, onun fâniliğini hatırlayıp hatırlatarak tesellî bulabilirsiniz. Meselâ bu kişiyi “fanî bir adam” gibi bir deyimle anabilirsiniz. Bu tamamen beşerî bir davranıştır, suçlama konusu olmamalı.

Öfkenizi biraz daha şiddetli şekilde sözlerinize yansıtmak istiyorsanız, bunu “ölümlü bir beşer” gibi daha sade ve net bir ifadeyle dile getirebilirsiniz.

Veya, Fetullah Beyin her zaman yaptığı gibi Üstad’dan araklama tabirlerin üzerine bir yığın ağdalı kelimeyi boca edersiniz. Böylece, ne dediğiniz tam olarak anlaşılmasa bile hiç değilse önemli birşeyler demek istediğiniz anlaşılmış olur. Meselâ: “Pek karîb bir âtîde mahkûm-u inkırâz olup hakikat planında ve mevtin adem-âlûd sahrâlarında bakiyye-i âsârı dahi havâtır-ı beşeriyyeden silinip gidecek bir adam” gibi…

Fakat öfkeniz lügat paralamakla dahi teskin edilemeyecek kadar büyükse ve içinizdeki yaratığa bir türlü dur diyemiyorsanız, bu defa o yaratık dizginleri ele alacak ve öfkenizi sizin ağzınızdan ama kendi tabirleriyle dile getirecektir: “nalları dikecek bir adam” gibi…

Fetullah Beyin de bu yolu ihtiyar ettiği anlaşılıyor ki, o doyumsuz sohbetindeki “denî haydut” iltifatını “yarın nalları dikebilecek bir insan” tabiri ile taçlandırmış. Gerçi meramını son derece net bir şekilde anlatan bir ifade; ama kendi meramından daha başka şeyleri de aynı netlikte anlatmıyor mu?

***

Not: Gülen’in sohbetindeki “nalları dikmek” tabiri sosyal medyada da geniş şekilde yankı buldu. Bu arada, böyle bir tabiri Fetullah Beyin nezaketine yakıştıramayan bazıları, bu tabirin bir hakaretten ziyade, hakaret kılığına girmiş bir infaz emri olabileceği yolunda yorumlar yaptılar.

***

Fetullah Gülen’in öfkesi, Abdullah ibni Übeyy’in öfkesine paralel bir sebebe dayanıyor:

http://www.yazarumitsimsek.com/bu-ofkenin-sebebi-cok-derinlerde/

Kırmızı pasaportlar Gülen'den

Görülmekte olan dâvâlarda FETÖ (Fetullahçı Terör Örgütü) lideri olarak aranan ve hakkında muhtelif tutuklama kararları bulunan Fetullah Gülen, son sohbetinde, bir yandan yine kendisine has tabirlerle öfkesini boşaltırken, bir yandan da cemaatinin iyice eriyip gittiğini itiraf etmiş oldu. Gülen’in bu sohbetine bakılacak olursa, Türkiye içindeki cemaatinin sayısı 1000’in altına gerilemiş durumda.

http://www.herkul.org/herkul-nagme/490-nagme-bes-asil-ve-cagdas-karakusiler/ adresinde yayınlanan Herkülâne sohbetinde, Gülen, firarî Akın İpek’in kıyamet günündeki mizandan “kırmızı pasaport sahibi” olarak sorgusuz şekilde geçeceğini açıkladı. Bu, the Cemaat ile ilgili haberin iyi tarafı. Diğer tarafına gelince:

Gülen, Akın İpek gibi mizandan sorgusuz şekilde geçebilecek kırmızı pasaport sahiplerinin Türkiye içinde ancak bin kişi kadar olduğunu da bu arada açıklamış yahut ağzından kaçırmış oldu. Gülen’in sohbetinde konuyla ilgili cümle aynen şöyle:

“Şayet Türkiye’de, mizandan geçerken “Sen geçebilirsin, lüzum yok seni sigaya çekmeye!” denilebilecek, adeta kırmızı pasaportlu bin tane insan varsa, biri de odur.”

Bu ifadeler, the Cemaat hakkında iki ihtimalden birini hatıra getiriyor:

Ya Cemaatin mensuplarının sayısı 1000’in altına düşecek şekilde geriledi.

Veya Cemaat bundan daha kalabalık olmakla birlikte, bunlardan ancak bin tanesi Gülen’in dağıttığı kırmızı pasaportlardan birine sahip olma şansına sahip bulunuyor. Diğerleri ise boşuna kürek çekiyorlar; çünkü Gülen onları kırmızı pasaport taşımaya ehil bulmuyor.

***

Gülen’in kırmızı pasaportlu sohbetinin küfür içeriğiyle ilgili yazımız:

http://www.yazarumitsimsek.com/bu-kufurler-firindan-yeni-cikti/

16 Kasım 2015 Pazartesi

Cemaatler elini zekâttan çeksin

Paralel yapılanmanın toplum üzerindeki en yıkıcı etkisi henüz keşfedilmeyi bekliyor.

Bu etki, İslâm’ın en önemli bir rüknü ve toplumda huzurun en önemli teminatı olan zekâtı fiilen ortadan kaldırmak şeklinde ortaya çıkmıştır.

Tabii ki paralelciler insanların karşısına çıkıp da “Zekât vermeyin” demedi. Ama tahrip gücü bundan çok daha yüksek bir yola başvurdu:

“Zekâtlarınızı bana verin” dedi.

Ve zekâtlar yoksullara değil, paralel yapılanmaya gitti.

Sonra başka cemaatler bu örneği izledi.

Onlar da kendi etki alanındaki zekâtları topladı. Başka çareleri de yok gibiydi; çünkü onlar toplamasa, malûm yapılanma toplayacak, yoksullarımız yine avucunu yalayacaktı.

Kesin bir rakam vermek kolay değil; ancak şurası muhakkak ki, bugün ülkemizde zekâtların çok, ama çok büyük bir çoğunluğu, başta paralel yapılanma olmak üzere, cemaatlere ve kurumlara gidiyor. Bunun ise anlamı şu:

Paralel yapılanmayı da, cemaatleri de fakirlerimiz ayakta tutuyor.

Çünkü zenginlerimiz işin kolayını buldu: Zaten vermek zorunda oldukları zekâtı fakire değil de cemaatine yönlendiriyor; böylece cemaate yapılan destek zenginin değil, fakirin kesesinden birşeyler eksiltiyor. (Veya, zenginlerimizin zekâtın ötesinde de birşeyler verdiğini kabul etsek bile, en azından maliyeti düşürmüş oluyorlar; aradaki maliyet farkı yine fakirin kesesinden!)

Teknik olarak bunda yanlış birşey bulunmayabilir. Nihayet iş fetvaya gelip dayandığında, dinî hizmet yapan cemaatlere zekât verilebileceği yolundaki fetvayı bir hocamız vermezse bir başkası mutlaka verecektir. Fakat bu fetvayı vicdanımızdan almaya kalktığımız takdirde aynı kolaylığı bulabilecek miyiz dersiniz?

Gerek zekât ve sadakalarla, gerekse genel mânâda iyilikle ilgili âyetlerdeki sıralamaya baktığımız zaman, akraba ve yakın komşudan, hattâ yanımızdaki arkadaştan başlamak üzere, yakından uzağa doğru bir açılım görürüz.[1] Burada uzaklıkla ters orantılı bir sorumluluk karşımıza çıkar:

En yakın olanlar daha fazla sorumluluk alanımızdadır; mesafe arttıkça bu oran düşer.

Zekâtların (ve tabii zekât şemsiyesi altındaki bütün sadaka ve ihsanların) dağılımında bu ölçüyü tutturabilirsek, akraba ve komşulardan başlamak üzere, toplumun bütün kesimlerinde hale hale yayılan iyilik dalgalarının bütün yurdu, hattâ İslâm âlemini kuşattığını görürüz. Üstelik bu iyilikler “Allah’ın vermiş olduğu rızıktan” yapıldığı için, veren kimseyi minnet altında bırakamaz, alan da kimsenin karşısında bir eziklik duymaz. Bilâkis, alanlar ve verenler arasında, minnetsiz bir şekilde karşılıklı saygı ve sevgi alışverişleri husule gelir ve toplumu bütün katmanlarıyla kuşatır. Eğer kapı komşunuz veya mahalledeki bir ahbabınız sürekli olarak sizin onu gözettiğinizi ve en küçük bir sıkıntıda yardımına koştuğunuzu bilirse, onu size karşı hangi hain kışkırtabilir?

Şimdi, bir taraftan bölücü örgüt PKK’nın, bir taraftan paralel yapılanmanın maddî alandaki tahribatını tamir etme çabaları sürerken, bir taraftan da, toplum içindeki kutuplaşmaları izale ederek bütün kesimler arasında bir kaynaşmayı sağlamanın yollarına güçlü bir şekilde tevessül etmek gerekiyor ki, bunların başında da zekât gelmektedir. Ne yapıp yapmalı, “zekât” kavramını gerçek mecrâsına oturtarak toplumda yaygınlaştırmalıyız.

Cumhurbaşkanının G20 zirvesi öncesinde iş adamlarına yaptığı gelir fazlasını yoksullarla paylaşma çağrısı, devletin bu konudaki bir farkındalığını müjdeliyor. Bu farkındalığın, toplumun varlıklı kesimlerine yansıması da inşaallah çok uzun sürmez.

[1] Örnek olarak bkz. Bakara, 2:83, 177, 215; Nisâ, 4:36; Enfâl, 8:41; Tevbe, 9:60; Nur, 24:22; Haşir, 59:7-8.