SON EKLENENLER
latest

20 Ocak 2017 Cuma

Derin nefretlerin derin kaynağı

Gezi olayları üzerine kaleme aldığımız ve 13 Haziran 2013 tarihinde Son Devir’de yayınlanan bir yazıda, toplumda derin nefretler uyandıran ve bu milletin fertlerini birbirine düşüren çok önemli bir kaynağa dikkat çekmiştik. Millî eğitim müfredatının tartışılmakta olduğu bugünlerde, yine aynı kaynağa dikkat çekmek zarureti hasıl olmuş bulunuyor.

 

ÜMİT ŞİMŞEK

Gezi eylemleri bazı nefretleri de ortaya çıkardı. Toplum nicedir özlenen bir barış sürecine girmişken bir protesto gösterisiyle uyanıveren derin nefretler, meselenin fazla küçümsenmeye gelmeyeceğini ve genel huzur için asıl kalıcı çözümün bu sahada aranması gerektiğini gösteriyor.

Hemen belirtelim, bu kin ve nefret duyguları, haksızlığa uğramış kimselerden gelmiyor. Eğer öyle olsaydı, mağdur kesime hakları verilir ve zaman içinde yaraların kapanması beklenirdi. Oysa birtakım haksızlıkların varlığı değil, yokluğu bu kesimlerde kin ve nefret duygularını köpürtüyor.

Başı açık olarak duruşmaya girmek isteyen bir bayan avukatın duruşma salonuna alınmadığı bir mahkeme sahnesi tasavvur edebiliyor musunuz?

Oysa tasavvur olunamayan bu sahnelerin niceleri, başını örten insanlarımızın başından geçmiştir. Eğer bu haksızlık yıllarca sürecek genel bir nefretin gerekçesi olsaydı, bugün tesettürlü hanımların birer kin küpü haline gelmesi ve bugüne kadar kendilerine haksızlık etmiş olan birçok kimseden de öçlerini fazlasıyla almış olması gerekirdi. Fakat iki haftadır bunun tamamen tersi cereyan ediyor ve tesettürlü hanımlara karşı yer yer vahşete varan düşmanlıklar sergileniyor. Veya, kendi iktidarlarında devletin en küçük bir memurunun kibri karşısında vatandaşın nasıl ezildiğini unutan yahut unutmuş gözüken bir kesim, bugün belediyelerden başlamak üzere devletin pek çok kapısını vatandaşa açmış olanlara karşı diktatörlük ithamlarıyla savaş açabiliyor. Tam olarak yüzde kaçı bulur, bilemem, ama toplum içinde küçümsenmeyecek bir kesimin, seçilmiş yöneticileri darağaçlarında görmedikçe huzura kavuşmayacağı bir gerçek değil midir?

***

Bugünlere bir anda gelinmedi. 1950 öncesinde ülke yöneticilerinden birine yazdığı bir mektubunda, Bediüzzaman, elli sene sonra gelecek olan neslin, şanlı mazimizi lekeleyeceğine dikkat çekmişti. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren uygulanan eğitim politikalarının vereceği neticeyi, gören gözler, o günden görebiliyordu. Böyle olmak zorunda mıydı?

Hayır. Eğer Cumhuriyet, benzersiz bir medeniyeti dünya tarihine armağan etmiş bulunan Osmanlıyı reddetmeksizin yeni bir sayfa açabilseydi, hiç şüphe yok ki, bu ülke de, bu dünya da şimdi çok farklı bir yerde olurdu. Fakat o, bütün dünyayı imrendiren bir mirası kötüledi, reddetti, bütün kötülükleri ona mal edip bütün iyiliklerin kendisiyle başladığı iddiasını nesiller boyunca bu ülkenin evlâtlarına bir ideoloji olarak aşılayıp durdu. Bu ideolojinin içinde kibir vardı, övünme vardı, hakimiyeti gökten yere indirdiğini sananların böbürlenmeleri vardı; olmayan şeyler ise muhabbet, hoşgörü, diğergâmlık, affedicilik, hürmet, merhamet gibi müsbet duygular idi. Bu milletin yüzyıllardır alâmet-i farikası haline gelmiş özellikler, irtica gibi etiketlerle yaftalanmış hedefler haline getiriliyor ve bunlar etrafında husumetler biriktiriliyordu. Aslında, bütün bu husumetlerin hedefinde milletin kendisi vardı. Kendi ifadeleriyle “dinî bir zihniyet fideliği vücuda getirmeden,” maneviyattan bütünüyle soyutlanmış şekilde yetiştirilen gençlik, millete bir alternatif olarak hazırlanıyordu.

O gün bu gündür kutsal bir metin halinde gençlerimizin önüne sürülen Gençliğe Hitabe’yi incelediğiniz zaman, bu metnin toplum içine kin ve nefret tohumları saçtığını görmemeniz mümkün müdür? Bu metni ezberleyerek yetişen bir genci, kendi siyasî fikrine muhalif birisine gaflet, dalâlet, hattâ hıyanet ithamlarıyla hücum etmekten alıkoyacak ne vardır? Onun karşısındaki genç de berikine aynı ithamları yönelttiği zaman, kimin doğru yolda, kimin hıyanet içinde olduğunu ayırt edecek olan mekanizma nedir, merci kimdir?

Hitabenin metnine başvurduğunuzda, size adres olarak göstereceği şey kan’dan başka birşey değildir. Oysa cumhuriyetler güç kaynağı olarak kanı değil, halkı gösterirler. Bizde de temel değer cumhuriyet olsaydı, elbette bu kaide böyle işleyecekti. Fakat asıl ve tartışılmaz değer Gençliğe Hitabe’nin yazarı olunca hüküm de değişmiş, şahsa değil rejime ayar uygulanmış ve cumhuriyet bir isimden ibaret kalmıştır. Dün bir kısım gençler Beyazıt’ta bu hitabeyi bayrak yaparak ayaklanmışlardı; bugün Taksim’de, yarın kimbilir nerede devletine ve milletine karşı savaşan ve etrafı yakıp yıkanlar yine bu hitabeyi burnunuza dayadıkları zaman, buna karşı verebileceğiniz bir cevap var mı?

***

Şurası herkes tarafından görülmesi gereken bir gerçek ki, Cumhuriyetin kuruluşuna hakim olan iradenin terbiyesiyle yetişenler, kendilerini yönetilmeye değil, yönetmeye lâyık görüyorlar ve kuralları da sadece kendilerinin koyabileceğini düşünüyorlar. Bu eğitim politikası değişmediği takdirde bu manzara da değişmeyecek; fakat milletin bünyesi de kendisine aşılanmak istenen bu değerleri kabul etmediği için, eğitim sisteminin ürettiği bir azınlık ile milletin çoğunluğu arasındaki bu çatışma ilelebed devam edecektir. Eğer gelecek nesillerin huzur içinde bir toplum teşkil etmesi isteniyorsa, yapılacak tek şey vardır:

Cumhuriyeti milletle ve kendi geçmişiyle barıştırmak.

Keşke zihinler bu temelli çözüme odaklanabilseydi! Ne yazık ki, bir yandan problemi günlük politikalarla çözmeye çalışırken, bir yandan da onu derinleştirecek işler yapıyoruz:

İşte, şimdi de çocukları ana kucağından alıp formatlamaya başladık. Bu yıl okullarda 5 yaşındaki çocuklara okutulmaya başlanan Türkçe kitaplarının 224 sayfasından 41 sayfası Atatürk’e ayrılmış durumda. Çocuklar hangi kitabın kapağını açsalar, daha ilk sayfasında “Ey büyük Atatürk!” hitabıyla karşılaşıyorlar! Ve, daha o yaşta iken, Atatürk’e hitap eden akrostişli şiir yazmakla yükümlü tutuluyorlar!

İşin özü: “Gaflet, dalâlet ve hattâ hıyanet” içinde bulunan (!) millet iktidarına karşı savaşacak devrimcileri kendi elimizle yetiştiriyor, sonra da “Nereden çıktı bunlar?” diyoruz.

***

Konuyla ilgili diğer yazılarımız:

“Millî” eğitime doğru (inşaallah)

Atatürk seçmeli ders olsun

 

19 Ocak 2017 Perşembe

Atatürk seçmeli ders olsun

Millî Eğitim müfredatında yapılması planlanan değişikliklerin Atatürk ile ilgili konuları da içermesi, dikkatten kaçmaması gereken bazı hususların yeniden hatırlatılmasını gerektirdi. 26 Eylül 2012 tarihinde Son Devir’de yayınlanan yazı:

 

ÜMİT ŞİMŞEK

Dershanelerin kaldırılması ne kadar hayırlı bir iş ise, okula başlama yaşının düşürülmesi de o kadar sakıncalı bir tasarruf olmuştur — çocuklar okula erken başlayacağı için değil, “Millî Eğitim” adı altında yürütülen formatlama faaliyetine daha erken maruz bırakılacakları için.

Önce şunu hatırlatalım ki, Türk milletinin telâkkileri ile Türk millî eğitiminin felsefesi arasında temele dayanan farklar vardır. Daha önceki bir yazımızda da üzerinde durduğumuz gibi, eğitim sistemimiz, (1) failsizlik, (2) abesiyet esasları üzerine bina edilmiş olan Batının dünya görüşünü bize dayatır. (bk. “Millî” Eğitime Doğru İnşaallah) Bu sistemi düzeltmeden okula başlama yaşını indirmek, yeni yetişen nesilleri milletimizin değerlerine yabancılaştırma işlemini sağlama almak mânâsına gelecektir.

Millî eğitimin en az o kadar önemli diğer bir problemi de Atatürkçülük konusudur. Okullarımız, Atatürk söz konusu olduğunda, eğitim ve öğretim mânâsından bütünüyle uzaklaşarak sadece propaganda ve formatlama fonksiyonunu üstlenmektedir. Gerçi bu eskiden beri devam eden bir problemdir; fakat Millî Eğitim Bakanlığı, 5 yaşındaki çocukları da formatlama kapsamına almak suretiyle problemi daha vahîm boyutlara taşımıştır.

***

Şu örneklere bir bakın lütfen:

Bu sene 5 yaşındaki yavrularımıza okutulacak olan Türkçe Ders ve Çalışma Kitabının 224 sayfasından 41 sayfası Atatürk’e ayrılmış! Kitapta 80’den fazla yerde Atatürk’ün adı geçiyor, Atatürk’le ilgili 40’tan fazla fotoğraf yer alıyor. (Hayat Bilgisi kitabında, bu resimler arasına milletin önemli bir kesimi tarafından sevilmediği herkesçe malûm siyasî bir şahsiyet olan İnönü de ilâve edilmiş.)

Kitabın 134. sayfasında — sıkı durun — 66 aylık çocuklardan, Atatürk adı ile akrostiş çalışması yapmaları isteniyor!

Hem Türkçe, hem de Hayat Bilgisi kitaplarında, iki defa, çocuklar Atatürk’e hitaben teşekkür mektubu yazmak zorunda bırakılıyorlar. (Kitaplara bu bağlantıyı tıklamak suretiyle erişebilirsiniz.)

Çocuklar, okumayı söker sökmez, hangi ders kitabının kapağını kaldıracak olsalar, daha ilk sayfasında “Ey büyük Atatürk!” hitabıyla karşılaşacaklar. Bir yandan ölüm tarihini temel bilgiler arasında çocuklara öğrettiğiniz ve zorunlu törenlere vesile yaptığınız bir kişiye, bir yandan da yaşayan bir varlık (isterseniz ilâh diyelim) muamelesi yapmanın ileride nasıl bir sonuç doğuracağını görmek istiyorsanız, bugün başı dara girdiğinde soluğu bir heykelin önünde yahut Anıtkabir’de alan ve ağlaya sızlaya Ata’sına şikâyette bulunan insanlara bakınız. Şimdiye kadar bu sonucu üretip duran bir sistemin bundan sonra başka bir mal üretimine geçmesini bekleyebilir misiniz?

***

Bugün okullarımızda Atatürk hakkında anlatılanların bir beşer portresi çizmediğini herkes biliyor. Kitaplarda herşeyimizi borçlu olduğumuz, onun sayesinde nefes alıp verdiğimiz, her türlü kusurdan uzak, her konuda en üstün niteliklere sahip, her türlü övgüye lâyık bir varlık anlatılır ve buna “Atatürk” adı verilir. Bizzat kendisine hitap etmek ve teşekkür mektubu yazmak suretiyle şimdi bu imaj daha da güçlendirilerek hamd ve şükür mercii bir tanrı statüsüne kavuşturuluyor. Eskiden böyle örneklere Almanya, İtalya, Çin ve Rusya gibi ülkelerde rastlanabilirdi; şimdi ise eğitim sistemimiz türünün tek örneği olarak faaliyet gösteriyor. (Bu tesbitlere karşı bazılarının ayaklanarak “Ölmedi, yaşıyor, bizi ondan ayıramazsınız” feryatlarıyla yeri göğü inleteceklerini görür gibi oluyoruz. Onlar da bu davranışlarıyla bizi tasdik etmekten başka bir iş yapmış olmuyorlar.)

Eğitim sistemimize Atatürkçülük konusunda yüklenen işlev, bir eğitim ve öğretim faaliyetinden çok, propaganda özelliklerini taşımaktadır. Üstelik bu ustaca düzenlenmiş bir propaganda faaliyeti de değildir; çok uzak olmayan bir gelecekte bir hayli olumsuz geri dönüşlere yol açma ihtimali yüksektir. Atatürk’ü her türlü iyiliğin timsali bir yol gösterici olarak tanıyan bir öğrenci, yarın aynı şahsiyetin Kur’ân için “Araboğlunun yavesi” dediğini öğrendiği zaman, kendisini yanlış bilgiyle donatan devletine olan güveni bundan zarar görmeyecek midir? Bir kişiyi yüceltmek uğruna Türkiye Cumhuriyeti devletinin millet nezdindeki itibarını zaafa uğratmanın kime hizmet anlamına geleceğini iyi düşünmek gerekir.

***

Bu eğitim politikasının Doğu vilâyetlerindeki tesirini ise tasavvur etmeye ihtiyaç yoktur; çünkü eser hepimizin gözü önündedir. Şimdi hükûmet sadece Hakkâri vilâyetine 3500 öğretmenlik bir “eğitim ordusu” göndermekle övünüyor. Lâkin öğretmenlerimizin okutacağı kitaplardan hangisini açacak olsa, Hakkârili bir çocuğun karşılaşacağı ilk şey, “Türküm” diye başlayıp “Ne mutlu Türküm diyene” böbürlenmesiyle biten bir metin olacak. Şimdi siz bölgenin 66 aylık çocuklarını kanun zoruyla toplayıp da onlara bu satırları ezberleterek bölücü örgütlerle mücadele mi etmiş olacaksınız? Doğu vilâyetlerini yıllardır kana bulayan terörün bu tür dayatmalardan beslendiğini görmek bundan elli sene önce belki bir miktar basirete ihtiyaç gösteriyordu; fakat şimdi sadece gören göze sahip olmak fazlasıyla yetiyor.

***

Yapılan değişikliklerle, artık Kur’ân ve Siyer dersleri de okullarımızda okutulabiliyor—fakat ancak beşinci sınıfta ve seçmeli olarak. Gerçi bu kadarı bile bazılarına fazla geliyor.

Buna karşılık, eğitimi tekelinde tutan devletimiz, milletin çocuklarına daha Allah’ını ve Peygamberini öğretmeden Atatürkçülüğü bir inanç sistemi halinde ezberletiyor.

Bunlardan birincisi ne kadar inanç meselesi ise, ikincisi de o kadar inanç meselesidir; birincisini kabul etmeyenler bulunduğu gibi, ikincisini kabul etmeyenler de bulunabilir. Durum böyle iken, sadece birincisini velinin isteğine bağlayıp ikincisini mecburî olarak okutmak, laik bir devletin kendi içindeki açık bir çelişkisidir. Yapılacak tek mantıklı şey, tıpkı Kur’ân ve Siyer dersleri gibi, Atatürk’ü de beşinci sınıfa erteleyerek velilerin seçimine bırakmak olacaktır.

İtiraz edecek olanlara notumuz: Merak etmeyin, eğer sizin iddianız gibi bu millet gerçekten Atatürk’ü benimsemiş ve sevmişse, büyük bir çoğunlukla bu dersi seçecektir. Ama bu dersler umduğunuz rağbeti uyandırmazsa, bugüne kadarki dayatmaların bir faydası olmamış, bundan sonra da hiç olmayacak demektir; akîm bir yoldan ne kadar erken dönerseniz ülkeye ve millete verdiğiniz zararı o kadar azaltmış olursunuz.

18 Ocak 2017 Çarşamba

Kur'an Buluşmaları YouTube'da

Kur’an Buluşmaları, içinde bulunduğumuz Ocak ayı başından itibaren canlı olarak yayınlanıyor.

UTESAV organizasyonuyla Sütlüce’deki MÜSİAD Genel Merkezinde herkese açık olarak yapılan Kur’an Buluşmalarının 143 ve 144’üncü bölümleri, geçtiğimiz haftalar içinde canlı olarak YouTube üzerinden yayınlandı.

Toplantı saatinde canlı olarak gerçekleşen canlı yayının kayıtlarına, daha sonra da YouTube’un internet sayfası üzerinden erişilebiliyor.

Kur’an Buluşmalarının video kayıtlarının bulunduğu Erdemli Hayat sayfasına şu adresten erişebilirsiniz:

https://www.youtube.com/channel/UC0Lk_fH45SkCr35I34PsoBw

***

Kur’an Buluşmalarının yeni bölümlerinden haberdar olmak için, YouTube’un Erdemli Hayat sayfasındaki “ABONE OL” seçeneğini işaretlemeniz tavsiye olunur.

143. Kur'an Buluşması (UTESAV) - Âl-i İmrân: 44)

İşte bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Yoksa, onlar Meryem’in bakımını kim üstlenecek diye kalemlerini atarken sen onların yanında değildin. Onlar tartışırken de sen yanlarında değildin. Âl-i İmrân: 33

"Millî" eğitime doğru (inşaallah)

Millî Eğitim müfredatında yapılması planlanan ve bir ay süreyle askıya çıkarılarak tartışmaya açılan değişiklikler, daha önce bu konuyla ilgili olarak yazdığımız üç yazıyı hatırlattı. Sırasıyla sunacağımız bu yazılardan birincisi, 22 Mart 2012 tarihinde “Millî Eğitime Geçiş Ne Zaman?” başlığıyla Son Devir’de yayınlanmıştı:

 

ÜMİT ŞİMŞEK

Sadece kesintisiz eğitim tuzağından kurtulmakla kalmadık. Bu arada çocuklarımız beş yaşında okula başlama imkânına kavuştu. Mecburî eğitim on iki yıla çıkıyor. Tabletlerimiz de geliyor. Bunlar, iyi haberlerimiz.

Kötü habere gelince:

Eğitim sistemimiz bildiğiniz gibi. O cephede herhangi bir değişme ve düzelme emaresi yok. Sistemimiz, Millî Eğitim Temel Kanununun ilk cümlelerinde ifadesini bulan hedefe doğru hizmet vermeye devam ediyor:

“Türk milletinin bütün fertlerini Atatürk inkılâp ve ilkelerine ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı yurttaşlar haline getirmek.”

Gerçi bu amacı gerçekleştirmeye yarayacak, propaganda ve ritüel seviyesinden öteye geçebilen bir eğitim faaliyetinin okullarımızda cereyan ettiğini söylemek güçtür; bu bakımdan konu tartışmaya değer görülmeyebilir. Fakat böyle ideolojik yaklaşımlar, insanlara bizzat birşey veremese de, verilmesi gereken şeyi önleme kapasiteleri bakımından ciddîye alınmalıdır. Eğitim sistemimize hakim olan ideolojik anlayışın ise, insanları, bizim değerlerimizi şekillendiren Kur’ân’ın ders verdiği anlayış ve kavrayıştan sistemli bir şekilde uzaklaştırdığında şüphe yoktur.

***

Kur’ân’ın dersleri hayatla iç içedir. O, herşeye ibret ve hikmet gözüyle bakmayı bize öğretir. Üzerinde yaşadığımız gezegen, rahmeti herşeyi kuşatan bir Yaratıcı tarafından bizim için döşenmiş, zemini çiçeklerle ve tavanı yıldızlarla süslenmiş, bodrumuna her türlü ihtiyaç maddelerimiz depolanmış bir yuvadır. Gökteki Güneş bizim için asılmış bir lâmba, Ay bizim için oraya yerleştirilmiş bir takvimdir. Denizler Allah’ın emriyle bulut olur, rüzgâr Onun emriyle rahmetini bize müjdeler. Yerden bitkileri bizim için O çıkarır, bize şifa olsun diye arıya bal yapmayı O öğretir.

Özetle: Kur’ân’ın dünyası iki temel üzerine bina edilmiştir:

(1) Burada herşey Allah’ın eseridir.

(2) Burada olup biten herşeyin bize bakan hikmet ve amaçları vardır.

***

Eğitim sistemimizin Batıdan iktibas ettiği anlayış ise, bunun tam tersine, failsizlik ve abesiyet esasları üzerine kurulmuştur. Bu dünyada herşey kendi kendine olur. Hiçbir şey şu veya bu gaye için yapılmış değildir; o gayeler her nasılsa tesadüfen vücut bulur. İnsanın bu kâinatta özel bir yeri yoktur; kimse ona acımaz, kimse onu gözetmez, kimse onun hatırı için yerin ve göğün nimetlerini ortaya sermez. Zaten nimet diye birşey de yoktur; herşey tüketilecek bir metâdır. Rahmet, hikmet gibi kavramların ise adı bile bilinmez.

Yapılmakta olan yenilikleri kim hangi yönden savunursa savunsun, inkâr edilemeyecek bir gerçek var ortada:

Ana kucağından alıp okul sıralarına oturttuğumuz çocuklara dünyayı işte bu şekilde öğretiyoruz!

***

Batı yerine Kur’ân’ın bakış açısını benimseyen bir eğitim anlayışı, biliyoruz ki, bazılarına çok yabancı gelecektir. Fakat bazılarına! O kadar. Zira bu bakış açısı, bütün dinlerin temelinde yatan anlayışın ta kendisidir. Eğer Türk milletinin bütün fertlerini Atatürkçü yapmak vicdan özgürlüğüne müdahale teşkil etmiyorsa, milletin manevî değerleri kadar bütün dinlerin de ortak temelini teşkil eden bir bakış açısını “millî” eğitimimize esas yapmak hangi mantıkla vicdan özgürlüğüne müdahale sayılacaktır?

Eğer takip edilen sistem Batı ile bizim aramızda tarafsız bir bölgeyi teşkil etseydi, “Bırakalım da çocuklar yetişkin çağa geldiklerinde kendi inançlarını seçsinler” şeklindeki mülâhazalarda belki bir haklılık payı aranabilirdi. Fakat failsizlik ve hikmetsizlik esaslarına takıntılı bir anlayışın, doğrudan doğruya dinsiz nesiller yetiştirmeyi amaçlayan bir anlayıştan farkı nedir? Varlık âlemini toptan abesiyet çukuruna attıktan sonra, yarım yamalak din dersleriyle yahut aile veya bireylerin kendi çabalarıyla bu tahribatı tamir etmeye çalışmaktan beklenecek en iyimser sonuç, olsa olsa bir “mühtedî imanı” olacaktır.

***

Kesintisiz eğitimle hedef alınan şeyin, dinî inançlardan uzak nesiller yetiştirmek için hiçbir önlemi eksik bırakmamak olduğunu bugün herkes biliyor. Lâkin kesintisiz eğitimi kesintiliye çevirmekle problemin çözüldüğünü sanmayalım. Okula başlama yaşını düşürmenin ise, çocukları failsizlik ve abesiyet esaslarına dayalı bir dünya görüşüyle formatlama işini daha da sağlama alacağı apaçık ortadadır. En iyisi, gelin, makyajla günü kurtarmak yerine, eğitim sistemimizin temellerine inelim; orada yapılması gereken bir dünya dolusu güçlendirme çalışması bizi bekliyor.

Türk milletinin bütün fertlerini ilke ve inkılâplara göre formatlayacak olanlar ise biraz beklesinler.

Herkes yetişkin çağa gelince Atatürkçü olup olmayacağına kendisi karar verir!