SON EKLENENLER
latest

13 Nisan 2017 Perşembe

Hz. Peygamber ve Ümmeti - 2

PROF. DR. İSMAİL LÜTFİ ÇAKAN

“SEN ONLARIN ARASINDA İKEN…”

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile ümmeti arasındaki ilişkinin farklı bir boyutunu, alemlere rahmet oluşunun bir başka yönünü, onun bizim aramızda/içimizde olma şartına bağlı olarak ilahi azaba engel  olduğunu aşağıdaki âyet-i kerime şöyle açıklamaktadır:

وَمَا كَانَ اللَّهُ لِيُعَذِّبَهُمْ وَأَنْتَ فِيهِمْ وَمَا كَانَ اللَّهُ مُعَذِّبَهُمْ وَهُمْ يَسْتَغْفِرُونَ

“Sen içlerinde iken Allah onlara asla azap etmez; istiğfar ettikleri sürece de Allah onlara azap edecek değildir.”[1]

Bu ayet-i kerime, Mekkeli müşrikler ile Hz Peygamber arasında geçen tevhit mücadelesi sahnelerinden birine dikkatimizi çekmektedir. Şöyle ki;

وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا قَالُوا قَدْ سَمِعْنَا لَوْ نَشَاءُ لَقُلْنَا مِثْلَ هَذَا إِنْ هَذَا إِلَّا أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ

وَإِذْ قَالُوا اللَّهُمَّ إِنْ كَانَ هَذَا هُوَ الْحَقَّ مِنْ عِنْدِكَ فَأَمْطِرْ عَلَيْنَا حِجَارَةً مِنْ السَّمَاءِ أَوْ ائْتِنَا بِعَذَابٍ أَلِيمٍ

Onlara ayetlerimiz okunduğu zaman, duyduk, duyduk, istesek biz de onun benzerini söylerdik. Çünkü bu, eskilerin masallarından başka bir şey değil, derler. Hani bir de onlar: “Allah’ım eğer bu Kur’an, senin tarafından indirilmiş gerçek bir kitap ise, üzerimize gökten taş yağdır yahut tu bize acı bir azap gönder” demişlerdi.[2]

Müşrikler, bu sözleriyle yani azap istemek suretiyle, bir anlamda gelecek azabın Hz. Peygamber’i ve inananları da kapsayacağını düşünmüş olduklarını ortaya koyuyorlardı. Yüce Rabbimiz ise, onların böyle cür’etkar bir tarzda azap isteklerine beklemedikleri bir cevap verdi: “(Habibim) Sen içlerinde iken Allah onlara asla azap etmez; istiğfar ettikleri sürece de Allah onlara azap edecek değildir.” Hz. Peygamber’in varlığının ilahi azabın inmesine mani olduğunu açıkça bildirdi. Peşinden de aslında müşriklerin azabı hak etmiş olduklarını şöyle ilan etti:

وَمَا لَهُمْ أَلَّا يُعَذِّبَهُمْ اللَّهُ وَهُمْ يَصُدُّونَ عَنْ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَمَا كَانُوا أَوْلِيَاءَهُ إِنْ أَوْلِيَاؤُهُ إِلَّا الْمُتَّقُونَ وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ

“Yoksa onlar Mescid-i Haram’ın yönetimine ehil olmadıkları halde, insanların orada ibadet etmesini engelleyip dururken Allah onlara niye azap etmesin? Allah’a karşı gelmekten sakınanlardan başkası, Mescid- i Haram’ın yönetimine ehil değildir. Ama onların çoğu bunu bilmez”[3]

Kutlu Doğum’u anlamak ve anlamlandırmak  bakımından bu âyetler arasında  وَأَنْتَ فِيهِمْSen içlerinde/aralarında iken” ifadesi dikkat çekicidir. Hz. peygamber içlerinde olduğu için müşrikler azaba uğramıyorlarsa, ona gönlümüzü açtığımız, onu içimizde hissettiğimiz sürece  ümmet-i Muhammed olarak bizler de ilahî azaptan kurtulamaz mıyız? Böyle bir ümidi, bu kutlu doğum haftası etkinlikleri içinde içimizde geliştiremez miyiz?

Tabii burada önemli olan şey, Efendimizi içimize davet edip hayatımızı onun manevi şahsiyetinin ışığı altında yaşayabilmektir. İş buraya gelince, yazıya başlarken işaret ettiğimiz ümmetin peygamberiyle arasını açmak sonucunu doğuracak nitelikteki teşebbüslerin ne denli tehlike arz ettiği anlaşılacaktır. Bu tür girişimlerde bulunanların bu ümmete hizmet etmedikleri -iddiaları ne olursa olsun- ortaya çıkmış olmaktadır.

Küfre, isyana mani

Hz Peygamber’in varlığı, kendi zamanındaki Müslümanlar için olduğu gibi onu içlerinde/aralarında hissedip yaşatan günümüz Müslümanları için de yabancı telkinlere karşı güvence niteliği taşımaktadır.

يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تُطِيعُوا فَرِيقًا مِنْ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ يَرُدُّوكُمْ بَعْدَ إِيمَانِكُمْ كَافِرِينَ

وَكَيْفَ تَكْفُرُونَ وَأَنْتُمْ تُتْلَى عَلَيْكُمْ آيَاتُ اللَّهِ وَفِيكُمْ رَسُولُهُ وَمَنْ يَعْتَصِمْ بِاللَّهِ فَقَدْ هُدِيَ إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ

يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ حَقَّ تُقَاتِهِ وَلَا تَمُوتُنَّ إِلَّا وَأَنْتُمْ مُسْلِمُونَ

Ey mü’minler! Ehl-i kitaptan bir gruba uyarsanız, (onları dinlerseniz), sizi imanınızdan vazgeçirip yeniden küfre döndürürler..

Allah’ın âyetleri size okunup dururken, üstelik O’nun elçisi de aranızda bulunurken nasıl küfre dönersiniz. Kim Allah’a sımsıkı sarılırsa, elbette dosdoğru bir yola iletilmiştir.

Ey iman edenler! Allah’ın emir ve yasaklarına gereği gibi saygılı ve duyarlı olun ve ancak Müslüman olarak can verin.”[4]

Yüce Rabbimiz bu âyet-i kerimelerde, ehl-i kitaptan bir grubun telkinlerine kanmanın, müminler için iman noktasından tehlike arz ettiğini vurguladıktan sonra, Kur’an âyetleri okunuyor ve Resulullah da aralarında bulunuyorken (Kitap ve Sünnet varken) nasıl olup da tekrar küfte dönersiniz? diye tehdid anlamındaki soruyu yöneltmektedir.

Günümüz açısından düşündüğümüz zaman  âyetteki “bir grup ehl-i kitap“‘ı, müsteşrikler/doğu bilimciler yani İslam kültürünün geçmişiyle iştigal eden ğayr-i müslimler olarak anlamak ve yorumlamak mümkün gözükmektedir. Zira bu ve öncesindeki 98 ve 99. ayetlerin sebeb-i nüzulü olarak şu olay anlatılmaktadır:

Bir gün Evs ve Hazreç’ kabilelerinden bazı kimseleri(Ensar), gayet samimi bir sohbette muhabbet içinde gören ihtiyar ve fitneci bir Yahudi  olan Şâs İbn-i Kays  bu manzaradan son derece rahatsız oldu. Genç bir Yahudiyi yanına çağırdı ve “Git, şunların arasına gir ve onlara Buas Harbi’nden ve eski savaşlardan bahset… Her iki tarafın şâirlerinin birbirleri hakkında söyledikleri şiirleri oku, kavmiyetçilik duygularını kabart” dedi.

Yahudi genç söylenenleri aynen uyguladı. Neticede oradaki Müslümanlar arasın­da gurur ve üstünlük duyguları depreşti. O tatlı sohbeti bırakıp birbirlerine karşı öğünmeye başladılar. Her iki taraf da kendi kavim ve kabilesinin üstünlük ve erdemlerini, kahramanlıklarını sayıp döktüler. Karşılıklı şiirler okudular. Sonunda iki genç, diz üstü kalkarak birbirlerine karşılıklı ağır hakaretlerde bu­lundular ve birbirlerini kavgaya/düelloya davet ettiler. Diğerleri de, gözleri dönmüş olarak bu teklife iştirak ettiler. Nihayet kavga etmek üzere Medine dışındaki Harre de­nilen mevkiye doğru yola çıktılar. Ayrıca her iki taraf da kendi kabile men­suplarına haber saldılar. Söz konusu mevkide toplanan Evs ve Hazreçliler, çarpışmaya başlamak üzere iken, durumdan haberdar edilen Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, Muhacir ve Ensâr’dan karma bir grup Müslüman ile birlikte olay yerine yetişip oradakilere şöyle hitap ettiler:

 “Ey Müslümanlar! Allah’tan korkun, Allah’tan!.. Ben sizin aranızda bulunuyorken, Allah sizi İslâmiyet ile şereflendirmiş, size İslâm ile ikramda bulunmuş ve İslâm ile sizden Câhiliye anlayışını söküp atmış, sizi küfür uçurumundan kurtarmış ve kalplerinizi birleştirmişken siz hâlâ Câ­hiliye davası mı güdüyorsunuz?”[5]

Resûlüllah Efendimizin  bu uyarısı üzerine, her iki kabile mensupları bu işin, fitneci Yahudi’nin bir hilesi ve şeytanın bir aldatmacası olduğunu anladılar. Silahlarını attılar, ağlayarak birbirlerine sarıldılar, kucaklaştılar.

Böyle bir olay üzerine 100-102. ayetlerdeki uyarıların gelmiş olması ve Müslümanlara, Allah’ın ayetlerinin okunmakta olduğunun ve Resulullah’ın da aralarında bulunduğunun hatırlatılması, Kitap ve Sünnet elinizdeyken ğayr-i müslimlerin telkinlerine kanarak nasıl onlara imrenip küfre dönmeye kalkışırsınız anlamında günümüze yönelik bir ikaz niteliği taşımaktadır, diye düşünülebilir.

Müslüman olarak can verin” emrine uymuş olabilmek için “gerektiği gibi Allah’a karşı saygılı” yaşamak yani kesintisiz mü’min olarak hayatı geçirmek gerekir ki, ölüm geldiğinde bizi Müslüman olarak bulsun.

Böyle bir mutlu son için yapılacak olanı da Yüce Rabbimiz bundan sonraki âyette ümmete “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, ayrılığa düşmeyin”[6]diye göstermektedir. Bunu sağlayabilmek için de ümmete, “İçinizden hayra çağıran, iyiliği teşvik edip kötülükten sakındıran bir topluluk/grup/kadro bulunsun”[7] buyurmaktadır.

Yukarıdaki ayette kendilerine uyulursa müminleri imandan sonra küfre döndürecek (ferikan min ehli’l-kitap) ehl-i kitaptan bir gruba karşılık olarak bu âyette içinizden hayra çağıran, iyiliği teşvik edip kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun (ve’l-tekün minküm ümmetün)buyrulmuştur. Bu durum, günümüze yönelik olarak yaptığımız “ehl-i kitaptan bir grup“un müsteşrikler olabileceği istidlalini/çıkarımını desteklemektedir.

Müsteşrik hayranı aydınların özellikle de ilahiyatçı meslektaşların, Peygamber ile ümmetinin arasını açma ve ümmeti birbirine düşürme sonucunu doğuracak söylemlerde bulunmanın tehlikesini iyi düşünmelerini ve ona göre tavır geliştirmelerini beklemek ümmet-i Muhammed’in hakkı, onların da vazifesidir.

Netice-i kelam, Resulullah’a gönül kapılarımızı açabilmek ve onu aramızda hissedebilmek için onun yaşayışını/sünnetini ve sünnetin bilgi ve belgeleri olan hadis-i şerifleri değerlendirirken imanımızı koruma vesilelerinden biriyle (Hz. Peygamber) meşgul olduğumuzu[8] unutmamalıyız.  Böyle bir durum, mevlid kandilini ve kutlu doğumu anlama ve kavrama bilincine erişildiği anlamına gelir. Çünkü nimetin kıymeti, farkına varılırsa, idrak edilir. Farkına varılmadıktan sonra etraf nimet dolu olsa ne yazar. Nimet, gözü görenedir görene, yoksa köre ne?

[1] EL-Enfal (8), 33

[2] EL-Enfal (8), 31-32

[3]  EL-Enfal (8), 34

[4] Al-i İmran (3), 100- 102

[5] İbn Hişam, Siyre I, 555: Efendimizin bu uyarısı üzerine Al-i imran Suresinin 98-103. ayetlerinin  indiği bildirilmektedir.

[6] Bk. Al-i İmran (3), 103

[7] Bk. Al-i İmran (3), 104

[8] Bk. Al-i İmran (3), 101

 

9 Nisan 2017 Pazar

Hz. Peygamber ve Ümmeti - 1

 PROF. DR. İSMAİL LÜTFİ ÇAKAN

Kutlu Doğum Haftası etkinlikleri pek tabii olarak Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem‘i merkeze almakta ve dolayısıyla ümmeti de temel öğe olarak ilgilendirmektedir. Efendimizin biz ümmeti için ne ifade ettiğini âyet-i kerimeler öncülüğünde şöyle bir hatırlayalım istiyorum.

Büyük lütuf

Yüce Rabbimiz, Peygamber Efendimizin ümmete yönelik olarak gerçekleştirdiği hizmetler, yani işlevsel konumu  dolayısıyla onun müminler için  büyük bir ilahi lütuf olduğuna bir âyet-i kerimede şöyle dikkat çekmektedir:

لَقَدْ مَنَّ اللَّهُ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ إِذْ بَعَثَ فِيهِمْ رَسُولًا مِنْ أَنْفُسِهِمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمْ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَإِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ

Gerçek şu ki içlerinden, kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden, yanlış inançlardan ve inançsızlıktan) onları arındıran, kendilerine kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermek suretiyle Allah, mü’minlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki onlar daha önce, apaçık bir sapkınlık içinde bulunuyorlardı.[1]

Cahiliye denilen İslâm öncesi dönemde müminlerin yaşadıkları her yönüyle insanlık dışı hayat, ayette belirtildiği gibi “apaçık bir sapkınlık içinde bulunmak“tan ibaretti. Bu apaçık sapkınlıktan onları, Yüce Rabbimiz, “kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan/tebliğ eden (mübelliğ), (kötülüklerden, bâtıl inançlardan ve inançsızlıktan) onları arındıran(müzekki-mürebbi), kendilerine kitap ve hikmeti öğreten (muallim), içlerinden bir peygamber göndermekle” kurtarmıştı. Hz. Peygamber’in Müslümanları bilgi ve erdemlerle donatıp İslam medeniyetini gerçekleştirmelerini sağladığını tarihi gerçek olarak göz önüne aldığımız zaman, Efendimizin, ümmet için  ne büyük bir lütuf ve ikram-ı ilahi olduğunu anlamakta asla zorluk çekmeyiz.

Peygamber Efendimiz, Yüce Rabbimizin emir ve yasaklarının nasıl uygulanacağını gösterme görevini, Kur’an-ı Kerim’i hayatıyla örneklendirerek yerine getirmiştir. Yani Peygamberimizin hayatı canlı Kur’an’dır. Bu sebeple Allah Teâlâ onu bize,  herhangi bir kısıtlayıcı kayda bağlı olmaksızın mutlak/genel bir ifade ile  “en güzel hayat örneği” olarak takdim etmiş, şöyle buyurmuştur:

لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيرًا

Andolsun ki sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok ananlar için Allah’ın Resûlü’nde güzel bir örnek (hayat modeli) vardır.”[2]

Bu genel bildirim ve dolaylı tavsiye, ayırım yapmaksızın hayatımızı -tabii gücümüz ölçüsünde- o en güzel örneğe benzetmekle, sünnetine uydurmakla bizi görevlendirmiş bulunmaktadır. Böylece o “büyük ilahi lutfun” izleri/sünneti, ümmetin hayatında yaşanır ve görünür hale gelebilecektir. Bu noktadan hareketle ümmetin ilk nesli sahabiler, “ASHABU’N-NEBİ” özelinde, ümmetin gelecek nesillerine örnek olmak üzere, “Hz. Peygamber’i çoğaltan kimseler” dîye değerlendirilebilir.

Onunla birlikte yol tutmamak pişmanlık doğurur:

“Allah’ın bizi sevmesi ve bağışlamasının şartı ve “Allah’a olan sevgimizin göstergesi” olarak Hz. Peygamber’e tabi olmak, onu izlemek lazım geldiği قُلْ إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللَّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمْ اللَّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ = De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayan ve engin merhamet sahibidir[3] diye açıkça bildirilmiş, ardından da قُلْ أَطِيعُوا اللَّهَ وَالرَّسُولَ فَإِنْ تَوَلَّوْا فَإِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْكَافِرِينَ  = “De ki; Allah’a ve Resulüne itaat edin. Yüz çevirip inkar ederseniz, hiç şüphesiz Allah kafirleri sevmez[4]  buyrulmuştur. Buna rağmen Hz. Peygamberi örnek almamanın, sünnetini yol bilmemenin acı sonucu da bir âyet-i kerime’de şöyle açıklanmıştır:

وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلَى يَدَيْهِ يَقُولُ يَالَيْتَنِي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَبِيلًا  يَاوَيْلَتِي لَيْتَنِي لَمْ أَتَّخِذْ فُلَانًا خَلِيلًا لَقَدْ أَضَلَّنِي عَنْ الذِّكْرِ بَعْدَ إِذْ جَاءَنِي وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِلْإِنسَانِ خَذُولًا

“O gün, zalim kişi ellerini ısırıp, keşke peygamberle birlikte yol tutsaydım, vay başıma gelene! Keşke falancayı dost edinmeseydim. Ant olsun ki beni, bana gelen Kur’an’dan o saptırdı. Şeytan insanı yalnız ve yardımcısız bırakıyor”[5] der.

Bu ayet-i kerimeler göstermektedir ki bütün mesele, bizim Hz. Peygamber’e hayatımızda ne kadar yer verebildiğimize ve ona ne ölçüde uyabildiğimize, ümmet olabildiğimize bağlıdır.

Eğer bu gerçeğin gerçekten farkında olabilirsek, sahabilere (ve dolayısıyla ümmete) yönelik olan  وَاعْلَمُۤوا اَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ اللَّهِ لَوْ يُطِيعُكُمْ فِي كَثِيرٍ مِنَ اْلاَمْرِ لَعَنِتُّم = (Ey iman edenler!) Şunu da biliniz ki aranızda Allah’ın resulü vardır. Eğer birçok işte o size uysaydı, sıkıntıya düşerdiniz”[6] uyarısını dikkate alıp, bugün aramızdan birileri, “Efendimiz böyle şey söylemez, böyle şey yapmaz” veya “O olsaydı, şöyle şöyle yapardı” diye Hz. Peygamber’e rol biçmeye, bir anlamda görev vermeye kalkışamazdı. Böyle bir tavır, hiç kuşkusuz Efendimiz ile aramızda bulunması gerekli itaat ve ittiba ilişkisine tam anlamıyla aykırıdır. O sallallahu aleyhi ve sellem, vahye muhatap bir peygamber, biz ise ona muhatap ümmetin bir ferdiyiz. İmam Zühri’nin(ö.124) isabetle  belirttiği gibi “Peygamberlik Allah vergisidir. Peygambere tebliğ, bize de teslimiyet düşmektedir.”[7] Aksi halde Hz. Peygamber’i kendi anlayışımıza mahkum etmeye kalkışmak gibi bir edepsizlik yapmış oluruz. Bu da felaketimiz demektir.

Bu noktada şu âyet-i kerimeleri de hatırlamak gerekmektedir:

لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ

Andolsun ki size kendi içinizden bir peygamber gelmiştir. Sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O size çok düşkün, mü’minlere karşı çok şefkatli ve çok merhametlidir.” [8]

O halde Hz. Peygamber bizi zora, sıkıntıya sokacak  her hangi bir

emir vermez ve yasak getirmez. Nitekim Yüce Rabbimiz de “hiç bir kişiye altından kalkamayacağı yükü yüklemez.”[9] Esasen Peygamber Efendimiz, emir ve yasakları karşısında ümmetin takınması gerekli tavrı Ebû Hüreyre radıyallahu anh‘ın haber verdiğine göre şöyle açıklamıştır:

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ

عَنْ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ دَعُونِي مَا تَرَكْتُكُمْ إِنَّمَا هَلَكَ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ بِسُؤَالِهِمْ وَاخْتِلَافِهِمْ عَلَى أَنْبِيَائِهِمْ فَإِذَا نَهَيْتُكُمْ عَنْ شَيْءٍ فَاجْتَنِبُوهُ وَإِذَا أَمَرْتُكُمْ بِأَمْرٍ فَأْتُوا مِنْهُ مَا اسْتَطَعْتُمْ

“Ben sizi kendi halinize bıraktığım sürece siz de beni kendi halime bırakınız. Zira sizden önceki ümmetler çok soru sormaları ve peygamberleri hakkında ihtilafa düşmeleri yüzünden helâk oldu. Size herhangi bir şeyi yasakladığım zaman ondan kesinlikle kaçının, bir şeyi emrettiğimde de onu gücünüz ölçüsünde yerine getirin!” [10]

Hadis-i şerif’in öğrettiği tutum, “yasağa mutlak, emre gücü ölçüsünde uymak”  ve soru sormak suretiyle Hz. Peygamber’i açıklama zorunda bırakmamaktır.  Hz. Peygamber’in emirlerine olduğu gibi sukût ettiği konularda da kendisine uymak, Sünnet’e iktidâ/uymak demektir.

Ümmetin Hz. Peygamber ile ilişkileri konusunda şu âyet-i kerimeleri de göz önünde bulundurmak gerekmektedir.

ياۤاَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا لاَ تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَاتَّقُوا اللَّهَ اِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ

Ey iman edenler! Allah ve resulünün önüne geçmeyin. Allah’tan  korkun. Şüphesiz Allah her şeyi işiten ve bilendir.”[11]

Bu genel yasak, müminleri görüş, hüküm, tercih, karar ve davranışlarında Allah’ın ve Resûlü’nün önüne geçmemekle görevlendirmektedir. İşine gelmeyen yerde “bu ayet ise de hadis ise de ben bunu kabul etmem, bana ters, benim aklım almıyor” diye direnç ve tepki göstermek, böylece kendisini âyetin veya hadisin önüne geçirmeye kalkışma hakkına hiç kimse sahip değildir. Yukarıda işaret ettiğimiz gibi hiç bir mümin Hz. Peygamber’e rol biçmeye ya da duracağı yeri göstermeye hiç bir gerekçe ile teşebbüs edemez. Böyle bir hakkı yoktur, haddine de düşmüş değildir.

لَا تَجْعَلُوا دُعَاءَ الرَّسُولِ بَيْنَكُمْ كَدُعَاءِ بَعْضِكُمْ بَعْضًا قَدْ يَعْلَمُ اللَّهُ الَّذِينَ يَتَسَلَّلُونَ مِنْكُمْ لِوَاذًا

Resulün çağrısını birinizin diğerini çağırması gibi saymayın. Aranızdan gizlice sıvışıp gidenleri Allah elbette bilir. “[12]

Çünkü Hz. Peygamberin hükmü, emri, çağrısı, isteği, Allah Teala’nın emri gibidir. Çünkü o, Allah’ın elçisidir. Hz. Peygamber’in elçilik konumu dikkate alınarak, onun meclisinden gizlice sıvışmamak, ondan söz ederken, ona hitab ederken dikkatli, özenli ve saygılı olmak gerektiği de bu âyette istenmiş bulunmaktadır. “Ey Allah’ın resülü, Ey Allah’ın Peygamberi” gibi elçilik vasfını öne çıkaracak bir hitap usulünü benimsek gerekmektedir. Nitekim, çölden gelen insanlar hariç, sahabiler daima Peygamber Efendimize bu şekilde hitap etmişlerdir.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem‘in çağrısına ve emrine bir şekilde aykırı davrananların dünyada veya ahirette ceza görmeleri kaçınılmazdır. Bu nokta âyet-i kerimenin devamında şöyle açıklanmıştır:

فَلْيَحْذَرْ الَّذِينَ يُخَالِفُونَ عَنْ أَمْرِهِ أَنْ تُصِيبَهُمْ فِتْنَةٌ أَوْ يُصِيبَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ

Peygamberin emrine aykırı hareket edenler, başlarına bir belânın gelmesinden veya elem verici bir azaba uğramaktan çekinsinler.”[13]

Hz. Peygamber’e karşı gösterilecek saygısızlık, Kur’an-ı kerimde olsun veya olmasın onun emrine herhangi bir şekilde aykırı davranmak, ona muhalefet etmek, “bir belaya veya can yakıcı, elem verici bir azaba uğramak” ile sonuçlanacaktır. Burada dikkat çeken nokta, “onun emri ” mutlak olarak zikredilmiş,”Kur’an’a uygun olan” gibi bir kayda veya şarta bağlanmamıştır. Bu da gösteriyor ki,  Hz. Peygamber’in emrine uymak ve gereğini yerine getirmek için Kur’an-ı Kerim’e uygun olup olmadığının araştırılmasına ihtiyaç yoktur. Yeter ki emir, “onun emri” olsun ve bu noktada herhangi bir tereddüt bulunmasın.

ياۤاَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا لاَ تَرْفَعُۤوا اَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلاَ تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ اَنْ تَحْبَطَ اَعْمَالُكُمْ وَاَنْتُمْ لاَ تَشْعُرُونَ

“Ey iman edenler! Sesinizi Peygamber’in sesinden fazla yükseltmeyin, birbirinize bağırdığınız gibi ona bağırmayın yoksa yaptığınız ameller boşa gider de farkına bile varmazsınız.” [14]

Günlük yaşantıda ve bilimsel araştırmalarda Hz. Peygamber’in davranış ve beyanlarına sıradan bir insanın yaşantısı ve sözü gibi yaklaşıp ondan daha yüksek, aşırı seslerle uzun uzun iddialar ortaya atmak ve yorumlar yapmak bu âyette emredilen Peygamber’e gösterilmesi gerekli edebe aykırıdır. Bu tür davrananların  yine ayette belirtildiği gibi önceden yapmış oldukları “ameller, onlar farkına bile varmadan boşa gider.” O halde Hz. Peygamber’e karşı sağlığında olduğu gibi vefatından sonra da onun manevi huzurunda olunduğu bilinciyle saygıda kusur etmemeye çalışmak gerekmektedir.

[1]Âl–i İmrân (3), 164

[2] el-Ahzâb (33),21

[3] Âl-i İmran (3), 31

[4] Âl-i İmran (3), 32

[5] el-Furkân (25), 27-29

[6] el-Hucurât (49), 7

[7] Bk. el-Beğavi, Şerhu’s-sünne, I, 217

[8] et-Tevbe (9), 128

[9] el-Bakara (2), 286

[10]Buhari, İ’tisam, 2 Müslim, Hac 412, Fezâîl 130-131; Tirmizî, İlim 17, Nesâî, Hac 1; İbni Mâce, Mukaddime 1. Hadisin geniş açıklaması için bk. Kandemir, Çakan, Küçük, Riyâz, I, 549-551

[11] el-Hucurat (9), 1-2

[12] en-Nur (24), 63

[13] en-Nur (24), 63

[14] el-Hucurat (49), 2

Kıssalar nasıl okunur, nasıl okunmaz?

İşte bunlar dosdoğru kıssalardır. Allah’tan başka hiçbir tanrı yoktur; ve Allah, yegâne Azîz ve Hakîm olandır.

Eğer yüz çevirirlerse, şüphesiz Allah o bozguncuları hakkıyla bilmektedir.

Âl-i İmrân, 3:62-63

Kur’ân’ın en önemli mesajlarını içeren “kıssalar,” geçtiğimiz Cumartesi günkü Kur’an Buluşmasının ana konusuydu.

Âl-i İmrân sûresinin 62 ve 63’üncü âyetlerini okumaya çalıştığımız 156’ncı Kur’an Buluşmasında, kıssaların anlam ve öneminin yanı sıra, kıssalardan ders çıkarmak için takip edilecek ve sakınılacak yollar üzerinde de durduk. Dikkat çekilen başlıca tesbitler şunlardı:

  • Kıssalardan maksat tarih yazmak değil, ders vermektir; ibret alınacak hususlar zikredilir, gereksiz veya dikkat dağıtacak ayrıntılara girilmez.
  • Bazan kıssanın kahramanı da belirtilmez; böyle durumlarda kahramanın kimliği üzerinde kafa yormak, çoğu zaman insanı kıssanın asıl mesajından uzaklaştırır.
  • Kıssalar, mü’mini zaman ve mekân sınırlarından kurtarır ve hadiseleri bütün sonuçlarıyla birlikte ona gösterir.
  • Hadiselere öncesi ve sonrasıyla birlikte bakabilmek, iman edenlerin kalbine sebat verir
    ve onları yılgınlıktan kurtarır.
  • Peygamber kıssalarında zikredilen mucizeler, varlık âlemini bütünüyle kuşatan İlâhî hükümranlığı gösterir. İnsanların tekvinî kanunlara uymak suretiyle ulaşabilecekleri bir kısım başarılar, Allah’ın dilediği elçilerine mucize suretinde ihsan edilmiştir.
  • Kıssaların her biri, üzerinde düşünülmesi ve hayata yansıtılması gereken dersler içerir. Kur’ân-ı Kerim’in en önemli mesajları, hayattan son derece canlı kesitler içeren bu derslerde saklıdır.
  • Kur’an kıssalarında yer almayan ayrıntılar, İsrailiyat adı verilen hurafelerin İslâm’a sızmak için kullandığı başlıca zeminlerdir. Böyle tuzaklara düşmemenin tek bir çaresi vardır: Kur’ân’ın ve sahih rivayetlerin vermediği ayrıntıların peşine düşmemek, bilhassa Kitap Ehlinin kaynaklarından uzak durmak.

UTESAV tarafından Erdemli İş Adamı projesi kapsamında organize edilen Kur’an Buluşmaları, her Cumartesi sabahı 7:00 ile 9:00 arasında Sütlüce’deki MÜSİAD Genel Merkezinde cereyan ediyor.