SON EKLENENLER
latest

10 Haziran 2017 Cumartesi

BATININ LÂMBALARI

Hamburglu Wolfgang’ın öldüğünü beş yıl sonra fark ettiler. Başındaki Noel ağacı, rengârenk lâmbalarıyla hâlâ onun iskeletini eğlendirmeye devam ediyordu.
ÜMİT ŞİMŞEK
Hamburglu Wolfgang Dircks, on sekiz katlı bir apartmanın bir dairesinde yalnız yaşayan 43 yaşında bir Alman vatandaşı idi. 1993 yılının sonlarında bir akşam evinde televizyon seyrederken öldüğünde, komşularının bundan haberi olmadı. Ertesi gün de kimse fark etmedi Wolfgang’ın öldüğünü. Ertesi hafta, ertesi ay, ertesi yıl da… “Niçin fark etsinler?” de diyebilirsiniz; Wolfgang’ın borçlarını, otomatik ödeme talimatlı banka hesabı gün geçirmeden ödüyordu.
Nihayet beş sene sonra banka hesabı suyunu çekince Wolfgang’ı arayan birisi çıktı. Ev sahibi kirayı almak için gelmiş, ancak zile cevap veren olmamıştı. Kapıyı zorla açıp içeri girdiğinde, televizyon karşısında oturmuş Wolfgang’ın iskeletiyle karşılaştı. Televizyon seti çoktan iflâs etmişti. İskeletin kucağındaki televizyon dergisinin 5 Aralık 1993 tarihli sayfası açık duruyordu. Odada “canlı” olan tek şey Noel ağacıydı; onun rengârenk lâmbaları hâlâ yanıp sönmeye devam ediyordu. Wolfgang’ın komşuları da, Noel ağacı gibi, durumdan habersizdi. Aradan geçen beş yıl içinde ne kimse Wolfgang’ın kapısını çalmış, ne ondan bir haber soran çıkmıştı.
Bu taraftan bakıldığında ne kadar ayıplanmaya değer bulunursa bulunsun, Wolfgang’ın hikâyesi, AB standartları içinde pek de yadırganacak bir olay sayılmaz. Avrupa gazetelerinde her ay buna benzer birkaç haber çıkar; ara sıra bu haberler karşısında “Ne oluyoruz, nereye gidiyoruz?” şeklinde bir iki ses çıksa da pek cılız çıkar; sonra herşey unutulur gider. Zira Batı uygarlığının değerler sistemi içinde varlık veya yokluğunuzun fark edilmesi, tümüyle maddî ilişkilerinize ve tüketim çarkı içinde kaç paralık yer işgal ettiğinize bağlıdır. Eğer aranan bir diri ve özlenen bir ölü olmak istiyorsanız, borçlu olmak ve borçlu ölmekten başka hiçbir şey bunu size o kadar kesin bir şekilde garantileyemez. Kimseyle aranızda bir alacak-borç ilişkiniz yoksa, fark edilmeniz için de bir neden yoktur; banka hesabınız elektrik faturalarını ödemeye devam ettiği sürece Noel lâmbaları iskeletinizi eğlendirmeye devam edebilir!
Yadırganacak birşey varsa, o da böyle bir uygarlıktan yarar umanların halidir. Gerçi bir tarafta İslâm dünyasının yoksulluğuna, diğer tarafta Batı uygarlığının ışıl ışıl manzaralarına bakıldığında, bu uygarlığın İslâm dünyasına refah getireceği hayaline kapılmak çok da zor değildir. Lâkin medeniyetleri karşılaştırırken lâmbalar yerine değerleri esas almak, çok daha sağlıklı sonuçlar verir. Bir de Rahibe Teresa’nın bir Üçüncü Dünya ülkesine ait şu anısına bakın:
Sekiz çocuğuyla günlerdir aç durumdaki bir anneyi haber aldığında, Teresa, ona bir miktar pirinç götürür. Anne pirinci alır almaz ortadan kaybolur, bir süre sonra döner. Geri dönünce, Rahibe Teresa ona nereye gittiğini sorar.
“Pirincin yarısını komşuma götürdüm,” der anne. “O da günlerdir bizim gibi aç.”
İşin bir başka ilginç yönü ise, anne ile çocukların, günlerdir sürüp giden açlıklarına rağmen, içinde bulundukları durumdur. Rahibe Teresa “Yüzlerinde açlık acısı vardı,” diyor. “Ama mutsuzluk veya üzüntü ifadesi görmedim.” (Meraklısına not: Pirinci paylaşan aç ailelerden biri Hindu, diğeri ise Müslümandır.)
Gövdesi hamburger yağıyla şişirilmiş Batı insanının suratında ise açlık acısı yok belki; ama mutsuzluğunu ve huzursuzluğunu bütün yüz hatları çok sesli bir koro halinde haykırıyor! Buna karşılık, lâmbaları var Batının—ruhundan sonra bedeni de çürüyüp gitse, o kurukafanın karşısında aynı coşkuyla yanıp sönmeye devam eden lâmbaları.
“Senin karanlıklı dehân, nev-i beşerin gündüzünü geceye kalb etmiş. Yalnız o sıkıntılı, zulümlü ve zulmetli geceye ısındırmak için, yalancı, muvakkat lâmbalarla tenvir ettin. O lâmbalar sürurla beşerin yüzüne tebessüm etmiyorlar. Belki beşerin ağlanacak acı hallerindeki eblehâne gülmesine, o ışıklar müstehziyâne gülüp eğleniyor.”
Kendi insanına böyle bir cehennemî haleti armağan eden ve böyle bir sonu hazırlayan Batının, bir de bize revâ gördüğü şeye bakın:
İslâm dünyasının gırtlağına çizmesini dayamış, “Beni seveceksin” diyor!
***
Yazının orijinali:
http://yazarumit.com/batinin-lambalari/

9 Haziran 2017 Cuma

OKUMAYI UNUTAN ADAM(LAR)

Ünlü bir yazar, bir sabah âniden okumayı unutuverdi ve okumaz-yazar haline geldi. Fakat onu tedavi eden doktorun durumu daha da içler acısıydı.
ÜMİT ŞİMŞEK
Kanada’lı Howard Engel, 2001 yılının bir Temmuz sabahında gazetesini açtığı zaman, hiçbir şeyi okuyamadığını fark etti. Resimleri görüp anlamakta zorluk çekmiyor, fakat gazetenin hangi köşesini okumaya kalksa, karşısına “hiyeroglif” ile doldurulmuş bir metin çıkıyordu.
Oysa okumak, 70 yaşındaki Howard Engel’in o Temmuz sabahına kadar nefes alıp verircesine yaptığı en doğal işlerinden biriydi. Çocukluğunda, henüz mahallesindeki eczanenin yerini öğrenmeden, astronomi okumalarıyla gökyüzündeki yıldızların, bulutsuların, galaksilerin yerini öğrenmişti.
Üstelik Howard Engel bir yazardı. Kanada’ya ilk detektif roman kahramanını armağan ettikten başka, onu izleyen 200 kadar yazarı da ülkesine kazandırmıştı. Fakat ünlü yazar şimdi kendi yazdıklarını da okuyamıyordu.
İşin daha da garibi: Howard Engel’in yazma konusunda hiçbir problemi yoktu. Kalemi aynen eskisi gibi işliyordu. Fakat ne yazdığını kendisine sormayın! “Meselâ s’yi yazarken s olarak yazıyorum; ama okumak istediğimde bir an için bana w olarak görünüyor” diyordu.
Doktorlar, Engels’in okumasını engelleyen ârızaya “aleksiya” teşhisi koydular. Bu, beynin görme işlevini gören bölümünde küçük bir kısmı etkileyen bir felç durumuydu. İncecik bir damarda bir noktacık kan pıhtısı, 60 küsur yıldır okuyup yazan bir adamı, bir anda okumaz-yazar haline getirebiliyor!
Engel’in başına gelen şey son derece nadir bir vak’a olarak nitelense de, bu bize pek inandırıcı gelmiyor. Hattâ, kendisini tedavi eden doktorun “Akıl Gözü” adlı kitabında Engel’in macerasını anlatırken yazdıklarına bakılırsa, bizzat doktor da benzer bir problemin pençesinde olmalı:
“Okur-yazarlığımızı İlâhî bir müdahaleye borçlu değiliz,” diyor nörolog Oliver Sacks bu kitabında. “Sinir sistemimizde öteden beri var olan eğilime yeni bir yaratıcı kullanım alanı açan kültürel ayıklama ve kültürel bir müdahale sonucunda okur-yazar olmuş bulunuyoruz.” (Not: Bu cümlenin orijinali de tercümesi kadar, hattâ yazarın kafası kadar karışıktır. Hastasından farklı olarak, doktorun okuma problemi, yazmasını da bir ölçüde engellemişe benziyor!)
Nöroloji uzmanı, okuma-yazma eylemini ortaya çıkaran fiilin üzerinde tanrısal özellikler görmüş; fakat bu özelliklerde imza sahibi olarak “kültürel müdahale” ve “kültürel ayıklama” isimlerini okumuş. Tabii ki kendisi bu alanda yalnız değil; zamanımızda bilim adamlarının ekseriyeti aynı yolu seçtiği için, İlâhî fiiller üzerinde yaratılmışların (veya “doğa” yahut “doğal ayıklama” gibi hiç yaratılmamışların) ismini okumak, s’yi w okumak kadar kusurdan addedilmiyor.
Devamı:

YAĞMUR DUASI

ÜMİT ŞİMŞEK
S

u ister çatlamış topraklar.
Su ister boynu bükük çiçekler.
Su ister, fışkırıp filiz olmak isteyen tohumlar.
Toprakta barınan yahut yerde yürüyen ne varsa, hepsi su ister.
Su çok uzaklardadır. Üstelik acı ve tuzludur. Ne içilir, ne bir çiçeğe faydası dokunur.
Onu getirmeye ve kana kana içmeye güçleri yetmez.
Onun için, istediklerini, herşeye gücü yeten birisinden isterler.
***
Toprağın herbir zerresinden duâlar yükselir Arşa.
Yerin ve Göklerin Rabbine, Onun sayısız kulları, niyazlarını sunar.
Dualara cevap veren, güneş ışığını gönderir denizlerin yüzüne.
Suyu ısıtır, arıtır, havaya kaldırır.
Bulutlara “Toplan” emrini verir.
Bulutlar şevkle koşar Rabbinin emrine. Bölük bölük toplanırlar. Şekilden şekle girerler.
Sonra rüzgâr emir alır Rabbinden. Hedef gösterilir. Ve rüzgâr, gösterilen yere bulutları taşır.
Şimşeğe “Çak” emri ulaşır.
Şimşek, tesbihatıyla gökleri çınlatır.
Gök gürültüsüne “Müjdele,” buyurulur. “Müjdele Benim kullarıma rahmetimi.”
Bulutlar “Geliyoruz,” diye haykırır. “Rabbimizin rahmetiyle geliyoruz.”
Gökyüzü bir mescid olur. Gök görültüsü Onu över, melekler Onu tesbih eder.
Semâda ürkütücü nâralar yankılanır. Ümit ve korku bir arada yaşanır.
İşte benim Rabbim rahmetini müjdelediği zaman bulutları böyle koşturur, gökleri böyle konuşturur. Sizin ise, ey münkirler, Allah’tan başka bel bağladığınız şeyler arasında, gökleri susturabilecek birisi var mı?
***
Derken, damlalar birer ikişer ıslatmaya başlar yeryüzünü.
Devamı:

7 Haziran 2017 Çarşamba

RİSALE-İ NUR’A HUSUMETİN KISA TARİHİ




Metin Karabaşoğlu, Risale-i Nur hasımlarının öne sürdükleri bütün iddiaları bu kitapta ele alıyor ve köklerine kadar inerek, tamamen bilimsel ve objektif delillerle "icabına bakıyor."



Bediüzzaman Said Nursî ve Risale-i Nur aleyhinde ileri sürülmüş olan, sürülmekte olan ve sürülecek olan iddiaların tamamı, tek bir kitapta cevabını buldu.
Yazar Metin Karabaşoğlu, bir süre önce TV111’de Şener Boztaş’ın sunuculuğunda yayınlanan bu cevapları, “Saykal: Risale-i Nur’a Husumetin Kısa Tarihi” adını verdiği kitabında topladı.
Bugün FETÖ adıyla anılan terör örgütünün içyüzü ortaya çıktıktan sonra bu örgüt üzerinden Risale-i Nur’u hedef alan sistemli bir kampanyanın düğmesine de bir yerlerden basılıvermiş, 15 Temmuz darbe teşebbüsü sonrasında ise bu kampanya gemi azıya alan bir husumet harekâtına dönüşmüştü.
Yurt dışındaki müsteşrik tezgâhlarında formatlanmış bir kısım ilâhiyat mühendislerinin ve bazı televizyon şovcularının eliyle yürütülen bu kampanyaya karşı, daha önceki vak’alarda olduğu gibi, bu defa da yazılı ve görüntülü medyada pek çok cevaplar verilmişti.
Bu arada, Metin Karabaşoğlu da, her türlü takdire lâyık bir birikim ve enerjiyle, Risale-i Nur hasımlarının öne sürdükleri bütün iddiaları tek tek ele aldı ve köklerine kadar inerek, tamamen bilimsel ve objektif delillerle ve manzarayı bütün çıplaklığıyla ortaya koyan tasvirleriyle bunları – o iddiaların sahipleriyle beraber – çürüttü.
Bu cevaplar, şimdi derli toplu bir şekilde, Selis Yayınları arasında çıkan Saykal adlı kitapta bir araya getirilmiş bulunuyor. Kitabın ana bölümleri aşağıdaki başlıklardan oluşmakla birlikte, her bir başlık oldukça ayrıntılı bir şekilde incelenmiş olduğu için, Risale-i Nur aleyhinde üretilmiş bütün iftiraların bu başlıklar altında cevaplandırılmış olduğu görülüyor:
  • Fetullahçılık, Nurculuğun neresinde?
  • Risale-i Nur mesleği ve Fetullahçılık arasındaki temel farklar
  • Risale-i Nur’a husumetin kısa tarihi
  • Bediüzzaman ‘Ben Mehdiyim’ dedi mi?
  • Nedir şu “diyalog” meselesi?
  • Rüya ile amel edilir mi?
  • Nur talebeleri Kur’ân okumaz mı?
  • “Yazdırıldı” ne demek?
  • Ebced bizim neyimiz olur?
  • İslâmî miras içinde Risale-i Nur’un yeri
  • Abdülhamid-Bediüzzaman ilişkisi
  • Bediüzzaman İttihatçı mıydı?
Devamı burada: