SON EKLENENLER
latest

30 Ağustos 2018 Perşembe

Şimdi Kur'an Buluşmaları zamanı

Kur’an Buluşmaları 8 Eylül sabahı 200’üncü bölümle yeni döneme başlıyor.

UTESAV organizasyonuyla Erdemli İş Adamı projesi kapsamında cereyan eden Kur’an Buluşmaları, Cumartesi sabahları MÜSİAD’ın Sütlüce’deki genel merkezinde gerçekleşiyor.

Sabah 7:00’de simit, peynir ve çaydan meydana gelen kahvaltı ikramıyla başlayan Kur’an Buluşmaları, 7:30-9:00 arasında sunumlu olarak cereyan ediyor. 2013 başından bu yana devam etmekte olan bu derslerde, âyet-i kerimeler tertip sırasına göre ele alınıyor ve zamanımıza bakan yönleri üzerinde özellikle duruluyor.

Yeni dönemin Kur’an Buluşmaları, Âl-i İmrân sûresinin 160’ıncı âyeti ile başlayacak.

Kur’an Buluşmalarında hanımlar için de yer ayrılmış bulunuyor.

28 Ağustos 2018 Salı

Google'ı suçüstü yakaladım

ÜMİT ŞİMŞEK

Google’ın beni adım adım takip ettiğini biliyordum, ama bu kadar ayrıntılı bir şekilde izlediğini öğrenmek, hem de izleme yöntemini tesbit etmek yine de büyük bir sürpriz oldu.

Geçenlerde her nasılsa https://www.google.com/maps/timeline adresine yolum düşecek oldu. Bir de gördüm ki, Büyük Birader işi bayağı ciddîye almış. Dakika dakika nereden çıkıp nereye gittiğimi, nerede yürüyüp nerede arabaya bindiğimi, üşenmeyip tek tek not etmiş. İşte 6 Ağustos tarihli bir örneği:

Öğle vakti 12:41’de evden çıkıp 11 dakikalık bir araba yolculuğundan sonra 12:52’de Mimar Sinan mahallesine varmışım.

Arabayı park ettikten sonra 7 dakikalık bir yürüyüşü takiben otobüsle (Google otobüs diyor, ama doğrusu Marmaray olacak) 4 kilometrelik bir yolculuk yapmışım. Yeraltına girişimle çıkışım arasında 27 dakika geçmiş.

İndikten sonra 450 metrelik bir yürüyüşle Rustem Pasha Madrasa, Bediüzz AmAn Museum’a (bu aynen Google’ın imlâsı) varmışım ve 13:52 ile 17:12 arasında burada kalmışım.

Rüstempaşa’dan çıktıktan sonra da 4,3 kilometrelik bir yürüyüşten sonra 36 dakikada Mimar Sinan mahallesine varmışım. (Marmaray’ı gidişte otobüs olarak algılayan Google, dönüşte yayaya benzetmiş!)

Sonra da, 26 dakika süren 7,3 kilometrelik bir araba yolculuğunu takiben 18:42’de eve varmışım.

ŞÜPHELERDEN GERÇEKLERE

Gerçi bu takip işi beni şaşırttı şaşırtmasına, ama o kadar da fazla şaşırtmadı diyebilirim. Zira birileri tarafından sürekli gözlenmekte olduğumu bundan iki sene kadar önce bir tesadüf sonucu fark etmiştim.

Günlerden 12 Ağustos, yıllardan 2016 idi. Güneşin batışına yarım saat kadar kalmıştı. Eğirdir Gölü civarında fotoğraf çekerken, bütün gökyüzünü kaplamış bulutların arasında esrarengiz bir delik beni meraklandırdı.

O bölgeyi yakınlaştırarak çektiğim fotoğraf ise, çok açık bir şekilde, etrafa ışınlar yayan bir çift gözü gösteriyordu.

Bu kadarlık bir bilgi, tabii ki bir komplo senaryosu yazmak için yeterli değildi. O fotoğraf böylece arşivde yerini aldı, ama büsbütün de unutulmadı.

Derken, geçtiğimiz haftalar içinde, Eğirdir’e yaptığım yeni bir seyahatin akşamında, Google bana bir sürpriz yaptı:

Cep telefonuma mesaj göndererek Eğirdir’de kaldığım otel hakkındaki intibalarımı istedi. (Reklam olmasın diye otelin ismini yazmıyorum, ama Google nerede kaldığımı çok iyi biliyordu.)

O günün sabahında, otelin balkonundan göl üzerinde güneşin doğuşunu fotoğraflarken, iki sene önceki gözler yine karşıma çıkmasın mı? Önceki batı ufkundan beni gözlüyordu, bu defa doğu ufkundan, yine aynı şekilde bulutlar arasından beni gözetlerken o gözleri yakaladım. (Güneşin tam üzerine bakın!)

Derken, geçtiğimiz günlerde ummadığım bir şekilde Google Timeline ile tanışınca, parçalar birden birleşiverdi:

O gözler Google’ın gözleri olmasın?

Bu defa tahkikatı derinleştirdim. Google Timeline acaba beni ne zamandan beri adım adım izliyordu?

Karşıma 2016 yılı çıkmasın mı? Yani, benim o gözleri Eğirdir’de yakaladığım tarih!

Doğrusu, Google’ı iş üzerinde yakalamakta erken davranmışız davranmasına da, olayı çözmek biraz zaman almış!

27 Ağustos 2018 Pazartesi

Mustafa Güllü, Adam Smith'e karşı

ÜMİT ŞİMŞEK

Rahmetli bir iş adamımızın bir nasihati, bize çoktandır unuttuğumuz çok önemli bir hasletimizi hatırlattı. Çocuklarına “Bir yerde dükkân açarken orada başkasının işini bozar mıyım diye düşünün” diyordu merhum Mustafa Gül. (Bkz. “”Her Tarafa Güllüoğlu Açıp Durmayın, Başka Baklavacılar da Ekmek Yesin.”)

Bir esnaf, bir basit cümle. Söylenen, telâffuzu gayet kolay, sade bir söz; söyleyen de her zaman etrafımızda gördüğümüz, sıradan, sizin bizim gibi bir vatandaş. Fakat bu kadarı, işin görünen kısmıdır. Onun arkasına bakacak olursanız, karşınıza bir dünya görüşü, bir iman, bir medeniyet çıkar. Bunlar ise bizim bugünkü dünyamızın ölçüleri içinde kavranılamayacak kadar büyük ve derin meselelerdir.

***

“Rakiplerimiz zarar görmesin” diyen bir kimsenin bugünkü medeniyetten alacağı cevap, olsa olsa bir tebessümden ibarettir. Ne yazık ki, bu medeniyetin ölçüleri bizim toplumumuzu da kıskacına almış bulunduğu için, merhum Mustafa amcamızın sözleri bizde de çok farklı tepkiler uyandırmıyor. “İyi, güzel, ama,” diyoruz, “bir iş yaparken rakiplerimizi düşünecek olursak bizi kim düşünecek?” İşte problem de bu düşüncenin ardında yatıyor.

Mustafa amcanın sözlerinde, dikkat ederseniz, “rakip” kelimesi yok, öyle bir düşüncenin eseri de yok. Onun dünyasında, aynı sanatı icra ederek Allah’ın verdiği rızkı arayan dostlar, komşular, meslektaşlar var. Burası, bugün bizim de mensubiyetiyle övünüp durduğumuz Batı medeniyetinin bizim inançlarımızla tam karşı karşıya geldiği cephedir. Aynı manzaranın Batı tarafından görünüşünü en güzel bir şekilde Adam Smith’in şu meşhur sözleri özetliyor:

“Biz akşam yemeğimizi kasabın, biracının yahut fırıncının iyiniyeti sayesinde değil, onların kendi çıkarlarını gözetmesi sonucunda elde ederiz. Biz onların insanlığı ile değil, nefisperestlikleriyle muhatap oluruz ve onlara ihtiyaçlarımızı anlatmak yerine, onların kendi menfaatlerinden bahsederiz.”

Batı medeniyeti, bir anayasa maddesi haline getirdiği bu anlayışın meyvelerini paranoid toplumlar halinde topluyor. Herkesin kendi menfaati peşinde koştuğu bir dünyada geçerli en esaslı ilke “rakiplerini yok etmek” olmaz da ne olur? Onun için, artık Batılı kalemler kendi toplumlarını anlatırken, paranoyayı bir sağlık alâmeti olarak sayıyorlar:

“Yağmacı bir toplumda paranoya bir akıl hastalığının değil, sağlıklı bir zihnin ve güçlü bir sezginin alâmetidir. Çünkü komplo gerçekten var.” (Paul Blumberg, The Predatory Society, p. 73.)

***

Evet, komplo gerçekten var ve bu Batı dünyasının yanı sıra bizim hayatımızı da her taraftan kuşatmış bulunuyor. Kıblemizi Batıya çevireli beri, bizim de ilk hedefimiz, dükkân açtığımız yahut açmayı tasarladığımız her yerde bize rakip olabileceğini düşündüğümüz herkesi bertaraf etmek haline geldi. Artık insanlar ve kurumlar bir yandan var olmak için başkalarını yok etmenin planlarını kurarken, diğer taraftan başkalarının da aynı tür planlar içinde olduklarını düşünüyor ve yok olmamak için onlardan önce davranmaya çalışıyor. Kanun: Önce yok eden kazanır. Fakat bu da sürekli bir zafer değildir. Kazanan, daha yerine yerleşmeden mutlaka başkaları çıkacak ve onu oturduğu yerden kaldırmaya çalışacaktır. Onun için, paranoya da sürekli gelişim halindedir. Yoksa, kazanan daha fazla paranoidleşmezse var olamaz.

Bir inanç topluma hangi kapıdan giriş yapmış olursa olsun, yerleştiği zaman o toplumun bütün davranışlarını tesiri altına alır. Bu anlayış da bize iş hayatından girmiş olmakla birlikte, bir inanç olarak girdiği ve kendi değerlerimizin yerini aldığı için, sadece iş hayatıyla sınırlı kalmadı. Hayatımızı öylesine istilâ etti ki, böyle bir anlayışa en fazla tepki göstermesi gereken cemaatlerimizden bazılarını da hükmü altına aldı. Batının herşeyini zamanın vazgeçilmez bir değeri olarak benimseyen bu cemaatlerimiz, sürekli yayılmayı ve maddî büyümeyi ilke edindikleri için, başka cemaatlerin varlıklarını da bir tehdit olarak algılıyorlar ve hakimiyetleri altındaki yerlerde bu algılamanın gereğini yerine getiriyorlar.

***

Nereye kadar yayılmış olursa olsun, bu virüsten kurtulmanın çaresi, onu geldiği kapıdan kovmaktır. Yahut Adam Smith’in karşısına Mustafa Güllü’yü çıkarmaktır. Çünkü Mustafa amcamız hayata bâtıl Batının değil, hakkın tâ kendisi olan Kur’ân’ın bize gösterdiği yerden bakıyor. Ne diyordu Kur’ân:

“Kim Allah’tan korkarsa Allah ona bir çıkış yolu nasip eder ve onu ummadığı yerden rızıklandırır.” (Talâk, 65:2-3.)

Toplumun bugünkü manzarası her ne kadar bu hakikate yabanîleşmiş olsa da, çok şükür ki, bu inancı taşıyan ve yaşayan insanlarımız hâlâ var. Bakarsınız, onların öğütleri bazı gönüllerde, özellikle genç esnaf ve işadamlarımızın gönüllerinde mâkes bulur ve oradan adım adım toplumun bütününe yayılacak yollar açar. Biz de böylece, hayli zamandır kaybettiğimiz hüviyetimizi bulur da kim olduğumuzu hatırlayıveririz. Neden olmasın?

***

Mustafa Güllü’nün sözleri için bkz:

Fazilet medeniyetinin esnafı işte böyle olur

 

26 Ağustos 2018 Pazar

Fazilet medeniyetinin esnafı işte böyle olur

Güllüoğlu Baklavalarının kurucusu merhum Mustafa Güllü’nün (1926-2012), Hürriyet gazetesinde yayınlanan 23 Mart 2008 tarihli açıklamalarında, Batı’nın bencil ve çıkarcı ahlâkıyla aşılanmadan önce yüzyıllardır milletimizin iş hayatında hakim olan ilkeler son derece çarpıcı bir şekilde dile getiriliyordu. Bugün ticaret ile iştigal eden herkesin ezberine alıp sık sık tekrarlaması gereken bu altın öğütleri, Mustafa Güllü’ye rahmet dualarıyla hatırlıyor ve hatırlatıyoruz:

Çok fazla ile çok azdan hayır gelmez. Her yere Güllüoğlu baklavacısı açıyorsunuz; bizde başkalarının ekmeğine mani olmak var mı? Öteki baklavacılar ne olacak? Böyle hızlı büyümeye son verin.

***

Biz ince düşünen bir nesiliz, öyle yetiştik. Bir dükkán açarken, “Yakınında Seyidoğlu, Hacıbozanoğlu ya da bir başka baklavacı var mı? Ben açarsam işini bozar mıyım?” diye düşünürüz. Bizim esnaflık ahlâkımız böyledir. O yüzden “Bütün oğullarım yanımda kalsın. Karaköy’de çalışalım, kazandığımız Allah’a şükürler olsun hepimize yeter” diyorum. Ama iki oğlum bunu dinlemedi. Şimdi duyuyorum; Faruk bir yere dükkân açmış, oradaki filanca zarar etmiş. Bu beni çok üzüyor. Şu anda bana deseler ki “Tamam baba artık şube açmayacağız,” o zaman dünyanın en mutlu insanı ben olurum.

***

Meselâ Merter’deki dükkânı var ya Faruk’un, mal sahibiyle anlaşmış ama bir süre faaliyete geçmemiş. Bu sırada da bir baklavacı orada dükkan tutmuş tadilâta başlamış. Faruk da bu arkadaşın tadilâtı sürerken gitmiş dükkânı açmış. Adam kirasını vermiş be oğlum, yazık değil mi, niye sen orada açıyorsun? Ankara’ya da açmışlar, orada da hemşehrimiz var. Çok ayıp, sanki Ankara’da baklavacı yokmuş gibi. Antalya’da açmış, tamam orada olur, çünkü orada baklavacı yokmuş. Hem bu kadar çok dükkan açarsan nasıl yöneteceksin? İtina kalmaz ki. Bana McDonals’ı örnek gösteriyorsunuz. Bu iş onun işine benzemez. O yemek satıyor, bizim işimizde imalât var.