SON EKLENENLER
latest

11 Ekim 2018 Perşembe

Kadınlar ve camiler

ÜMİT ŞİMŞEK

Kadınlar camilere gelsin mi, gelmesin mi?

Dinde cevabı açıkça belli olduğu halde yüzyıllardır hararetli tartışmaları tetikleyen konulardan biri de budur. Bu mesele, Diyanet İşleri Başkanlığının kadınları camie çağıran açıklamaları üzerine tekrar gündeme oturdu; bundan sonra da uzunca bir müddet kendisini hatırlatacağa benzer.[1]

Resulullah (s.a.s.) zamanında böyle bir problemin olmadığı herkesin malûmu olan bir gerçektir. O zaman kadınların da mescide geldiğini, Resulullahın arkasında namaz kıldığını, hattâ kadınlar mescidde otururken Resulullahın yanlarından geçip onlara selâm verdiğini biliyoruz. Fakat Peygamberimizden hemen sonra, daha Sahâbe zamanında kadınlara cami yolunu kapatmaya yönelik eğilimler kendisini göstermeye başlamıştır. Meşhur vak’adır:

Hadis ilminin öncülerinden Abdullah ibni Ömer (r.a.) “Kadınlar mescide gitmek için izin istediklerinde onlara mâni olmayın” mealindeki hadis-i şerifi naklettiğinde, oğlu Bilâl “Vallahi biz mâni oluruz” diyerek ona itiraz etmiş, Hz. Abdullah da buna öfkelenerek daha önce kendisinden hiç işitilmedik fena bir sözle oğlunu azarlamıştı. (Müslim, Salât: 135.)

***

İnsanın olduğu her yerde görülebilecek bazı ciddiyetsiz durumların ortaya çıkması, zaman içinde, kadınların camideki yerini tartışılır hale getirmiştir. Nitekim Hz. Aişe’nin (r.a.) “Bugün kadınların yeni icad ettikleri halleri Resulullah görseydi, onları mescidlerden men ederdi” dediği rivayet edilmektedir. Ancak bu yakınma sadece sözde kalmış, Resulullahın halifelerinden hiçbirisi bu konuda bir yasaklama yoluna gitmediği gibi, Hz. Aişe’nin de onlardan böyle bir talebi olmamıştır. Tıpkı Resulullahın zamanında olduğu gibi, Hulefâ-i Râşidîn’in zamanında da kadınlar gerek vakit namazlarında, gerekse Cuma ve bayram namazlarında mescide gelmeye  devam etmişlerdir. Resulullahın koymadığı bir yasağı ihdas etmek, onun Ashabının akıllarından geçebilecek birşey değildi; tarih, böyle şeylere şahit olmak için, asırlarca bizim gibi cesaret sahiplerini beklemek zorunda kalmıştır. Bu bakımdan, Hz. Aişe validemizin yakınması, bu konuda herhangi bir yasak getirmek için değil, bilâkis yasak getirememek için delil teşkil eder.

Kaldı ki, Resulullah zamanında da, kadınların mescide gelmesinden doğan problemler görülebiliyordu. Kütüb-i Sitte’nin üçünde yer alan sahih bir rivayette, İbni Abbas (r.a.), Resulullahın arkasında namaz kılan çok güzel bir kadından söz eder. Cemaatin bir kısmı bu kadını görmemek için ön safta bulunmaya gayret ederken, bazı insanlar da en arka safta kalır, namazda rükûa eğildikleri zaman koltuklarının altından o kadına bakarlardı. (Tirmizî, Tefsir: 15; Nesâî, İmâme: 62; İbni Mâce, İkame: 68.)

Resulullahın arkasında namaz kılanların arasında yeni Müslüman olmuş bedevîlerden tutun, münafıklara kadar her çeşit insanın bulunduğunu dikkate alırsak—mescide bevl eden adamı hatırlayalım!—bu hadisenin çok garipsenecek birşey olmadığı sonucuna varmakta zorlanmayız. Kıssadan çıkaracağımız en önemli hisse ise, bu vak’anın herhangi bir yasaklamaya yol açmamış olmasıdır. Bizim zamanımızda cereyan ettiği takdirde kadınların ebediyen camilere yaklaşmaması sonucunu doğurabilecek olan böyle bir suiistimal, Resulullahın zamanında hiçbir yasaklama ve kısıtlama sebebi olmamıştır; buraya dikkat gerekir!

Bu, trafik kaidelerini belirledikten sonra bu kaideler çerçevesinde trafiği serbest bırakmaktan farklı birşey değildir. Kadınların camilere gelmeleri de zaten tesettüre riayet etmek, koku sürünmemek, erkeklerle aynı safta durmamak gibi şartlara bağlanmıştır. Bunlar, mahzurları bütünüyle kaldırmasa da asgarîye indirecek şartlardır. Bu şartlar altında dahi suiistimal yoluna sapacak olan olursa, o da Allah katında büyük bir sorumluluğun altına girmiş olur; fakat bu tür münferit olaylar yüzünden büyük çoğunluk bir haktan yahut nimetten mahrum bırakılmaz. Böyle mahzurların önüne geçmek için yapılacak şey, Allah’ın ve Resulünün koyduğu şartlara uyulmasını titizlikle gözetmekten ibarettir; yoksa Allah ve Resulü tarafından konulmamış bir yasağı, eksik bırakılmış bir iş gibi görerek ihdas etmek değildir. Şunu unutmamak gerekir ki, kadınların camilere gelmesi halinde ortaya çıkacağı varsayılan bir mevhum mahzur var ise, Allah’ın ve Resulünün koymadığı bir yasağı ihdas etmenin çok daha büyük ve muhakkak mahzurları vardır. “Onlar hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu İsa’yı Allah’ın yanı sıra rab edindiler” meâlindeki âyetin (Tevbe, 9:31) kapsama alanına girmek, bu mahzurlar başında gelir.

Allah’ın Resulü, bu âyeti şu sözleriyle açıklamıştır:

“Onlar hahamlarına ve rahiplerine ibadet etmediler. Fakat hahamları ve rahipleri birşeyi onlara helâl kılınca helâl sayıyor, haram kılınca da haram sayıyorlardı.” (Tirmizî, Tefsir 9:10.)

Kadınların camilerden alıkonmamasına dair Resulullahın sarih ve mükerrer emirlerine “Kadınların camie gitmesi caiz değildir” şeklindeki fetvalarla karşı çıkanlar bu hadisin tarifine tıpatıp uymuyor mu?

[1] Bu yazı, Diyanet İşleri Başkanlığının kadınları camilere gelmeye teşvik etmek ihtiyacını duyması üzerine 29 Ağustos 2012 tarihinde Son Devir’de yayınlanmıştır. Bkz. http://ekonomi.dunyabulteni.net/?aType=yazarHaber&ArticleID=4129

10 Ekim 2018 Çarşamba

Kadınlar ve cami konusunu bir de hadis âlimlerinden dinleyelim

Resulullah’tan (s.a.v.) on dört asır sonra “Kadınlar camilere gelsin mi, gelmesin mi?” gibi bir soruyu hâlâ tartışıyor olmamız hakkımızda hiç hayra alâmet olmamakla birlikte, zaman zaman konuyu gündeme getirerek tereddütleri giderici delillere aklıselim sahiplerinin dikkatlerini çekmek lüzumu hasıl oluyor.

Bu defa da, Allah hayırlı ve sıhhatli uzun ömürler versin, ilimlerinin yanı sıra gerek takvâları, gerekse Sünnet-i Seniyyeyi savunma konusundaki hassasiyet ve gayretleri ile Müslüman halkımızın hürmet ve muhabbetlerine mazhar olmuş üç isim tarafından kaleme alınan birkaç pasajı insaf sahiplerinin mütalâalarına sunuyoruz.

Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir, Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan ve Prof. Dr. Raşit Küçük, büyük hadis allâmesi İmam Nevevî’nin Riyâzü’s-Salihîn adlı meşhur eserine yaptıkları şerhte, eserin üç ayrı yerine şu notları düşmüşler:

 

Hz. Peygamberin sünnetinin evrensel karakteri, onun Ashâb-ı Kiram tarafından değiştirilmesine mani olmuştur. Nitekim Hz. Aişe “Eğer kadınların yeni yeni icad ettikleri halleri Resulullah görseydi, İsrailoğullarının kadınlarının men olunduğu gibi, onları mescidlere gitmekten men ederdi” (Buharî, Ezan: 163; Müslim, Salât: 144) demekle beraber, böyle bir yasaklama yoluna ne kendisi gidiyor, ne de halifelerden böyle bir yasak getirmelerini istiyordu. Çünkü “Allah’ın hanım kullarını Allah’ın mescidlerinden men etmeyiniz” (Buharî, Cum’a: 13) hadis-i şerifi ona bu yetkiyi vermiyordu.[1]

***

Müçtehid bir hakimin hükmü, Kitap ve Sünnetin nassına muhalif olduğunda, o hükmü ortadan kaldırmak ve yürürlükte kalmasına engel olmak vacip olur. Kitabın ve sahih Sünnetin nasları; aklî ihtimaller, nefsanî ve şeytanî yorumlarla birbiriyle çelişkili gösterilemez.

Abdullah ibni Ömer, Resul-i Ekremin “Sizden izin istediklerinde kadınların camie gitmesine engel olmayınız” buyurduğunu rivayet etmişti. Bunun üzerine oğlu Bilâl “Vallahi biz onları engelliyoruz” dedi.

Babası Abdullah, “Ben Resulullah şöyle buyurdu diyorum, sen ‘Biz onları engelliyoruz’ diyorsun” diye oğlunu azarladı ve hattâ rivayet edildiğine göre onunla ölünceye kadar konuşmadı. [Ahmed ibni Hanbel, Müsned, 2:90; Ali el-Karî, el-Mirkat, 1:339]. Nevevî, fasık ve bid’atçılarla hayat boyunca konuşmamanın caiz olduğunu söyler. Üç günden fazla konuşmamanın yasaklanmış olması bid’atçı ve fasıklarla ilgili değildir.”[2]

***

Resul-i Ekrem Efendimiz zamanında ve ondan sonraki dönemlerde, kadınlar da erkekler gibi camie gelir, cemaatle namaz kılar, vaaz ve nasihat dinler ve yapılan diğer faaliyetlere katılırlardı. Müslümanların yaşadığı çeşitli ülke ve mıntıkalarda Sünnete uygun bu âdetin halen canlı tutulduğu yerler vardır. Bazı ülke ve topluluklarda ise bu âdet neredeyse terk edilmiş gibidir. Müslümanlar, bir toplumun ve hattâ bütün insanlığın erkek ve kadınlardan oluştuğunu çeşitli vesilelerle birçok defa beyan eden Kur’ân’ın bu yöndeki ısrarlı hatırlatmalarını düşünürlerse, bu iki kesim arasında dengeli bir hayatın olması gereğinin farkına varırlar. Günümüzde de üzerinde önemle durulması gereken bir konu olma özelliğini taşıyan kadınların eğitimi, ihmal edilmeyecek kadar ciddiyet arz etmektedir.[3]

***

Bu konudaki yayınlarımız devam edecek.

[1] Riyâzü’s-Salihîn, tercüme ve şerh: Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir, Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, Prof. Dr. Raşit Küçük, Erkam Yayınları, c. 1, s. 32.

[2] A.g.e., c. 1, s. 543.

[3] A.g.e., c. 4, s. 427.

Allah'ın Resulü ile takvâ yarışına çıkanlar

Kadınların camilere, gerek ibadet için, gerek ilim öğrenmek için, gerekse Müslümanların meydana getirdiği muhteşem cemaatin bir parçası olmak için gelmeleri, Resulullah’ın (s.a.v.) sadece müsaade etmekle kalmayıp, ısrarla üzerinde durarak takip ettiği önemli bir sünneti idi.

O, hiç şüphesiz, daha sonraki zamanlarda ortaya çıkan ve Peygamberinden daha ileride bir takvâyı (!) bu ümmete öğretmeye çalışan kimselerden çok farklı bir rehberdi.

Kadınlar, gündüz namazlarından başka, yatsı ve sabah namazlarını da onun arkasında kılarlardı.

O, mescide girerken kadınların yanından geçer ve onlara selâm verirdi.

O, bekâr genç kızlardan hayızlı kadınlara kadar bütün hanımların bayram namazında bulunmasını emrederdi. Üzerine giyecek bir elbisesi olmayanların dahi arkadaşlarından ödünç bir örtü alarak Müslümanların bayramına katılmasını isterdi. Kadınlar kendilerine ayrılan yerde – arada perde olmaksızın – durur, erkeklerin tekbiriyle beraber tekbir getirir, onlarla beraber namaz kılıp dua eder, onlarla beraber o günün feyiz ve bereketini yaşardı. Mazeretli olan kadınlar ise namaz kılmadan orada bulunurlar, ancak duaya onlar da katılırlardı. Peygamberimiz de, erkeklerin bulunduğu yerde hutbesini verdikten sonra kadınların yanına gidip onlara da ayrıca hitap eder, kadınlar ise ona sual sorup cevaplarını alırlardı.

Bayram namazlarından başka, Cuma namazları da kadınların devamlı olarak iştirak ettikleri namazlardı. Buralarda kadınlar gerek Resulullah’ın (s.a.v.), gerekse onun Raşid Halifelerinin (r.anhüm) arkasında ibadet ederler, hutbe dinlerler, sual sorup cevap alırlar, hattâ – Hz. Ömer örneğinde olduğu gibi – itiraz edip kendi görüşlerini dile getirirlerdi. (Bkz. Buharî, İydeyn: 12, 15, 16, 20; Müslim, İman: 34; Tirmizî, İman: 6; Cuma: 32.)

Resulullah’ın – ve Hulefâ-i Râşidîn’in – mütevatir sünneti aynen böyle idi.

Hadis ilminin öncülerinden Abdullah ibni Ömer (r.a.) “Kadınlar mescide gitmek için izin istediklerinde onlara mâni olmayın” mealindeki hadis-i şerifi naklettiğinde, oğlu Bilâl “Vallahi biz mâni oluruz” diyerek ona itiraz etmiş, Hz. Abdullah da buna öfkelenerek daha önce kendisinden hiç işitilmedik fena bir sözle oğlunu azarlamıştı. (Müslim, Salât: 135.)

Nice zaman sonra, Resulullah’tan ve Hulefâ-i Râşidîn’den daha fazla takvâ sahibi zatlar peydâ oldular ve kadınlara onların asla uygulamadığı yasakları getirdiler.

Eğer böylelerinin tarif ettiği şey Müslümanlık ise, Resulullah’ın ve Ashabının yaşadığı din hangi din idi?

Eğer Müslümanlık ve takvâ Resulullah ile Ashabının yaşadığı din ise, bunların bize yaşatmaya kalktıkları dinin kaynağı nedir?

Bunlar, gerçekten üzerinde durulup düşünülmesi gereken sorular!

***

Konuyla ilgili diğer yazımız:

Kadınlar ve camiler

9 Ekim 2018 Salı

Bizi böyle tüketici yaptılar

ÜMİT ŞİMŞEK

Her çağın revaçta olan kavram ve anlayışları vardır; bunlar, belirli bir süre hüküm sürer ve sonra yerlerini yeni kavram ve anlayışlara terk ederler. Bu yer değiştirmeler sırasında, iyilerle kötülerin de yer değiştirdiği olur. Bir zamanın iyisi daha sonra gelenler tarafından horlanıp yasa dışı ilân edilebileceği gibi, bir zamanlar kötü telâkki edilen anlayış ve davranışlar da başka bir zamanda genel affa uğrayıp geri dönebilir, hattâ baş tâcı bile edilebilir: “tüketim” kavramında olduğu gibi.

Tüketme fiili ve onun ihtilâtları, insan toplumlarında her zaman bir yer edinmiş olsa da, hiçbir zaman iyi bir şöhret sahibi olmamıştı. Hemen hemen her çağda ve her toplumda, bu kavramın zıddı olan üretim üstün bir değer olarak kabul görmüş; tüketim ise, üretileni ortadan kaldırmak, yani bir değer taşıyan ve çoğunlukla bir çaba sonucu ortaya çıkarılan iyi birşeyi yok etmek anlamına geldiği için, zihinlerde hoş çağrışımlar uyandırmamıştır. Zaten lisanımızda daha önceleri “tüketim” yerine “istihlâk” kelimesi kullanılırdı ki, bu kelimenin kökü de “helâk”e dayanmaktaydı. Helâkin ise, yok oluş mânâsına geldiğini ve çoğu zaman felâket anlamını da hissettirecek şekilde kullanıldığını biliyoruz. Yeni dilimizde ise bu fiilin ister ettirgen, ister edilgen hali olsun, bütün çağrışımları, tıpkı helâk gibi, bir yok ediş veya yok oluş, bir tahrip anlamı dile getirmektedir ki, içinde bu fiili barındıran bütün deyimler, daima olumsuzluk bildirecek şekilde düzenlenmişlerdir: gücü tükenmek, ömür tüketmek, sabrı tükenmek, kendini tüketmek, nefes tüketmek, ümidini tüketmek, tükenme tehlikesi, duygusal tükenme gibi. Bu filin olumlu bir anlam kazandığı bir yer varsa, o da, olumsuzluk eki aldığı durumlardır: bitip tükenmeyen güzellikler, tükenmez hazineler, tükenmez kalem gibi.

Gel gelelim, başka kavram ve telâkkilerin başına gelmeyen şey, geride bıraktığımız yüzyıl içinde bu kavramın başına geldi ve bütün çağların kara listesindeki tükenme fiili, aklandı, paklandı ve olumlu fiiller listesine yatay geçiş yaptı. Sonra yeni yerine de razı olmadı, başarı basamaklarını üçer beşer atlayarak listenin başlarında bir yere kondu, oradan modern insanın hayatına yön vermeye başladı. Bunun sonucu olarak, bizi tanımlayan özelliklerimiz arasında mesleğimiz, yaşımız, medenî halimiz gibi, bir de “tüketici” sıfatına sahip olmuş bulunuyoruz.

Tüketim fiili aklanarak Türkçemize farklı bir kapıdan giriş yaptığında, başka pek çok fiili de yerinden etti. Maalesef bu tüketim kurbanı fiillerin sayısı hakkında kesin birşey söyleyecek durumda değiliz; çünkü sayı durmadan artıyor ve yarın hangi kavramın kimvurduya gideceği önceden kestirilemiyor. Beslenme uzmanlarımızın ağzından “Süt için, sebze ve meyve yiyin” gibi sözleri en son ne zaman işittiğimizi hatırlamıyoruz. Artık onlar da modaya uyuyor ve “Süt tüketin; sebze ve meyve tüketme alışkanlığı edinin” diyorlar. Doktor, hastasına hergün bir elma tüketmeyi öğütlüyor. Bulmacalarda içme fiili, “ağız yoluyla akışkan sıvı maddeyi tüketme” şeklinde tanımlanıyor. Ve nihayet, çalışma ve seyahat etme özgürlüğü gibi, tüketme özgürlüğü de insan hakları arasına girerek yerini sağlama aldı.

Böylesine olumlu bir muhtevâya eriştikten sonra, tüketme fiiline sınırları dar gelir oldu ve tüketilemeyen şeyleri de yutacak şekilde yayılmaya başladı. Tükettiklerimizi nasıl olsa tüketiyoruz; tüketemediklerimizi de, onlar hakkındaki niyetimizi bâki tutmak suretiyle, “dayanıklı tüketim maddesi” olarak adlandırıyoruz. Düşünecek olursanız, bu, “canlı ceset,” “diriltilemeyen canlı,” “ısınmamış ateş,” “kuru su” gibi apaçık tezat içeren bir kavram; ama düşünmediğimiz için böyle bir çelişkinin farkına bile varmadan tüketim fiilinin bütün uzak ve yakın, meşru ve gayrımeşru akrabalarıyla birden gül gibi geçinip gidiyoruz. Ve biliyoruz ki, ne kadar dayanıklı olursa olsun, herşey bir tüketim maddesi ve onun önünde de iki seçenekten başkası yok: Ya tükenecek, ya tükenecek…

Bu kelime, evvelce olduğu yerden şimdi bulunduğu yere kendiliğinden geçmediği gibi, doğal bir gelişme sonucunda da gelmedi. Onu oradan buraya dilciler ve edebiyatçılar da taşımadı. Bu küresel değişim, “küreselleşme” kavramının da hayatımıza girmesinden çok önce, dünyanın bütün insanlarını ve bütün lisanlarını kapsayan bir operasyonla gerçekleştirildi. Ve Amerika’da, Avrupa’da, Afrika’da, Asya’da, uzak-yakın, gelişmiş-gelişmemiş, dost-düşman kim varsa, hepsi birden bu ortak sıfatı benimsedi—tabii, bu sıfatla beraber, kendilerine gösterilen hedefi de! Özetle:

Bazı insanların ellerinde satılacak malları vardı; ancak insanlar bunları almakta isteksizdi veya imkânları kısıtlıydı. Onlar da mallarını satmak için, dünyanın geri kalan kısmını, tüketmenin iyi birşey olduğuna inandırdılar.

— Sade Hayat’tan alınmıştır.

Sade Hayat’ı, başta eserin yayıncısı Akıl Fikir Yayınları olmak üzere, aşağıdaki adreslerden temin edebilirsiniz:

http://www.akilfikiryayinlari.com/kitaplar/kitapdetay/sade-hayat

http://www.babil.com/kitap/urun/e40965ad51274541b5e7ef4bf60f09e5

7 Ekim 2018 Pazar

Şehitlerle ilgili âyetler münafıkları ele veriyor

Geçtiğimiz haftanın Kur’an Buluşmalarında gündemin ana konuları şehitliğin fazileti ve münafıkların özellikleri idi.

Âl-i İmrân sûresinin 168-171’inci âyetleri, bir taraftan şehitliği bütün mü’minleri özendirecek bir şekilde tasvir ederken, diğer taraftan da münafıkların bazı özelliklerini dikkatimize sunarak bizi onlar hakkında uyanık bulunmaya sevk ediyordu.

Kur’ân, şehitlerin ölü olmadıklarını ve Rableri katında rızıklandıklarını açık ifadelerle bildiriyor, ayrıca şehitlerin “Korkmayın ve üzülmeyin” diyerek kendilerine henüz katılmamış mü’minleri müjdelediklerini de haber veriyordu.

Şehitler ve şehitlik ile ilgili olarak okuduğumuz hadis-i şerifler ise, şehitlerin üstün mertebesi ve eriştikleri ayrıcalıklar ile ilgili olarak son derece özendirici tasvirler içeriyordu.

Bu âyet ve hadisleri okurken, mü’minler arasındaki gönül bağlarının “kardeşlerini kendisine tercih etmek” derecesine varan bir muhabbet derecesine vardığını da müşahede ettik.

Münafıkların belirgin özellikleri arasında ise şunlar vardı:

– Şehitliği ve şehitleri küçümsemek,

– Savaş aleyhtarlığı yapmak,

– İstişare ile alınan kararlara karşı çıkmak,

– Mü’minler topluluğunun yapıp ettiklerine sürekli şekilde muhalefet etmek,

– “Ben demiştim” diyebilmek için topluluğun başına gelecek musibetleri gözlemek ve bunlarla ferahlanmak.

Daha başka âyet-i kerimelerde münafıklarla ilgili olarak verilen bilgileri de dikkate aldığımızda, Kur’ân-ı Kerimin bizi içimizdeki bozgunculara karşı her türlü bilgiyle donatmış olduğunu müşahede ettik.

204’üncü Kur’an Buluşmasının tam video kaydı:

***

UTESAV organizasyonuyla Erdemli İş Adamı projesi kapsamında cereyan eden Kur’an Buluşmaları, Cumartesi sabahları 7:00’de MÜSİAD’ın Sütlüce’deki genel merkezinde simit, peynir ve çaydan meydana gelen kahvaltı ikramıyla başlıyor ve 7:30-9:00 arasında sunumlu olarak cereyan ediyor. 2013 başından bu yana devam etmekte olan bu derslerde, âyet-i kerimeler tertip sırasına göre ele alınıyor ve zamanımıza bakan yönleri üzerinde özellikle duruluyor.

Kur’an Buluşmalarında hanımlar için de yer ayrılmış bulunuyor.