SON EKLENENLER
latest

12 Ocak 2019 Cumartesi

Kadın-erkek eşitliği nereye kadar?

Âyetlerde mü’minlerle ilgili olarak geçen müjdeler, genellikle müzekker (eril) ifadelerle geçtiği için, bazı hanımlar “Bu müjdeler sadece erkekler için mi?” şeklinde bir sorunun belirmesine yol açmıştı. Âl-i İmrân sûresinin 195’inci âyeti, “Erkek olsun, kadın olsun, sizden iyi bir iş yapanın emeğini Ben asla boşa çıkarmam; siz zaten birbirinizdensiniz” buyurarak bu tereddütleri tamamen ortadan kaldırdı.

Kur’an Buluşmalarının 214. bölümünde okuduğumuz bu âyet-i kerimenin ışığında Kur’ân’a ve Hadis’e yöneldiğimizde, şu tesbitleri yaptık:

  • Âyetlerde tasvir olunan kişilerle ilgili müzekker ifadeler, aksine bir karine olmadığı müddetçe, her iki cinsi kapsayacak şekilde anlaşılır.
  • Müzekker ifadenin müennes ifadeyi de kapsayacak şekilde kullanılması, bir tarafı yüceltip diğer tarafı küçültme gibi bir anlam taşımaz. Eşya hakkında da durum böyledir.
  • Allah Teâlâ hakkıda da müzekker fiil ve zamir kullanılır; bu durum hiçbir zaman bir cinsiyet anlamı çağrıştırmaz.
  • Türkiye’yi de son zamanlarda kıskacına alan feminist cereyanların bu konuda gösterdikleri “hassasiyetin” temelinde yatan hedef, cinsiyet olgusunu ortadan kaldırmaktır.
  • İş adamı yerine iş insanı / bilim adamı yerine bilim insanı deyimlerini yerleştirmeye çalışanların ileri sürdükleri mantık, sağlam bir mantık değildir: Eğer “adam” kelimesi bunun zıddını çağrıştırıyorsa, “bilim insanı” deyiminin de aynı mantıkla “bilim hayvanı”nı çağrıştırması beklenmelidir.

Ödül ve cezada eşitlik

Bu arada, dikkatten kaçırılmaması gereken çok önemli bir nokta, eşitlik konusu idi. Kur’ân-ı Kerim, ödül ve cezada erkek ile kadının tam bir eşitliğe sahip olduğunu muhtelif âyetlerinde vurguluyordu. Ancak bundan kadın ve erkeğin her konuda eşit olduğu neticesine varmak mümkün değildi. Çünkü her iki cinsin yaratılışı gibi, bunlara dair âyet ve hadisler de erkek ve kadın arasındaki eşitliğe değil, farklılığa vurgu yapıyordu. Ve hayatın en muhteşem güzellikleri de bu farklılıklarda ortaya çıkıyordu. Bu konudaki tesbitlerimizden bazıları:

  • Çift olarak yaratılma, bütün varlık âlemini kuşatan bir İlâhî kanundur.
  • İnsan da bu kanuna tâbidir.
  • İnsanın hayatındaki en büyük güzellikler, çift olarak ve birbirlerine muhtaç şekilde yaratılmış olmalarından ileri gelir.
  • Erkek ve kadınların aile ve toplum hayatında üstlenecekleri görev ve sorumlulukları belirleyen şartlar, onların yaratılışlarına kodlanmıştır.
  • Erkek ve kadınların kendilerine has davranış ve sorumluluklarının toplum tarafından şekillendirildiğini öne süren akımların bu iddiaları sayısız tecrübelerle çürütülmüştür.
  • Bunun üzerine, erkek ve kadınların aile ve toplum hayatındaki farklılıklarını gidermek üzere, konuyu yaratılıştan başka tarafa taşımak üzere, biyolojik cinsiyetten ayrı olarak, “toplumsal cinsiyet” adıyla ayrı bir kavram üretilmiştir. Bir bakıma, “Yaratma Tanrı’ya ait olsa da, hayat bizim hayatımızdır, onu dilediğimiz gibi düzenleriz” mesajı verilmektedir.
  • Cinsel sapıklıkların her türlüsünü normal davranış kategorisine sokarak koruma altına alan cereyanlarla birlikte geliştirilen ve yayılan bu kavram, kadına da, erkeğe de yaratılışlarının yüklediği görev ve sorumlulukları temelden reddederek her iki cinsi aile ve toplum hayatında eşitlemeyi hedef almaktadır.
  • Cinsel sapıklıklar da, Lût kavminin çok daha ötesine geçecek ve tasavvur olunabilen her türlü sapıklığı kapsayacak bir şekilde koruma altına alınmakta, sağlıklı davranış statüsüne tâbi kılınmakta ve toplumlar “cinsiyetsiz toplumlar” haline getirilmek istenmektedir.
  • Bu anlayışı benimseyen Avrupa Birliği ülkelerinde aile yapısı da göçmüş durumdadır. Bu ülkelerde evlilik dışı doğan insanlar, toplam nüfusun yarısını bulacak seviyeye ulaşmıştır.
  • Yürütülmekte olan propagandalar bu sapık telâkkileri sanki bütün dünya tarafından benimsenmiş gibi gösterse de, bu ahlâksız cereyanlar sadece Batı dünyasını avucu içine almıştır. (Dünya ise Batı’dan daha büyüktür!)
  • Yaratılıştaki farklı özellikler birer İlâhî armağan olarak alınmalı ve muhafaza edilmeli, aile ve toplum içindeki roller bu farklılıkların istikametinde ve yaratılışın bizi sevk ettiği “muhabbet ve merhamet” hedeflerine hizmet edecek şekilde düzenlenmelidir. Bu İlâhî denge ile oynamak anlamına gelen her türlü teşebbüslerin yaratılışa karşı bir savaş anlamına geleceği ve ıslahat değil ifsadat anlamına geleceği unutulmamalıdır.

UTESAV organizasyonuyla gerçekleşen 214. Kur’an Buluşmasının tam video kaydını buradan izleyebilirsiniz:

UTESAV’ın Erdemli İş Adamı projesi çerçevesinde düzenlenmekte olan Kur’an Buluşmaları, MÜSİAD’ın Çobançeşme’deki yeni genel merkezinde cereyan ediyor. Cumartesi sabahları 7:00’de kılınan sabah namazından sonra konuklara simit-peynir-çaydan meydana gelen bir kahvaltı ikram ediliyor ve 7:30’dan itibaren Kur’an Buluşmasına geçiliyor.

11 Ocak 2019 Cuma

İman mutluluğumuz, korumak sorumluluğumuz - 2

PROF. DR. İSMAİL LÜTFİ ÇAKAN

Önceki yazımızda imanımızı koruma gereği ve inançla ilgili olarak gayba ve gaybı ancak Allah Teala’nın bildiğine inanma konusu üzerinde bazı tespitlerde bulunmuştuk. Bu defa söylem ağırlıklı koruma yolları üzerinde kısa değerlendirmeler yapmak istiyoruz.

Söylem nitelikli imanı koruma ilkeleri

Önce işin ilke yönünü, öfke ve kızgınlık anlarına dikkat etmek diye belirlemekte fayda var. Nitekim  Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır; “Rabbinizin bağışına ve takvâ sehipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun. O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever[1]

Bu âyet-i kerimeden anlaşıldığı gibi “öfkesini yutmak” Allah saygısı ile dolu olan yani görev ve sorumluluklarının bilincinde olup kendilerini koruyan ve kollayan muttakilerin sıfatıdır. Ekseriya insan kızdığı zaman ağzından çıkan sözleri duymaz, küfre girer. Böylesi anlar en tehlikeli zamanlardır. Kendisinden tavsiye isteyen bir kişiye Peygamber Efendimiz tam üç kez; ” لَا تَغْضَبْ Kızma!”[2] buyurmuştur. Öfkeyi, kızgınlığı geçiştirmek için ise, إِذَا غَضِبَ أَحَدُكُمْ وَهُوَ قَائِمٌ فَلْيَجْلِسْ فَإِنْ ذَهَبَ عَنْهُ الْغَضَبُ وَإِلَّا فَلْيَضْطَجِعْ  “Herhangi biriniz kızdığı zaman ayakta ise hemen otursun, öfkesi geçti ise ne ala değilse yan tarafına yatıversin” tavsiyesinde bulunmuştur.[3]

Öte yandan Kur’an-ı Kerim’de karanlıklar, sapıklıklar manasına gelen (zulumât) kelimesi hep cemi/çoğul olarak geçer; aydınlık manasına gelen (nûr) kelimesi ise müfred/tekil olarak geçer. Bu gösteriyor ki, küfür çeşitleri çok, doğru yol tektir. Bu bakımdan dile, söylenilen kelimelere çok dikkat edilmelidir. Aksi halde -Allah korusun- farkına varılmadan imana zarar verilebilir hatta  kaybedilebilir. O halde yapılacak şey, öfkeyi yenmek ve dile yani ağızdan çıkacak sözlere dikkat etmektir. Bu, imanın korunması açısından son derece önem arzetmektedir. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, insanları yüz üstü cehenneme sürükleyen sebebin, dillerinin ürettikleri (hasâidü elsinetihim) olduğunu bildirmiş[4] bulunmaktadır

Müminin, küfre girmesine sebep olan sözlere elfaz-ı küfür denilmektedir. Büluğ çağına erişmiş olup sarhoş, uyku ve ikrah (zorlanma) durumunda bulunmayanların, bilerek ve isteyerek elfazı küfrü söylemeleri halinde imandan çıkacakları kabul edilmektedir. Çaresi ise, tevbe ve tecdid-i iman yani imanın yenilenmesidir.

Küfür anlamı taşıyan sözleri şöylece özetleyebiliriz:

Şer’i şerife yani İslam şeriatına göre mübârek ve mukaddes sayılan değerlere küfretmek, sövmek, onları küçümsemek, eğlence konusu yapmak ve alaya almak. Yani; (hâşâ) Allah’a, peygamberlere, meleklere, ilâhi kitaplara, âhirete, dine, imana, ashab-ı kiram’a, ezan-ı muhammediye, şeâir-i İslâmiyye’ye sövmek, Allah Teâlâ’nın kendine has sıfatlarından herhangi birini inkar etmek, onu yaratıklara benzetmek, ilahi buyruklardan birini beğenmemek, reddetmek, peygamberlerin Allah elçisi olmadıklarını veya tebliğ görevlerini yapmadıkarını iddia etmek, mesela ibâdetleri Peygamberimizin öğrettiği şekilleriyle kabul etmemek, değiştirilmesini, reforme edilmesini söylemek, herhangi bir insanı ve görüşlerini Hz. Peygamberden ve öğrettiklerinden üstün görmek; “Peygamberi referans almayalım” demek, Kur’an-ı Kerim’in Allah kelamı olmadığını ileri sürmek, âyet-i kerimelerden birini veya bir  kısmını reddetmek, mesela “Mekki âyetlere evet, Medenî âyetlere hayır” ya da “İslâm’a evet, şeriata hayır” veya “Kahrolsun şeriat” demek, Kur’an-ı Kerim hakkında “çöl kanunu” gibi küçümseyici ve alaya alıcı sözler sarfetmek, dini ilimleri, din alimlerini, dini hizmetleri ve bu konuda emek sarfeden kurum ve kuruluşları alenen tahkir edip küçümsemek, bir anlamda Allah yolundan insanları alıkoymaya (Saddün an sebilillah) yönelik sözler sarfetmek, kesin bir delil olmaksızın Müslümanı tekfir etmek, yani müslümana  kâfir demek, gavur, gavur oğlu gavur diye nitelemek. herhangi bir sahabiye, mezhep kaynaklı taassup sebebiyle mürted demek.

Bilindiği gibi tekfir, öyle hemencecik verilebilecek bir hüküm ve söylenebilecek söz değildir. Nitekim bir hadîs-i şerifte, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, أَيُّمَا رَجُلٍ قَالَ لِأَخِيهِ يَا كَافِرُ، فَقَدْ بَاءَ بِهَا أَحَدُهُمَا “Kim ki müslüman kardeşine ey kâfir derse, bu söz ikisinden birine döner[5] buyurmuştur.

Ayrıca yine hadis-i şeriflerde ashab’a, ölülere, dehre, horoza ve rüzgara sövmemek gerektiğine dair gerekçeli ciddi uyarılar bulunmaktadır. Bu noktalarda fevkalâde uyanık olmak gerekir.

Bir ibadet teklif edilince “asla yapmam” demekten, mü’minin ecdadına, ağzına, yüzüne, gözüne küfretmekten de sakınmak lazım gelir.

Ülkemizin değişik yörelerinde elfaz-ı küfür konusunda son derece kaygı verici ve tehlikeli bir umursamazlığın bulunduğu, namazında niyazında olan bazı insanların bile kasıtlı-kasıtsız yukarıda sayılan söz ve küfürlerden bazılarını ve benzeri cümleleri rastgele/umarsızca kullandıkları görülmektedir. Başta tekfir ve tel’in olmak üzere bu konularda ciddi bir ağız disiplinine, dil hakimiyetine, eğitim ve öğretime ihtiyaç bulunduğu açıktır.

Söz buraya gelmişken bir başka noktaya daha dikkat çekmekte fayda bulunmaktadır, diye düşünüyorum.

Âyetü’l-Kürsi” diye bilinen ve namazlardan sonra tesbihden önce okunan Bakara suresi’nin 255. âyeti, Allahu lâ ilahe illellahuve’l-hayyul-kayyûm diye başlamaktadır. Bazı yörelerimizde halkımızdan çoğu  kimse bu âyet-i kerimeyi ‘Allahu Lâ’ diye kısaltıp konuşmaktadır. Bu kısaltmanın manası ise “Allah yok” demektir. Gerçi bunu söyleyenlerin Allah’ı inkar gâye ve niyeti söz konusu değildir ama, herhangi bir Müslümana, – dil alışkanlığı ya da gaflet eseri de olsa- bu hatalı söylem asla yakışmaz.  Bu âyet-i kerimeden söz edileceği zaman ya Allahu lâ ilahe illellahuve’l-hayyul-kayyûm veya Âyetü’l-Kürsi (ya da halkımızın söyleyişi ile “Âyete’l-kürsi“) denilmelidir.

Ayrıca, az da olsa kelime-i tevhid’in ilk cümlesini “La ilahe”  diye “İlah yoktur” anlamında kısaltılıp söylendiği de olmaktadır. Böyle bir hatalı söylemden uzak kalmak için de “La ilahe illellah” diye cümleyi tam olarak söylemek gerekmektedir.

Böylece kasıtsız da olsa sakıncalı bir söylemden dilimizi korumuş olduğumuz gibi yeni yetişenlerin bu türlü yanlışları bellemeleri önlenmiş ve hatalı söylemlere düşmeleri engellenmiş olur.

(Devam edecek)

Altınoluk Dergisi, Ocak 2019 sayısı, s.22-23


[1] Ali İmran(3),133-134

[2] Buharî, Edep 76; Tirmizi, Birr 73; Muvatta’, Hüsnü’l-hulk 11; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 175,262

[3]  Ahmed b. Hanbel, Müsned,V, 152

[4] Bk. Tirmizi,İman 8; İbn Mace, Fiten 12; Ahmed b. Hanbel, Müsned,V, 231,236,237

[5] Buhârî, Edep 73, Müslim, İman 111; Tirmizi, İman 16; Muvatta,  Kelam 1; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 18, 44, 47, 60, 142

8 Ocak 2019 Salı

Toplumsal Cinsiyette geri adım yok

Millî Eğitim Bakanlığı tarafından bir süre önce tamamlanmış bulunan ETCEP (Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesi) ile ilgili olarak yapılan bir açıklama, bazı basın organları tarafından “projenin iptal edildiği” şeklinde yansıtılınca, kamuoyunda farklı şekilde algılanmalara yol açtı.

Bakanlık, resmî sitesinde konuyla ilgili olarak 6 Ocak günü şu açıklamayı yayınlamıştı: 

“Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Geliştirilmesi Projesi” hakkında medyada yer alan haberlere ilişkin aşağıdaki açıklamanın yapılmasına gerek duyulmuştur.

“Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Geliştirilmesi Projesi” Orta Öğretim Genel Müdürlüğü tarafından 2014 – 2016 yılları arasında yürütülmüş ve tamamlanmıştır. Söz konusu projenin pilot uygulamaları da geçtiğimiz eğitim-öğretim yılı itibariyle tamamlanmıştır. Basından gelen talepler üzerine, Sayın Bakanımız yapılan pilot uygulamaların çıktılarını değerlendirmiştir.

Bakanlığımızın gündeminde bu alanda devam etmekte olan bir proje yoktur.

Kamuoyunun bilgisine saygıyla sunulur.[1]

Proje iptal edilmedi

Bu açıklamanın bazı gazetelerde “Bakanlık sapkın projeyi iptal etti” şeklindeki başlıklar altında yer alması üzerine, Aile Akademisi de kendi web sitesinde bir açıklama yayınlayarak projenin iptal edilmesinin söz konusu olmadığını hatırlattı:

Bu açıklama olumlu bir adımdır. Halkımızın konuya olan duyarlılığının MEB tarafından da dikkate alındığı göstermektedir. Çünkü, hatırlanacağı gibi, 29 Aralık 2018 tarihinde Akşam Gazetesi’nde yayınlanan haberde “toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı okul” projesinin geliştirildiği ve pilot çalışmanın 162 okulda başlatıldığı belirtildikten sonra Bakan’ın şu açıklamalarına yer veriliyordu:

“Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Etkinlik Kitabı hazırlandı. Kitap kapsamında 9. ve 10. sınıf seviyesinde derslerde ünitelere uygun, etkinlikler yaptık. Uzmanlar tarafından hazırlanan taslak etkinliklerin incelenmesi ve değerlendirilmesi amacıyla branş ve rehberlik öğretmenlerinin katılımıyla bir çalıştay gerçekleştirildi.

Çalışmalar neticesinde, Taslak Değerlendirme ve İyi Uygulama Örnekleri Raporu hazırlandı ve revize süreci başlatıldı.”

Bu haber üzerine halkın pek çok kesiminden gelen tepkiler sonucunda, Bakanlığın ilk olarak Milli Eğitim Müdürlüklerine bir mesaj gönderdiğini biliyoruz. Sonrasında bir gazetede konuyla ilgili yukarıdaki açıklamaya benzer bir yazı kaleme alındı. 2 Ocak Salı günü açık olan ETCEP sitesi, yayından kaldırıldı. Ne var ki bu açıklama ve adımların kamuoyunda yeterli bulunmadığını belirtmeliyiz. Nitekim Bakanlık dün resmi sitesinde yukarıdaki açıklamayı yaptı. Bu açıklamayı halkımızın konuya olan duyarlılığının bir sonucu olarak görüyoruz.

Yine de bu açıklama yeterli bir açıklama değildir. Çünkü açıklamada “devam etmekte olan bir proje yoktur” denilmektedir. Projenin rafa kaldırıldığı, projenin uygulamasına son verildiği ya da projenin uygulanmasının söz konusu olmadığı söylenmemektedir. Nitekim, toplumsal cinsiyet eşitliği politikaları, yaptığımız araştırmalarda da belirttiğimiz gibi, “ana akım politika” olarak uygulanmaktadır. Yapılması gereken, toplumsal cinsiyet eşitliği politikalarına tamamen son vermektir. Kamuoyunun beklentisi, Milli Eğitim Bakanlığı’nın AB projelerinden tümüyle bağımsız olarak kendi inanç ve değerlerimize dayalı aile, öğrenci ve öğretmen eğitim programları ve modelleri hazırlamasıdır.

Özetle, Bakanlığın bu açıklamasının ve ETCEP’in ileride gündeme alınıp alınmayacağının takipçisi olacağımızı belirtiyor, kamuoyuna saygılarımızı sunuyoruz.[2]

ETCEP’in arka planı

Yazar Sema Maraşlı da cocukaile.net sitesindeki yazısında bu algı operasyonuna tepki göstererek konunun arka planını şu şekilde açıkladı:

Ak Parti hükûmeti 2012’de “İstanbul Sözleşmesi” diye anılan Avrupa Birliği sözleşmesini kabul etti. Sözleşmeye hiçbir çekince konulmadan, TBMM’de hiçbir itiraz almadan, tüm partilerden bütün milletvekillerinin onayıyla geçti.

Bir bürokrat: “Milletvekillerinin önlerine gelen kanunları okumadan imzaladıklarını” söylemişti, büyük ihtimal bunu da okumadılar. O gün bu korkunç kanuna imza atanlar nasıl hesap verecekler?

O gün aile birliğinin köküne dinamit koyan “İstanbul Sözleşmesi” ve ona bağlı çıkan 6284 kanunu “Delil şahit önemli değil, kadın beyanı yeterlidir” diyerek hem adalet ve aileye büyük bir darbe vurmuş oldu hem de eşcinsel haklarını garanti altına aldı. Bununla birlikte cinsiyet eşitliği politikaları da kabul edilmiş oldu.

2015 yılında ETCEP “Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini Geliştirme Projesi”  okullarda uygulamaya geçti. Milli Eğitim Bakanlığı bütün kitaplardan cinsiyet rolleri ile ilgili ne varsa temizledi. Tüm ülkede öğretmenlere cinsiyet eşitliği eğitimleri verilmeye başlandı, öğrencileri cinsiyet eşitliğine uygun yetiştirsinler diye. O dönem bu konunun tehlikesini yazdım fakat yetkililer kulaklarını tıkadı.

“Cinsiyet eşitliği” kulağa masum geliyor oysa burada bir kelime oyunu var. Sanki hak-hukuk anlamında bir eşitlik isteği gibi algılanıyor. Oysa uygulamada kızlar ve erkekler aynileştirilmeye çalışılıyor. Bu proje kapsamında eğitimciler öğrencilere: “Kız ya da erkek doğmak biyolojiktir, kız ve erkek rollerini toplum size dayatıyor, siz istediğiniz cinsiyeti kendi özgür iradenizle seçebilir onu yaşayabilirsiniz” diyorlar.

Cinsiyet eşitliği eğitimleri, çocukların cinsiyet rolleri ile ilgili kafalarını karıştırıyor. “Erkekler pembe giysin, erkekler de ağlasın, kızlar da erkeklerin yaptığı her işi yapabilir, bir farkınız yok, istediğiniz cinsiyeti seçin…” Bir çocuğun dünyasında ne kadar ağır zihin bozucu dayatmalar.

Cinsiyeti ile ilgili kafası karışan çocuk ki bunlar ilkokul çocukları, ergenlikte nasıl tercihler yapacaklar toplumda görülecektir. Batı toplumlarında toplumsal cinsiyet eşitliğini sonucu 5 yaşında 9 yaşında çocuklar cinsiyet değiştirme ameliyatı oluyorlar ve eşcinsellik hiç olmadığı kadar arttı.  Cinsiyet eşitliği eğitimi ile çocuklara: “Toplum size cinsiyet rolü dayatıyor, özgür olun” diyerek kendileri de eşcinselliğe yönlendiriyorlar.

Cinsiyet eşitliği çalışmaları çok göz önünde olmadığı MEB de dikkat çekmeden yürüttüğü için  üstü kapanmıştı. Konunun tekrar gündeme gelmesi ise yeni bir uygulamanın duyulması ile oldu. Milli Eğitim Bakanlığı son üç yılda farklı şehirlerde 162 okul seçmiş öğrencileri cinsiyetsizleştirmek için yoğun uygulamalar yapılmış. Uygulama bitiminde Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk uygulamanın başarıyla yapılıp tamamlandığı, çalıştay yapıldığını ve projelerin devamı geleceğini bir gazeteye açıklama yapınca kıyamet koptu.

Sosyal medyada bu konuyu dert edinmiş ben ve birkaç insaf sahibi uygulamanın tehlikelerini yazdık, takipçilerimiz sağ olsunlar büyük tepki gösterdiler, duyarlı gazeteciler haber yaptı derken olay büyüdü. Seçim öncesi hükumet böyle bir olayın patlak vermesinden rahatsız oldu. Milli Eğitim ETCEP sayfasını hemen kapattı.

. . . [Bakanlığın açıklaması üzerine] herkes rahatladı, ETCEP projesi bitti zannedildi. Oysa orada bir kurnazlık, bir söz oyunu var. Biten ETCEP projesi değil, biten 162 okulun projesi. “Pilot uygulamalar bitti. Devam eden bir pilot uygulama yok” diyor. 162 okul projesinin bittiğini zaten biliyoruz. Üç yıl boyunca binlerce çocuğu zehirleyebildikleri kadar zehirlediler.[3]

Bütün kanunların üzerinde İstanbul Sözleşmesi var

ETCEP, İstanbul Sözleşmesi uyarınca Batı’nın ahlâk anlayışını Türk milletinin bütün kesimlerinde yerleştirmek ve buna aykırı düşen her türlü inanç, örf ve âdetin kökünü toplumdan kazımak maksadıyla bir süredir devletimiz tarafından uygulanmakta olan proje ve faaliyetlerden sadece bir tanesini teşkil ediyor.

Bu macera, 2011 yılında Avrupa Birliği ile imzaladığımız mahut İstanbul Sözleşmesiyle başladı. Yürürlükteki bütün kanunların ve hattâ Anayasanın da üzerinde kabul edilen İstanbul Sözleşmesi, her türlü sapıklığı “cinsel yönelim” adı altında ve tam bir eşitlikle güvence altına alıyordu. Yürürlükteki bütün kanunlar bu Sözleşmeye uygun düşecek şekilde yorumlanmak zorundaydı ve devlet, bütün kurumları ve bütün personeliyle bu Sözleşmeyi uygulamakla görevlendiriliyordu.[4] Hükûmetimiz ise, bir taraftan Avrupa Birliğine “Bizi almazsanız almayın!” şeklinde meydan okurken, bir taraftan da, bütün AB ülkelerinden önce ve hiç çekincesiz olarak bu Sözleşmeyi imzalamış olmakla övünüyordu.[5]

Takip eden yıllarda, İstanbul Sözleşmesinin ve uyum yasası olarak çıkarılan 6284 sayılı kanunun gerektirdiği şekilde, başta Aile ve Millî Eğitim Bakanlıkları olmak üzere, bütün devlet kademeleri bir “eğitim seferberliğine” girişti. Diyanet İşleri Başkanlığının müftü, vaiz, imam ve müezzinleri de dahil olmak üzere bürokrasiye İstanbul Sözleşmesinin getirdiği yeni ahlâk ve inanç ilkeleri öğretildi. O kadar ki, bu eğitim faaliyetleri, bedelli askerlik için eğitim altına alınan erleri dahi kapsamına alacak şekilde kışlalara kadar uzandı.[6] Millî Eğitim Bakanlığı da, bu arada, ETCEP faaliyetleri kapsamında, pilot olarak seçilen on ilde iki yıl boyunca 57 bin öğrenciyi formatladı.[7]

Henüz girdiğimiz 2019 yılında da devletimizin Toplumsal Cinsiyet adı altındaki Batı ahlâkını (!) toplumun bütün kademelerinde yerleştirmek için yoğun faaliyetler içinde bulunması hedefleniyor. Cumhurbaşkanlığının 2019 yılı programı, devletin en yüksek makamına, “Toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamaya yönelik politika ve programların hayata geçirilmesi için toplumsal cinsiyete duyarlı bütçeleme araçlarının kullanılması, kadınların işgücüne katılımının artırılması” hedefini gösteriyor.[8]

Kısacası: “Devletimiz halkın tepkisine kulak verdi; hatâdan dönüyoruz” diye bayram etmek için henüz vakit çok erken görünüyor. Fakat atmosfer seçim atmosferidir, halkın hissiyatını da o kadar yabana atmaya gelmez; bu bakımdan ara sıra medyamızda böyle “hava indirmeye” yönelik haberlerin peyda olmasına da çok fazla şaşırmamak lâzımdır.

***

Toplumsal Cinsiyetten Toplumsal Cinnete

“Toplumsal Cinsiyetten Toplumsal Cinnete” adlı kitaptan alınmıştır. Kitaba şu adresten erişebilirsiniz:

https://www.kitapyurdu.com/kitap/toplumsal-cinsiyetten-toplumsal-cinnete/511945.html&filter_name=toplumsal%20cinsiyetten%20toplumsal%20cinnete

 

***


[1] http://www.meb.gov.tr/basin-aciklamasi/haber/17798/tr

[2] http://aileakademisi.org/basinaciklamasi/etcep-hakkinda-basin-aciklamasitoplumsal-cinsiyet-esitligi-politikalarina-tamamen-so

[3] http://www.cocukaile.net/etcp-projesi-ve-milli-egitim/

[4] Ayrıntılar için bkz. https://yazarumit.com/bir-guncelleme-oykusu-2/

[5] https://yazarumit.com/sapikligi-korumakta-avrupayi-sollamisiz/

[6] https://yazarumit.com/kislada-toplumsal-cinsiyet-egitimi/

[7] http://aileakademisi.org/sites/default/files/10_maddede_toplumsal_cinsiyet_esitligi_0.pdf

[8] https://yazarumit.com/toplumsal-cinsiyet-2019da-tam-gaz/

6 Ocak 2019 Pazar

Ayasofya'yı açın ki üzerimizden lânet kalksın!

Ayasofya Camiinin, bu beldeyi bir İslâm beldesi olarak âleme ilân eden bir sembol (şeâir) olduğu ve mutlaka ibadete açılması gerektiği konusunda, çok şükür ki, bir ihtilâfımız yok. Milletin de, devletin de bu konuda bir fikir birliği içinde olduğunu herkes görüyor.

Buna rağmen Ayasofya hâlâ kapalı duruyor.

Öyle görünüyor ki, problemin temelinde yatan bazı tereddütler var:

Yoksa, “Biraz daha güçlü duruma gelelim de Ayasofya’yı öyle açalım” diye mi düşünülüyor?

Eğer öyleyse, konuya tamamen tersinden yaklaşılıyor demektir.

Çünkü mesele “güçlenince Ayasofya’yı açmak” değil, “Ayasofya’yı açıp güçlenmek” meselesidir.

Ayasofya’yı bir İslâm mâbedi yapan iman tarafından bakıldığında, manzara aynen böyle görünür, böyle görülmelidir.

Bediüzzaman, Demokrat Parti iktidarı süresince bu konuyu sürekli olarak ülke yöneticilerinin gündemine aldırmak için teşebbüslerde bulunmuş, bu teşebbüslerinde de, iktidara, “Ayasofya’yı açmakla on misli kuvvet kazanacaklarını” hatırlatmıştır.

İşte, onun bu konudaki müteaddit mektuplarından bazı ifadeler:

. . . Nasıl Ezan-ı Muhammediyenin (a.s.m.) neşriyle Demokratlar on derece kuvvet bulduğu gibi, öyle de Ayasofya’yı da beş yüz sene devam eden vaziyet-i kudsiyesine çevirmektir.

. . . Eskilerin lüzumsuz keyfî kanunları ve sûiistimalleri neticesinde, belki de tahrikleriyle zuhur eden Ticanî mes’elesini dindar Demokratlara yüklememek ve âlem-i İslâm’ın nazarında Demokratları düşürmemenin çare-i yegânesi, kendimce böyle düşünüyorum: Ezan-ı Muhammedînin neşriyle Demokratlar on derece kuvvet bulduğu gibi; Ayasofya’yı, beş yüz sene devam eden vaziyet-i kudsiyesine çevirmek… 

. . . Hem Demokrat’a ezan-ı Muhammedî gibi çok kuvvet vermek ve Risale-i Nur’un neşrine müsaadesi gibi çok taraftar olmak ve âlem-i İslâm’ı, hattâ bir kısım Hıristiyan devletlerini de memnun etmek için, Ayasofya’yı müzahrefattan temizleyip ibadet mahalli yapmaktır.

Bu ifadelerin dayandığı çok önemli bir hakikat var ki, bunu, Fatih Sultan Mehmed’in Ayasofya vakfiyesinde aramak gerekir.

Herkesin bildiği gibi, Ayasofya’nın vakfiyesi, bu vakfın şartını bozanları, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lânetiyle lânetler.

Ayasofya’nın kapandığı günden bu yana bu lânetin üzerimize çökmüş bulunduğunu dikkatten uzak tutmayalım. Her ne kadar böyle bir lânetin birinci derecedeki muhatapları, Ayasofya Camiini ibadete kapatanlar ise de, elinde yetki olduğu halde onu ibadete açmayanların payına da bu lânetten birşeylerin düşeceği aşikârdır.

Konuya diğer tarafından yaklaştığımızda ise, bu lânetin çözülmesiyle birlikte üzerimizden büyük bir yükün kalkacağını ve büyük bir manevî desteğe kavuşacağımızı anlamak zor olmayacaktır.

Unutmayalım ki, bugün dünyadaki en azılı şer odaklarının tam hedefinde bulunan Türkiye, bütün bunlara karşı, yeryüzünün dört bir köşesinde yardım elini uzattığı mazlumların dualarıyla bir hedefe doğru ilerliyor.

Önümüzdeki lânet engelini kaldırıp ecdadın ve İslâm âleminin dualarına mazhar olmak ise, bu yürüyüşü çok daha emin bir hale getirecektir.

Şunu da unutmayalım ki, Resulullah’ın “ne güzel komutan” iltifatına mazhar olan Fatih’in duası da, bedduası da, Pensilvanya lânetçilerinin üfürüklerine benzemez.

***

İlk yayın tarihi: 16 Nisan 2015