SON EKLENENLER
latest

1 Haziran 2019 Cumartesi

Siyasetten taharet, Ramazan'a niyet

2018 genel seçimlerinin tarihi, bütün bir Ramazan ayını seçim kampanyalarıyla geçirecek şekilde düzenlenmişti. Böylece, milletimiz, Ramazan’ın uhrevî havasını teneffüs etmeye fırsat bulamadan, bu mübarek ayı siyasetin zulümlü ve zulmetli kavgaları içinde geçirdi.

Ne yazık ki o günler geride kalmadı. Siyasî ihtiraslar, bu seneki Ramazan’ımızı da heba etmenin bir yolunu buldu. Oysa genel seçimler üzerine bir seçimi daha yeni yaşamış, bütün bir kampanya boyunca birbirimize sövüp saymıştık. Ama bu kadarına da doymayan siyasetçilerimiz, bu seneki Ramazan ayımızı da yeni ve daha hırslı bir seçim kampanyasına feda ettiler. Bütün bir ömrün sevabını bir defada insana kazandıracak bir fazilete sahip olan bu ayda Kur’an ile, Hadis ile, zikirle, fikirle, şükürle meşgul olması gereken kalpler, zihinler ve diller, siyasî gevezeliklerin birinden çıkıp diğerine dalacak, gecelerini ve gündüzlerini birbirlerine lâf giydirmek için telef edecek.

Bu tuzağa düşmemenin bir yolu var; o da, kenarından köşesinden bile olsa hiçbir şekilde siyaset gevezeliklerine iltifat etmemek. Bütün bir ay boyunca, ama’sız, fakat’sız, istisnasız ve tavizsiz bir oruçla politikadan ve politikacılardan uzak durmak. Onun yerine, kalbi, ruhu ve zihni tam mânâsıyla doyuracak ulvî mânâlar ve manzaralarla meşgul olmak.

Meselâ, Risale-i Nur’un Altıncı Mertebe-i Nuriye-i Hasbiyesinde tasvir edilen şu manzaraları beş on dakikalığına olsun teneffüs etmek, siyaset âleminin kapatmaya çalıştığı o kapıları tekrar ardına kadar açmak için bir başlangıç olabilir; ne dersiniz? Lütfen satır satır, cümle cümle, kelime kelime, üzerinde durarak, sindirerek, düşünerek, hayal ederek – en önemlisi de burası: hayal ederek – okuyun:

Birinci nokta

Meşreplerinde, mesleklerinde birbirinden ayrı ve uzak olan bütün ehl-i hakikatın reisleri, zevk ve keşfe istinad ederek, icma ile, ittifak ile iman edip hükmediyorlar ki, bütün mevcudattaki hüsün ve cemâl, bir Zât-ı Vâcibü’l-Vücudda bulunan mukaddes hüsün ve cemâlin gölgesi ve lemeâtı ve perdelerin arkasında cilvesidir.

İkinci nokta

Bütün güzel mahlûklar, kàfile kàfile arkasında durmayarak gelip gidiyorlar, fenâya girip kayboluyorlar. Fakat o aynaların üstünde kendini gösteren ve cilvelenen yüksek ve tebeddül etmez bir güzellik, tecellîsinde devam ettiğinden kat’î bir surette gösterir ki, o güzellikler o güzellerin malı ve o aynaların cemâli değildir. Belki güneşin cemâl-i şuaâtı cereyan eden suyun üzerindeki kabarcıklarda göründüğü gibi, sermedî bir cemâlin ışıklarıdırlar.

Üçüncü nokta

Nurun gelmesi elbette nuranîden ve vücut vermesi her halde mevcuttan ve ihsan ise gınâdan ve sehavet ise servetten ve talim ilimden gelmesi bedihî olduğu gibi, hüsün vermek dahi hasenden ve güzelleştirmek güzelden ve cemâl vermek cemilden olabilir, başka olamaz. İşte bu hakikate binaen iman ederiz ki, bu kâinattaki görünen bütün güzellikler öyle bir güzelden geliyor ki, bu mütemâdiyen değişen ve tazelenen kâinat, bütün mevcudatıyla aynadarlık dilleriyle o güzelin cemâlini tavsif ve târif eder.

Dördüncü nokta

Nasıl ki ceset ruha dayanır, ayakta durur, hayatlanır; ve lâfız mânaya bakar, ona göre nurlanır; ve suret hakikata istinad eder, ondan kıymet alır. Aynen öyle de, bu maddî ve cismânî olan âlem-i şehadet dahi bir cesettir, bir lâfızdır, bir surettir; âlem-i gaybın perdesi arkasındaki esmâ-i İlâhiyeye dayanır, hayatlanır, istinad eder, can alır, ona bakar, güzelleşir. Bütün maddî güzellikler kendi hakikatlerinin ve mânâlarının mânevî güzelliklerinden ileri geliyor. Ve hakikatleri ise, esmâ-i İlâhiyeden feyz alırlar ve onların bir nevi gölgeleridir. Ve bu hakikat, Risale-i Nur’da kat’î ispat edilmiştir.

Demek bu kâinatta bulunan bütün güzelliklerin envâı ve çeşitleri, âlem-i gayb arkasında tecellî eden ve kusurdan mukaddes, maddeden mücerret bir cemâlin esmâ vasıtasıyla cilveleri ve işaretleri ve emârâtlarıdır. Fakat nasıl ki, Vâcibü’l-Vücudun Zât-ı Akdesi, başkalara hiçbir cihette benzemez ve sıfatları mümkinatın sıfatlarından hadsiz derece yüksektir. Öyle de, onun kudsî cemâli, mümkinatın ve mahlûkatın hüsünlerine benzemez, hadsiz derecede daha âlidir.

Evet, koca Cennet bütün hüsün ve cemâliyle bir cilvesi bulunan ve bir saat müşahedesi ehl-i Cennete Cenneti unutturan bir cemâl-i sermedî, elbette nihayeti ve şebîhi ve nazîri ve misli olmaz. Malûmdur ki, herşeyin hüsnü kendine göredir; hem binler tarzda bulunur ve nevilerin ihtilafı gibi güzellikleri de ayrı ayrıdır. Meselâ, gözle hissedilen bir güzellik, kulakla hissedilen bir hüsün bir olmaması ve akılla fehmedilen bir hüsn-ü aklî, ağızla zevk edilen bir hüsn-ü taam bir olmadığı gibi; kalb, ruh ve sair zâhirî ve bâtınî duyguların istihsan ettikleri ve güzel hissettikleri güzellikler, onların ihtilâfı gibi muhteliftir. Meselâ, imanın güzelliği ve hakikatin güzelliği ve nurun hüsnü ve çiçeğin hüsnü ve ruhun cemâli ve suretin cemâli ve şefkatin güzelliği ve adaletin güzelliği ve merhametin hüsnü ve hikmetin hüsnü ayrı ayrı oldukları gibi; Cemîl-i Zülcelâlin nihayet derecede güzel olan Esmâ-i Hüsnâsının güzellikleri dahi ayrı ayrı olduğundan, mevcudatta bulunan hüsünler ayrı ayrı düşmüş.

Eğer Cemîl-i Zülcelâlin esmâsındaki hüsünlerin mevcudat aynalarında bir cilvesini müşahede etmek istersen, zeminin yüzünü bir küçük bahçe gibi temâşa edecek bir geniş, hayalî gözle bak. Ve hem bil ki, rahmâniyet, rahîmiyet, hakîmiyet, âdiliyet gibi tâbirler, Cenâb-ı Hakkın hem isim, hem fiil, hem sıfat, hem şe’nlerine işaret ederler.

İşte, başta insan olarak bütün hayvanatın muntazaman bir perde-i gaybdan gelen erzaklarına bak, Rahmâniyet-i İlâhiyenin cemâlini gör.

Hem bütün yavruların mu’cizâne iaşelerine ve başları üstünde ve annelerinin sinelerinde asılmış tatlı, sâfi, âb-ı kevser gibi iki tulumbacık süte temâşâ eyle, rahîmiyet-i Rabbâniyenin câzibedar cemâlini gör.

Hem bütün kâinatı envâıyla beraber bir kitab-ı kebîr-i hikmet ve öyle bir kitap ki, her harfi yüz kelime, her kelimesi yüzer satır, her satırı bin bab, her babı binler küçük kitap hükmüne getiren hakîmiyet-i İlâhiyenin cemâl-i bîmisâline bak, gör.

Hem kâinatı bütün mevcudatıyla mizanı altına alan ve bütün ecram-ı ulviye ve süfliyenin muvazenelerini idame ettiren ve güzelliğin en mühim bir esası olan tenasübü veren ve herşeye en güzel vaziyeti verdiren ve her zîhayata hakk-ı hayatı verip ihkak-ı hak eden ve mütecavizleri durduran ve cezalandıran bir âdiliyetin haşmetli güzelliğine bak, gör.

Hem insanın geçmiş tarihçe-i hayatını buğday tanesi küçüklüğündeki kuvve-i hafızasında ve her nebat ve ağacın gelecek tarihçe-i hayat-ı saniyesini çekirdeğinde yazmasına ve her zîhayatın muhafazasına lüzumu bulunan âlât ve cihazata, meselâ arının kanatçıklarına ve zehirli iğnesine ve dikenli çiçeklerin süngücüklerine ve çekirdeklerin sert kabuklarına bak ve hafîziyet ve hâfiziyet-i Rabbâniyenin letafetli cemâlini gör.

Hem zemin sofrasında Kerîm-i Mutlak olan Rahmân-ı Rahîmin misafirlerine rahmet tarafından ihzar edilen hadsiz taamların ayrı ayrı ve güzel kokularına ve muhtelif, süslü renklerine ve mütenevvi, hoş tatlarına ve her zîhayatın zevk ve safâsına yardım eden cihazlara bak, ikram ve kerîmiyet-i Rabbâniyenin gayet şirin cemâlini ve gayet tatlı güzelliğini gör.

Hem Fettâh ve Musavvir isimlerinin tecellîleriyle başta insan olarak bütün hayvanatın su katrelerinden açılan pek çok mânidar suretlerine ve bahar çiçeklerinin habbe ve zerreciklerinden açtırılan çok cazibedar simalarına bak, fettâhiyet ve musavviriyet-i İlâhiyenin mu’cizatlı cemâlini gör.

İşte, bu mezkûr misallere kıyasen, Esmâ-i Hüsnânın herbirisinin kendine mahsus öyle kudsî bir cemâli var ki, birtek cilvesi koca bir âlemi ve hadsiz bir nev’i güzelleştiriyor.

Birtek çiçekte bir ismin cilve-i cemâlini gördüğün gibi, bahar dahi bir çiçektir. Ve Cennet dahi görülmedik bir çiçektir. Baharın tamamına bakabilirsen ve Cenneti iman gözüyle görebilirsen bak, gör, cemâl-i sermedînin derece-i haşmetini anla. O güzelliğe karşı iman güzelliğiyle ve ubudiyet cemâliyle mukabele etsen çok güzel bir mahlûk olursun. Eğer dalâletin hadsiz çirkinliğiyle ve isyanın menfur kubhuyla mukabele edip karşılasan, en çirkin bir mahlûk olmakla beraber, bütün güzel mevcudatın mânen menfurları olursun.

Beşinci nokta

Nasıl ki yüzer hüner ve san’at ve kemâl ve cemâlleri bulunan bir zât, herbir hüner kendini teşhir etmek ve herbir güzel san’at kendini takdir ettirmek ve herbir kemâl kendini izhar etmek ve her bir cemâl kendini göstermek istemesi kaidesince, o zât dahi bütün hünerlerini ve san’atlarını ve kemâlâtını ve gizli güzelliklerini târif edecek, teşhir edecek, gösterecek olan bir harika sarayı yapmış. Her kim o mu’cizeli sarayı temâşâ etse, birden ustasının ve sahibinin hünerlerine ve mehâsinine ve kemâlâtına intikal eder ve gözüyle görür gibi inanır, tasdik eder ve der ki: “Her cihetle güzel ve hünerli olmayan bir zât, böyle her cihetle güzel bir eserin masdarı, mûcidi ve taklitsiz muhterii olamaz. Belki onun mânevî hüsünleri ve kemâlleri bu sarayla tecessüm etmiş gibidir” hükmeder.

Aynen öyle de, bu kâinat denilen dünyadan, meşher-i acaip ve saray-ı muhteşemin hüsünlerini gören ve aklı çürük ve kalbi bozuk olmayan elbette intikal edecek ki, bu saray bir aynadır; başkasının cemâlini ve kemâlini göstermek için böyle süslenmiş. Evet, madem bu saray-ı âlemin başka emsâli yok ki güzellikleri ondan iktibas edip taklit edilsin. Elbette ve herhalde bunun ustası kendi zâtında ve esmâsında kendine lâyık güzellikleri var ki, kâinat ondan iktibas ediyor ve ona göre yapılmış ve onları ifade etmek için bir kitap gibi yazılmış.

30 Mayıs 2019 Perşembe

Uçan Üniversite Uygurcada

Uçan Üniversite’nin Uygurca tercümesi, Uygur Araştırma Enstitüsü yayınları arasında çıktı.

Ümit Şimşek tarafından kaleme alınan ve Polonyalıların efsanevî bağımsızlık mücadelesini anlatan Uçan Üniversite’yi Uygurcaya Abdülaziz Akhun tercüme etti.

Eseri yayınlayan Uygur Araştırma Enstitüsü Ankara’da faaliyet gösteriyor ve Doğu Türkistan Türklerinin maruz kaldığı sistematik imha faaliyetlerini dünyaya duyurmaya çalışıyor.

Enstitü, www.uysi.org adresinde yayın yapan internet sitesiyle Uygurca ve İngilizce olarak faaliyetlerini duyuruyor.

Uçan Üniversite’nin önsözünde Polonyalıların işgalci ülkelere karşı verdiği mücadelenin sonucu şöyle özetleniyor:

Polonya, önce üç komşusu tarafından peş peşe defalarca parçalandı ve paylaşıldı. Arkadan, iki Dünya savaşının ikisini de bütün şiddetiyle yaşadı. Nazi işgalinden sonra Sovyetler geldi. Sonunda, ne Prusya kaldı ortalıkta, ne Naziler, ne de Sovyetler.

Polonyalılar ise, kendilerini tarih sahnesinden bütünüyle silmeye azmetmiş düşmanlarını peş peşe tarihe gömmüş bir millet olarak bugün hâlâ ayakta:

Tabii, savaş alanlarında dökülen kanlar kadar, belki ondan daha önce, yeraltında dökülen terlerin sayesinde.

Uygur Araştırma Enstitüsünün iletişim bilgileri ise şöyle:

Kızılay Mahallesi, İzmir-1 cad., no: 33, 06420 Çankaya, Ankara
Tel: 0312 419 88 83
e-mail: editor@uysi.org.tr
Web sitesi: www.uysi.org.tr

Yeryüzünde bahar

Göklerde ve yerde nice âyetler vardır ki, insanlar dönüp bakmaksızın onların yanından geçer giderler.
Yusuf Sûresi, 105

ÜMİT ŞİMŞEK

KOZANIN kapısını çaldı melekler.

“Dışarıda bir âlem var” dediler.

Kelebek kapıyı açtı, dünyaya çıktı.

Çiçekten kanatlarını kuruttu.

Sonra çiçeklere doğru uçtu.

Kelebek kanadının desenleri, o gün akşama kadar binlerce çiçeğin nakışlarıyla öpüştü. İlk defa kullanılan kanatlar ve ilk defa görülen çiçekler, ezelden gelen bir beraberliği kutladı.

Aynı sanatkârın boyasıyla süslenmiş yüzler, aynı rahmetin neş’esiyle çırpan kanatlan ağırladı, misafirlerine aynı kerem çeşmesinden şerbetler sundu.

Yapraklar ve kanatlar semâya açıldı. Melekler, kelebekler­den ve çiçeklerden Arşa dualar taşıdı.

“Bu tohumlan da birer çiçek yap, ey Hâlıkımız!”

“Bu güzel yüzlerle yeryüzünün yüzünü güldür, ey Rabbimiz!”

SEMÂDAN Cennete bakan gözler yeryüzüne çevrildi.

“Orada bir âlem var” dediler.

Tek bir dünya bahçesinin dirilişini, bir Cennetin yaratılışı gibi seyrettiler. Toprağın gülüşünü, iskeletlerin giyinişini, tır­tılların kanatlarla süslenişini gördüler. Hava zerrelerinde tesbihatların canlanışını dinlediler. Rahmetin ışık partikülleri, yağmur zerreleri şeklinde cisme bürünüp binlerce bahçeye seller gibi yağışına, hayat kılığında görünüp yapraklar ve ka­natlarla binlerce yerden ordular gibi fışkırışına şahit oldular. Dualarla yükselen ve cevaplarla inen melek ordularının uğultularını kehkeşanlardan işittiler.

O sırada çiçeklerin, kelebeklerin ve meleklerin arasında do­laşan bir kısım insancıklar yıllık enflasyon tahminleriyle uğ­raşıyor, gazeteler ve televizyonlar “dünyanın en önemli ha­berlerini” yetiştirmek için birbirleriyle yanşıyorlardı.

Görünen ve görünmeyen âlemlerin derinliklerinde ise, kâinatın en önemli gelişmeleri ânı ânına izleniyordu:

Yeryüzüne bahar gelmişti.

Toprak haşir müjdesiyle kabarmış, çekirdekler rahmetin şevkiyle çatlamış, kozalar hayat neş’esiyle delinmiş, Yer ve Gökler Rabbinin mühürleri yeryüzü semâsına kanatlarla nakşedilmeye başlamıştı.

ÇİÇEKTEN kanatlar, o gün binlerce çiçeğin nakışlarıyla bu­luştu. Resimler çekildi, dualar dinlendi, zikirler kayda geçti.

Günün ışıklarıyla beraber, kayıtlar da başka bir âlemin meclislerine kaldırıldı.

Çiçekler kapandı, kanatlar uykuya daldı.

Ama yarın—

Yarın yine güneş doğacak.

Kelebekler ve çiçekler yine uyanacak.

Melekler yine kozaların kapısını çalacak.

Hergün ve her bahar, bunlar tekrar tekrar yaşanacak.

Sonra, günün birinde, ansızın başka bir güneş doğacak.

İnsanlar bir haşir sabahında uyanacaklar.

Ve dünyanın onca “önemli gelişmeleri” arasında hangi ha­berleri kaçırmış olduklarını anlayacaklar!

— Hayat Meydan Okuyor’dan

29 Mayıs 2019 Çarşamba

Bir mübarek mevsim nasıl heba edilir?

İlk yayın tarihi 25 Nisan 2018
İkinci yayın tarihi 22 Mayıs 2018

Dünyanın bir numaralı ömür öğütücüsü siyaset, Üç Ayların en feyizli iki ayını bütünüyle işgal ve heder etmek üzere toplumumuzu esir almış bulunuyor.

Artık gündemimizde “Bir daha asla geri dönmeyecek olan bu faziletli günleri nasıl ebedî bir kazanca çevirebilirim?” sorusu yer almıyor. Şimdi en kıymetli dakikalarımız, derken saatlerimiz, derken günlerimiz ve haftalarımız, sosyal medyanın pisliklerini eşelemek ve birbirimize lâf yetiştirip kibir yarıştırmakla geçiyor. Bütün ins ve cin şeytanları bir araya gelse, milyonlarca insanın himmetini böyle kudsî bir mevsimde dünyanın en seviyesiz tartışmalarıyla hebâ etmek ve böyle bir muhabbet zamanında milleti birbirine düşürmek için bundan daha tesirli bir yol bulabilirler miydi?

Eğer “Memleketin mukadderatını ilgilendiren bu kadar önemli bir meseleden habersiz mi kalalım?” denecekse:

Bu meselelerde hemen herkes ne yapacağını zaten biliyordur. Oy verme günü geldiğinde gider, memleketin mukadderatında sizin payınıza düşen görevi yerine getirir, sonra işinizin başına dönersiniz. Bu geniş siyaset dairesinde her birimize düşen vazife bundan ibarettir. Yoksa, memleketin mukadderatını belirleyecek olan, bizim her gün televizyon başında veya internet dünyasının muzahrefatına batmış şekilde geçirdiğimiz günlerin sayısı değildir. Bu sayı ancak kendi mukadderatımızın belirlenmesinde bir rol oynar; o rol de ortaya çıktığında hangi fırsatları tepip hangi belâları başımıza musallat ettiğimizi anlayıveririz, ama iş işten geçmiş olur! En iyisi, biz şimdiden kısa bir hesap yaparak manzarayı bütün halinde görmeye çalışalım:

Bir örnek olarak, dünkü günümüzden kaç saatini bu şekilde heba etmiş olabiliriz: bir, iki, üç, beş, on?

Oldukça mütevazi bir rakam olarak, üç diyelim. Altmış günün toplamında bu rakam 180 saati bulacaktır.

Sonra da bu altmış günün “kazancını” bulmaya çalışalım:

Hangi konuda bilgimiz arttı? Ne öğrendik? Birinin yardımına mı koştuk? Bir gönüle mi girdik? Defterimizin hayır hanesine ne kadarlık bir yatırım yaptık? Din veya dünya için ne kazandık? Şu kadar kitap mı okuduk? Bu kadar hatim mi indirdik? O kadar hadis mi öğrendik? Bir sanat mı edindik? Lâf ebeliğinden ve sövüşmekten başka bir beceri mi kazandık?

Veya, Bediüzzaman Said Nursî’nin bu konudaki mükerrer ikazlarından şu ibret dolu mektubu bir kere daha pürdikkat okuyalım:

***

Sual: Bize verdiğiniz cevapta diyorsunuz: Siyasî geniş daireleri merakla takip eden, küçük daireler içindeki vazifelerinde zarar eder. Bunun izahını istiyoruz.

Elcevap: Üstadımız diyor ki:

Evet, bu zamanda merakla radyo vasıtasıyla ciddi alâkadarâne küre-i arzdaki boğuşmalara merak edip bakanlar, dikkat edenler, maddî ve manevî pek çok zararları vardır. Ya aklını dağıtır, mânevî bir divane olur; ya kalbini dağıtır, manevî bir dinsiz olur; ya fikrini dağıtır, mânevî bir ecnebî olur.

Evet, ben kendim gördüm: Lüzumsuz bir merakla mütedeyyin iken âmi bir adam, beride ilme mensubiyeti varken, eskiden beri İslâm düşmanı olan bir kâfirin mağlûbiyetiyle ağlamak derecesinde bir mahzuniyet ve Âl-i Beytten seyyidler cemaatinin bir kâfire karşı mağlûbiyetinden mesruriyetini gördüm. Böyle âmi bir adamın alâkası, bir geniş daire-i siyaset hatırı için böyle kâfir bir düşmanı, mücahit bir seyyide tercih etmek, acaba divaneliğin ve aklı dağıtmaklığın en acip bir misali değil midir?

Evet, haricî siyaset memurları ve erkân-ı harpler ve kumandanlara bir derece vazifece münasebeti bulunan siyasetin geniş dairelerine ait mesâili, basit fikirli ve idare-i ruhiye ve dîniyesine ve şahsiyesine ve beytiyesine ve karyesine ait lüzumlu vazifesini geri bıraktırmakla onları meraklandırıpruhlarını serseri, akıllarını geveze ve kalblerini de hakaik-i imaniye ve İslâmiyeye ait zevklerini, şevklerini kırıp havalandırmak ve o kalbleri serseri etmek ve mânen öldürmekle dinsizliğe yer ihzar etmek tarzında, kemâl-i merakla, onlara göre mâlâyâni ve lüzumsuz mesâil-i siyasiyeyi radyoyla ders verip dinlettirmek, hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeye öyle bir zarardır ki, ileride vereceği neticeleri düşündükçe tüyler ürperir.

Evet, her bir adam vatanıyla, milletle, hükûmetle alâkadardır. Fakat bu alâkadarlık, muvakkat cereyanlara kapılıp millet ve vatanı ve hükûmetin menfaatini bazı şahısların muvakkat siyasetlerine tâbi etmek, belki aynını telâkki etmek çok yanlış olmakla beraber; o vatanperverlik, milletperverlik hissinden ve vazifesinden herkese düşen vazife bir ise, kendi kalb ve ruhundan idare-i şahsiye ve beytiye ve diniye, ve hâkeza, çok dairelerden hakikî vazifedar olduğu hizmet ve alâka ve merak on, yirmi, belki yüzdür. Bu ciddî ve lüzumlu bu kadar alâkaların zararına olarak, o birtek lüzumsuz ve ona göre mâlâyâni olan siyaset cereyanlarına feda etmek dîvanelik değil de nedir?

27 Mayıs 2019 Pazartesi

İnsanın borcu

ÜMİT ŞİMŞEK

Bir meyve uzanır dalların birinden bütün cazibesiyle.

İnsan uzanır ve alır.

O kadar kolaydır ona erişmek.

Oysa dünya ve içindekiler, o meyvenin benzerini yaratmaktan âcizdir.

İnsan onu alır, âfiyetle yer.

Kimin gönderdiğini bilir.

Onun adıyla alır, şükrünü Ona sunar.

Ve bir şükürle borcunu öder.

Her an insan nefes alıp verir yeryüzünde.

Her nefeste vücuduna ordular doluşur.

150 bin kilometrelik bir damar ağıyla vücudunun en ücra köşelerine ulaşır bir nefesle gelenler.

O bir nefesi bağışlamaya kimsenin gücü yetmez, onu verenden başka.

Bir nefeste neler olup bittiğini insan bilmez.

Yalnız, nefesi ona kimin verdiğini bilir.

Ve yine onun verdiği nefesle Onu şükürler sunar.

Ve bir şükürle borcunu öder.

***

İnsan, kendisi için hazırlanmış bir dünyaya gözünü açar ve orada yaşar.

Tabanına halılar serilmiş, tavanına kandiller asılmıştır evinin.

Nereye baksa bir güzellik görür, bir lütufla karşılaşır.

Kuşlar onunla konuşur.

Dereler onun kulaklarına tatlı nağmeler taşır.

Çiçekler gözleri önünde bir ziyafet sofrasıdır.

Yerin ve göğün nimetleri seller gibi yağar insana dört bir yandan.

Gözün bir bakışı kadar kolaydır o nimetlere erişmek.

Oysa onlardan her biri, dünya ve içindekileri âciz bırakan bir harikulâdelikle var olur.

İnsan sadece bakar ve zevk eder.

Tadar ve zevk eder.

Bazan elini uzatmasına gerek kalmaz, kendiliğinden ulaşır nimetler ona.

Bakışı da, tadışı da ayrı bir harikulâdeliktir.

O zevki nasıl aldığını bilmez insan.

Bir tadışta neler olur kendi vücudunda, farkına varmaz.

Bir günbatımının renkleri göze nasıl akseder, nasıl elektrik akımına dönüşür, binlerce hücreyle nasıl beyne ulaştırılır, parçalar nasıl birleştirilir, tablo nasıl çizilir?

Ve ortaya çıkan tablo, nasıl ılık duygular uyandırır kalbde?

Nasıl hayran kalır insan gördüklerine?

Hayret ve şükür duyguları nasıl doldurur benliğini?

Nasıl sever gördüğünü ve onu kendisine göstereni?

Bilemez.

Ama görür ve sever.

Bilmedikleri, sevinç ve neş’esinden hiçbir şeyi eksik bırakmaz.

Çünkü asıl bilmesi gerekeni bilir insan.

Kimden gelir o güzellikler?

Kim sunar yerin ve göklerin nimetlerini insana?

Kim onu aziz bir misafir gibi ağırlar yeryüzünde?

Kim kendisini tanıtır ona sunduklarıyla?

Bunları bilir insan.

Ve bildikleri ona yeter.

Çünkü bilmekle ve şükrünü yalnızca Ona sunmakla borcunu öder insan.

Kendisinden sadece bu istenir, fazlası değil.

Bu ise, insanın bütün eriştiklerinden de ötede bir başka nimettir ki, fiyatı hiçbir zaman hakkıyla ödenmez.

26 Mayıs 2019 Pazar

Kadir Gecesini bulduğumuz nasıl anlaşılır?

Ramazan ayı Kur’ân’ın inişi ile on bir ayın sultanı olmuş, Kadir Gecesi Kur’ân’ın inişi ile 80 senelik bir değer kazanmıştı.

İnsana değer kazandıran şey de Kur’ân’dan başkası değildi. Rahmân, kendisine muhatap almak için insanı yaratmış, ona okumayı, yazmayı, konuşmayı, dinleyip anlamayı öğretmişti.

O halde, mahlûkatın en üstünü, gecelerin en üstününe kavuştuğu zaman bu büyük fırsatı nasıl değerlendirmeliydi?

UTESAV tarafından düzenlenen Kur’an Buluşmalarının İTO ev sahipliğinde gerçekleşen 231’inci bölümünde bu sorunun cevabını aradık. Bu, aynı zamanda, “Kur’ân’ı nasıl okuyalım?” sorusuna cevap aramak anlamına geliyordu.

Sahabenin önde gelen isimlerinden bazılarının öğütleri bize şöyle yol gösteriyordu:

İbni Mes’ud (r.a.):

Eğer kalp gözünün açık olmasını istiyorsan, Allah’ın “Ey iman edenler” hitabını işittiğinde kulağını dört aç. Çünkü o ya bir hayrı emreder veya bir şerri nehyeder.

Ömer (r.a.):

Allah’ın kitabını öğrenince onunla tanışmış olursunuz. Onunla amel edince de onun ehlinden olursunuz.

Ebû Muse’l-Eş’arî (r.a.):

Bu Kur’ân sizin için bir ecirdir ve aynı zamanda boynunuza bir yüktür. Kur’ân’a tâbi olun; sakın Kur’ân sizin peşinizde koşmasın. Kim Kur’ân’a tâbi olursa Kur’ân onu Cennet bahçelerinde ağırlar. Kur’ân kimin peşinde koşarsa onun ensesine basar, yüzüstü Cehenneme atar.

Kur’ân’ı okumaktan asıl maksat onu yaşamak olduğuna göre, Kadir Gecesinde bizim bu amaçla Kur’ân’a yönelmemiz gerekiyordu. Bir başka deyişle, her Kadir Gecesi, bizim için, Kur’ân-ı Kerim ile yeniden tanışma, onunla ilişkimizi daha ileri ve derin boyutlara taşıma vesilesi olmalıydı. Kadir Gecesi olma ihtimalini taşıyan Ramazan’ın bu son gecelerinde vaktimizin önemli bir kısmını tefekkür ve muhasebeye ayırmalı, hatâ ve ihmallerimizi gözden geçirmeli, Allah’ın bize verdiği imkân ve kabiliyetlerle kulluğumuzu hangi noktalarda daha ileri boyutlara taşıyabileceğimizi düşünmeliydik.

En önemlisi de, bu muhasebeyi sadece şahsî kemâlât açısından değil, ümmete karşı sorumluluklarımız açısından da yapmamız gerekiyordu. Başlıca kaygımız sadece “Kendimi nasıl kurtarırım?” sorusundan ibaret kalmamalı, “İslâm ümmeti için neler yapabilirim?” sorusu da bu kaygıya eşlik etmeliydi.

Sonuç olarak, Kadir Gecesini yakalayıp yakalayamadığımız da bu tefekkür ve muhasebenin neticesinde yatıyordu. Ramazan’dan sonraki halimizi murakabe altında tuttuğumuz zaman, hayatımızda eğer bu mülâhazalar ışığında ciddî bir farklılık görebiliyorsak, bunu Kadir Gecesini değerlendirmiş olduğumuza bir alâmet olarak değerlendirmek, herhalde yanlış olmayacaktı.

Kadir Gecesiyle ilgili Kur’an Buluşmasının tamamını şu video kaydından izleyebilirsiniz:

Kur’an Buluşmalarının bundan sonraki bölümü, 29 Haziran Cumartesi sabahı, her zamanki gibi, 7:00 itibarıyla MÜSİAD’ın Çobançeşme’deki genel merkezinde gerçekleşecek.