SON EKLENENLER
latest

27 Temmuz 2019 Cumartesi

Mustafa İslâmoğlu ne dedi, ne demedi?

ÜMİT ŞİMŞEK

Birgün Mustafa İslâmoğlu’nu savunacağım hiç aklıma gelmezdi. Daha önce bu sitede yayınlanan “Mustafa İslâmoğlu’nun Başarı Sırları” başlıklı yazımı okuyanlar, özellikle hadis ilimlerine ve İslâm âleminin muhteşem birikimine karşı küçümseyici tavırları sebebiyle İslâmoğlu’nun görüşlerini tasvip etmek bir yana dursun, cidden tehlikeli bulduğumu hatırlayacaklardır. Ancak Mustafa İslâmoğlu’nun son günlerde sosyal medyada maruz kaldığı yoğun saldırılar, sadece onun hukuku açısından değil, son zamanlarda iyiden iyiye toplumumuzun vahîm bir gerçeği halini almış bulunan linç kültürümüz hakkında da alarm verici bir seviyeye (daha doğru bir tabirle seviyesizliğe) ulaşınca, bu konuya eğilmek ve işin aslını araştırmak zarureti hasıl oldu. Bu kısa araştırmanın sonunda da şöyle bir değerlendirme ortaya çıktı.

İslâmoğlu’na yönelik tepkiler, bir televizyon programında Hz. Hatice (radıyallahu anhâ) validemiz hakkında söylediği iddia edilen bir söz üzerinde yoğunlaşıyor. Geçmiş Ramazan’lardan birindeki bir televizyon sohbetinde geçen bu ifade, bir vatandaşımız tarafından keşfedilerek otuz küsur saniyelik bir klip halinde sosyal medyada tedavüle sokulmuş.

İslâmoğlu’nu savunan Akabe Medya ise, bu cümlenin yer aldığı konuşmanın konuyla ilgili yedi dakikalık bölümünü bir bütün olarak yayınlamak suretiyle konuyu açıklamaya çalışmış.

Ben de bu yedi dakikalık konuşmayı baştan sona iki defa dinledim. Bununla da yetinmedim ve konuşmayı yazıya dökerek inceledim.

Bu yazının sonunda videosunu bulacağınız ve bizzat izleyebileceğiniz sohbette, İslâmoğlu konuya “Allah Resulünün çok evliliğini nereye koyalım?” sorusuyla giriyor. Bunu da, Peygamber Efendimize (s.a.v.) çok evliliği üzerinden sataşanların hücumlarına karşı cevap mahiyetini taşıyan bir sohbet takip ediyor.

Sohbeti, Mehmet Okuyan, “Yirmi beş yaşındayken kırk yaşında bir hanımla, yetimleriyle…” sözüyle başlatıyor. Bundan sonra Mustafa İslâmoğlu, Peygamberimizin ilk eşi olan Hz. Hatice validemizin durumunu, “iki evlilik geçirmiş, çocukları var, iki evliliğinden üç çocuğu var, kırk yaşında bir hanım” şeklinde özetliyor. Sonra da, Peygamberimizin bu hanımla evlenmesinin, ona saldıranların iddia ettiği gibi bir “şehvet evliliği” olamayacağını, her iki tarafın o günkü sosyal konumlarını da karşılaştırmak suretiyle şu şekilde ifade ediyor:

“Şehvetine düşkünü bir yana bırak, birazcık şöyle kendisini ciddîye alan bir erkek, üstelik Mekke’nin yiğidi, Mekke’nin el-Emin’i, el üstünde tutuluyor, gözbebeği, Abdülmuttalib’in de gözbebeği, vârisi  gider de üç çocuklu, iki kocadan arta kalmış kırk yaşında bir dulu yirmi beş yaşındayken alır mı? Haydi aldı, yirmi beş sene bununla tek evli olarak yaşar mı?”

Burada Mehmet Okuyan araya girerek “Öldükten sonra da bir süre bekâr durur mu?” şeklinde bir ilâvede bulunuyor. Ve İslâmoğlu tekrarlıyor:

“Yirmi beş sene, dikkat buyurun, dokuzuncu yılda vefat etti Hazret-i Hatice.”

Sohbetin bundan sonraki kısmında Peygamberimizin diğer evlilikleri konu ediliyor ve İslâmoğlu burada “Allah Resulünün Hazret-i Aişe dışında evlendiği tüm kadınlar dul” tesbitini yapıyor. Bu arada, dul olmanın o gün bir kadın için “ölmek” mânâsına gelecek kadar sıkıntı veren bir durum olduğuna dikkat çekiyor, Resulullah’ın onlarla evlenmek suretiyle onları ödüllendirildiğini söylüyor ve bu evlilikleri “şefkat evliliği” olarak niteliyor. Bu arada Mehmet Okuyan da Ahzâb sûresinin “Peygamberin eşleri mü’minlerin anneleridir” meâlindeki âyetini hatırlatarak, “Bu ümmetin manevî annesi olmak diye büyük bir özlemi vardı Peygamberimizin yanındaki kadınların” tesbitinde bulunuyor.

Bu sohbeti bütün halinde dinlediğiniz zaman, kendinizi son derece açık bir gerçek karşısında buluyorsunuz:

Bu iki insan, zamanımızın insan suretindeki bir kısım şeytanları tarafından ortaya atılan çirkin yakıştırmalara karşı, Resulullah (s.a.v.) ile Ümmehâtü’l-Mü’minîn’i (r.a.) savunuyorlar. Bu gaye, gerek konuşmanın bütününde, gerekse her bir cümlede ve öne sürülen delillerde kendisini açıkça gösteriyor.

Bu savunmayı yaparken, “Eğer onların iddia ettiği gibi Peygamberimiz – hâşâ – şehvet peşinde olsaydı bu evlilikleri yapar mıydı?” sorusunu da cevaplandırmak üzere bazı tasvirler yapılıyor. Bu arada, konuşmanın genelinde, mü’minlerin anneleri hakkında “kırk yaşında bir hanım, Hazret-i Hatice, Hazret-i Aişe” gibi hürmet ifadeleri de geçiyor.

İslâmoğlu’na yöneltilen hücumlarda bahis konusu edilen sözler ise, Mekke’de o gün el üstünde tutulan yirmi beş yaşında genç bir adamın kırk yaşında bir dul ile evlenmesini ehl-i dünyanın değerleri açısından açıklamanın mümkün olmadığını belirtirken kullandığı “üç çocuklu, iki kocadan arta kalmış bir dul” ifadesinde geçiyor. Ve bu cümle, “Mustafa İslâmoğlu Hz. Hatice validemize artık dedi” şeklinde bir linç kampanyasını tetiklemiş bulunuyor.

Üslûp açısından ele alındığında, İslâmoğlu’nun bu sözleri hakkında çeşitli değerlendirmeler yapılabilir. Meselâ bazı kıt anlayışlıların yahut art niyetlilerin hücumuna meydan vermemek için, bu sözlerin başına “o günkü hakim değerlerin ışığında bakıldığında,” “ehl-i dünyanın gözüyle” gibilerden açıklayıcı bir ifade olsaydı daha iyi olurdu gibi tekliflerde de bulunulabilir. Ancak gerek konuşmanın bütünü, gerekse Validelerimiz hakkında diğer cümlelerde yer alan hürmetkâr ifadeler, bu sözlerde Hz. Hatice validemizi hedef alan küçümseyici bir anlamın kastedilmiş olamayacağını açıkça gösteriyor.

Ne var ki, sosyal medyada belirli bir maksatla otuz saniyelik bir klip tedavüle sokulduğunda, tavşanlar tilki olmadığını anlatma fırsatı buluncaya kadar nice infazlar gerçekleşiyor. İşte size Twitter’da bu konuyla ilgili olarak Mustafa İslâmoğlu’nu hedef alan binlerce mesajdan birkaç nümune (sarih sövme lâfızları içeren mesajlar buraya alınmamıştır):

 

Hoca değil bu iran dallamasi İran uşağı..

“Artık: Kullanıldıktan sonra geriye kalan.” Sen bu kelimeyi Hz. Hatice için kullanmaya utanmıyorsun da çıkıp millete pelikan, çomar mı diyorsun. Hadsiz herif. Asıl ipini koparıp ne dediğini bilmeyen çomar sensin.

Dansöz gibi kıvırma kurtulamayacaksın. Er geç bu dinin ve onun sahibinin ve dahi sevgilisinin yeryüzündeki askerleriyle sen ve ağa babaların tanışacaksınız.

Yavuz Sultan Selim Han “Anam Hz. Aişe’ye sövdürmem” diyerek bütün ordusunu ayağa kaldırıp İran’a yürüdü. Şimdi ise Mustafa İslamoğlu gibi adamlar Hz. Hatice Anamıza artık diyor, kimseden ses yok. Anamıza sahip çıkalım!

Ulen gerzek İslamoğlu Şiianın bilinçli düşmanlarındandır sizin gibi biriyim siz değil.

Vay gidi dumbelek. Kivirmasini da beceremedin.

Sen ve senin gibiler, şu zamanda islam aleminin üzerinde  en büyük musibetsiniz…

Zındık herife baksen.

Allah CC sana ebu leheb gibi firavun gibi ibretlik bir son versin…

Ebu Cehille haşrolasın inşaAllah.

Peygamber Efendimizin (sas) zevcesi Hz. Hatice’ye adice dil uzatan iblisin hizmetkarı.

Allah senin belanı versin şehadet getiremeden can veresin iblisle haşrolasın.

Senin tasmanı elinde tutanlara söyle kutsalımıza hakaret etmeye ve ettirmeye devam eder(seniz) sizi çıktığınız yere kadar kovalar ve o imkansızı basitçe gerçekleştiririz diyorlar de onlar anlar…

(Bu arada mesajlardan biri İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’yu, bir başkası da Sedat Peker’i Mustafa İslâmoğlu’na karşı göreve çağırıyor! Muhtemelen daha niceleri vardır, ama misaller kifayet edeceği ve mesajların tamamını taramak da evliya sabrı gerektireceği için, araştırmamız bu kadarla sınırlı tutulmuştur.)

 

***

Bu mesajlar arasında dolaşırken insan hazin bir gerçekle karşılaşıyor:

İslâmoğlu ile Okuyan’ın sohbetinde, Peygamber Efendimizi ve Annelerimizi savunma yönünde son derece güçlü delil ve muhakemeler mevcuttur. İnsanlar, Allah’ın Elçisini hedef alan insan şeytanlarının hayâsızca saldırılarına karşı Peygamberlerini savunmak için bu delilleri kullanmayı düşünebilirlerdi. Ama bazılarımız, muhalif bir fırkanın adamlarını çürütmeyi Resulullah’ın müdafaasından daha önemli ve öncelikli gördüklerinden, hasımlarının elinde zuhur eden gerçeklere tenezzül etmiyorlar.

Son olarak şunu da hatırlatalım ki, bu yazı, Mustafa İslâmoğlu’nu veya Mehmet Okuyan’ı müdafaa yazısı değildir. Bu yazı, baştan sona bir edep ve ahlâk dini olan İslâm dininin saliklerini, bilhassa onu savunma iddiasında olanları, insaf ve adalete ve savundukları dâvâ ile mütenasip bir edep ve ahlâka davet yazısıdır. Validelerimizden söz açılmışken, Hz. Aişe (r.a.) annemizin konuyla ilgili bir hatırasını nakledelim ve bahsi misk ile mühürlemiş olalım:

Hz. Aişe (r.a.) anlatıyor:

Yahudilerden bir grup Hz. Peygambere (s.a.v.) gelerek “Es-sâmu aleyke yâ Ebe’l-Kasım” dediler.

Hz. Peygamber “Ve aleyküm” buyurdu.

Ben “Ölüm de, lânet de sizin üzerinize olsun” dedim.

Hz. Peygamber “Aişe, çirkinleşme, Allah her işte yumuşaklığı sever” buyurdu.

“Ne söylediklerini işitmedin mi?” dedim.

“İşittim ve onlara iade ettim,” buyurdu. “Bizim onlar hakkındaki duamız kabul olunur, onların bizim hakkımızdaki duası ise kabul olunmaz.”

Müslim, Selâm: 10-12

Son bir not: Bu hatırada söz konusu edilenler, Resulullah’a (s.a.v.) düşmanlıkları ağızlarından taşan lânetlenmiş Yahudilerdir. Resulullah onlara karşı dahi yukarıdaki örneklerden çok daha hafif bir tabirin kullanılmasını hoş görmemişken, Müslümanların kendi içlerindeki ihtilâflarda iftira ile de yetinmeyip hakaretin her türlüsünü birbirlerine reva görmelerini acaba nasıl karşılardı?

26 Temmuz 2019 Cuma

Toplumsal cinsiyette adalet aldatmacası



Toplumsal cinsiyete “adalet” kelimesiyle makyaj yapmak isteyenler kötü olan şeyi düzeltmek değil, daha da kötüleştirmek için çalışıyorlar.
***
Kur’ân problemleri faziletle çözer, Batı ise çatışma ile çözmeye kalkar ve derinleştirir.
***
Batı’nın aile için ihtilâfları çözmek için bulduğu yöntemlerden biri de karı-koca düellosu!
***
Toplumsal cinsiyet kavramı bütün ihtilâtlarıyla reddedilip de feminist politikalardan dönülmezse bugünlerimizi arayabiliriz.
“İnsanların bir şey hakkındaki fikirlerini doğrudan değiştiremezsiniz. Fakat onların o şey hakkındaki konuşma biçimlerini değiştirebilirsiniz. Bu da onların fikirlerini değiştirebilir.”
Amerikalı dilbilimci Geoffrey Nunberg’in daha önce “Hayasızlığın Kısa Tarihi[1] başlıklı makalemizde temas ettiğimiz bu tesbitini bundan sonra da zaman zaman hatırlatacağımızı şimdiden haber verelim.
Çünkü dilimiz, hayatın hızına paralel olarak, tarihin hiçbir döneminde görülmedik bir hızla oradan oraya savruluyor. Ve biz hergün şuursuzca birtakım kelimeleri kullanmaya başlıyor, bazı kelimeleri de bir daha kullanmamak üzere dilimizden çıkarıyoruz.
Bu savrulmalar sırasında, derin bir mühendislik çalışmasının ürünü olan bazı kelime ve deyimler de lisanımızda önceden beri mevcut olan bazı kelime ve deyimlerle sessizce yer değiştiriyor; yenileri geldikçe eskileri yavaş yavaş dünyamızdan çıkıp gidiyor.

25 Temmuz 2019 Perşembe

Biz Amerika'dayken...

Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin zamanından beri Risale-i Nur’un neşir hizmetlerinde büyük emekleri geçen ve yurt içinde olduğu kadar yurt dışında da önemli açılımlara vesile olan Fırıncı Ağabeyin (nüfus kâğıdındaki adıyla Mehmet Nuri Güleç), tâ 1970’li yıllarda Dr. Osman Birgeoğlu ile birlikte Amerika Birleşik Devletlerinde İngilizce Risale-i Nur neşriyatını başlattığı günlerdeki şaşaalı (!) hayatına dair bazı resimleri, tarihin sayfalarına geçmek üzere, bir galeri halinde aşağıda sunuyoruz.

Dergi çıkmış!

Amerika’daki Risale-i Nur hizmetlerinin iki çilekeş öncüsü: Dr. Osman Birgeoğlu ve Mehmet Fırıncı. Biri üniversite kürsüsünü, diğeri de Türkiye’deki özgür hayatını geride bıraktıktan sonraki halleri resimde görüldüğü gibidir. Ama mutlular! “Nur the Light” dergisinin yeni bir sayısı henüz basılmış; telefonlarla müjde paylaşılıyor. Sene, Milâttan sonra 1975 olmalı. Yani bundan kırk küsur sene önce, neredeyse yarım asır olmuş!

Usta eller iş başında

Baskı ustamız üniversite öğretim üyesi. Dr. Birgeoğlu iş başında.

Bir başka ustamız

Kırım, katlama, ciltleme işleri, Bediüzzaman Hazretlerinin talebelerinden Mehmet Fırıncı’ya ait. Kendisi bu sahanın önde gelen isimlerinden olur; daha önce yıllarca Risalelerin teksiri ile uğraşmış, hattâ bu işte bazı aygıtlar da icad etmişti.

Paparazziden bu kadar

Resimler kaçak olarak, loş ışıkta ve flaşsız olarak çekildiği için, aksaklıklar hoşgörüle. Hem de tarihî eser oldukları başka nasıl belli olurdu?

Çok partili hayattan esir kampına

Kendisi, Türkiye’de çok partili hayata geçişin hikâyesini anlatırken San Francisco Konferansından başlamayı pek severdi. Fakat kader onu San Francisco yakınlarına attığında, kendisini bir esir kampında buluverdi. Dergi paketlemekten arta kalan zamanlarını bulaşık yıkayarak değerlendirirken görüyorsunuz.

Amerika’daki ihtişamlı hayat

“Fırıncı Ağabey Amerika’da” dendiği zaman kimlerin aklında ne tür manzaraların canlandığını tabii ki bilemeyiz. Fakat işin aslı resimde görüldüğü gibidir.

Uyumak da neymiş!

Fakat ev sahibinin de durumu iç açıcı sayılmaz. Var mı öyle derginin günler süren baskısı bitti diye mışıl mışıl uyumak?

Gerçekleşen rüyalar

Mutlu son: Dergiler postaya verildiğine göre, artık biz de şöyle rahat rahat dergimizi inceleyebiliriz demektir. Tabii, yıllarca peşinde koşulan bir hayalin gerçekleştiğini gören bir dâvâ adamının huzur ve şükran duyguları içinde…

Eser ortada

Abdest hazırlığı yaparken de yeni basılmış bir Risale incelenir: Kapak da fena olmamış sanki.

… Ve Dr. Hamid Algar

Bu arada, olağanüstü İngilizcesi ve edibâne üslûbuyla ilk tercümeleri gerçekleştiren Dr. Hamid Algar’ı da unutmayalım. Hoş, biz unutsak da, İngilizce risaleler basılıp okundukça hasıl olan sevapları onun defterine kaydedecek olanlar unutmaz.

Önceden böyleydi

Nur the Light dergisinin IBM ile hazırlanan ilk sayılarından biri.

Sonra böyle oldu

Derken, foto dizgi denen harikulâde icat çıkar. Compugraphic 48 model fotodizgi makinesiyle derginin çehresinin nasıl değiştiği hemen görülüyor.

Özgürlüğe doğru

Sayılı günler tez geçer. Ve bir gün gelir, Türkiye’ye dönüş yolu görünür. Hazırlanma zamanı.

Havaalanı yolunda

San Francisco Havaalanına doğru hep beraber yola çıkılır. Burası, bir katı gidişe, diğer katı dönüşe ayrılmış, iki katlı meşhur Bay Bridge adlı köprü.

Son dakikalar

Fırıncı Ağabey, Dr. Osman Birgeoğlu ile birlikte, kendisini uçağa çağıracak anonsu bekliyor.

Allahaısmarladık San Francisco

Esaret kampında geçen günlerin izi hemen hemen hiç kalmamış gibi. Az sonra uçak İstanbul’a doğru havalanır. Nerede kalmıştık?

Bir emektar aile

Yıldızların Esrarı kitabının yazarı merhum Hüseyin Demirkan da eşi Huriye Hanım ile birlikte Amerika hizmetlerinin çilesini çekmişti. Resimde, Dr. Osman Birgeoğlu ile aramızda görülüyor; önde ise Hüseyin Demirkan’ın oğlu ve kızı.

Yarım Dr. Birgeoğlu

Dr. Osman Birgeoğlu’nun yarısı. Paparazzilere görünmemek için duvarı siper yapmış; yoksa kabahat fotoğrafçıda değil.

Teknolojide büyük devrim!

Efsanevî Compugraphic 48. Firmanın ürettiği makinelerin 12’ncisini almıştık.

İyi bilirdik

Rahmetlinin biraz daha yakın bir pozu.

Bir “tabiat” macerası

Duvarda asılı Nur mecmualarına bakılırsa, 1976’a gelmiş olmalıyız. Bunlar, Compugraphic 48 ile dizilmiş nüshalar. O günlerden bir gün, Tabiat Risalesinin tercümesi biter. Teneffüs için bisiklete atlanır, derken bir markete uğranır.

Beni açarken seyredin

Marketin çiçekler reyonunda bir grup çiçek, üzerlerinde “Beni açarken seyredin” yazılı etiketiyle müşterileri kendilerine çağırmaktadır. Hiç çiçeği açmamış olan bir saksı itinayla seçilir, bisikletin selesine atılır ve derhal eve getirilir. Fakat evde çiçeklerden ikisinin açmış olduğu hayretle görülür. Herhalde yanlış saksı gelmiş olmalı.

Sayımda hata mı var?

Birkaç dakika sonra, sol taraftaki tomurcuklardan birinin de açmış olduğu görülür. “Herhalde az önce yanlış saymışım!”

Kaşla göz arasında!

O tomurcuklar da biraz sonra bu hale gelir. “Hayır, yanlış görme yok, bütün bunlar, ben arkamı dönünce olup bitiyor.”

Önce böyleydi

. . . Ve bütün saksı, önce bu vaziyette iken . . .

Göz göre göre böyle oldu!

Birkaç saat içinde bu hale geliyor!

Sürprizler bitmiyor

Başlangıçta tamamı tomurcuk halindeki saksının gün içinde aldığı durum da bu. Bu sırada fotoğraf makinesinin içindeki film bitmiştir; deklanşöre basılır, fakat makine resim çekmediği halde bir yerlerden bir “tık” sesi işitilir. Etraf dikkatlice kontrol edilir. O da ne? Bir yavru serçe cama konmuş, içerisini seyretmektedir. Hemen camın yanındaki kapıya koşulur, kapı açılır. Fakat kuş göz açıp kapayıncaya kadar kayıplara karışmıştır. Çaresiz, tekrar içeri dönülür, kapı kapatılır, makineye yeni film konur. Derken bir sürpriz daha:

Bir misafirimiz var

Kuş içeri girmiş, Risale-i Nur Külliyatı ile Av. Bekir Berk’in kitaplarını fon yapmış, bize poz vermektedir! Resim çekmemize itirazı olmaz; fakat ikramları da kabul etmez.

Gerçekse kuş nerede, hayalse bu resim ne?

Bir süre sonra da kendisine bir köşe bulur, uyuyakalır. Ertesi sabah ise ortada birkaç tüyden başka eser bırakmaksızın, esrarengiz bir şekilde kaybolmuştur. Her taraf kontrol edilir, kaçabileceği hiçbir deliğin olmadığı görülür (veya zannedilir). Hattâ bir ara, tıpkı çiğdemlerin âniden açmasında olduğu gibi, “hayal görmüş olabileceğimiz” düşünülür. Fakat resimler, burada böyle bir olayın cereyan etmiş olduğunu açıkça kanıtlamaktadır. En doğrusu, herhalde Dr. Osman Birgeoğlu’nun yorumu: “Biri bitkiler, biri hayvanlar taifesinden iki temsilci, Tabiat Risalesini böyle alkışlamış olmalı.”

… Ve maceranın Türkiye’deki isimsiz kahramanları

Bizim resmini çekemediğimiz, ama ebedî âlemlerde gösterime girmek üzere en ince ayrıntısına kadar kaydedildiğinde şüphe olmayan nice tablolardan birini Şemseddin Akbulut anlatmış. Bir hizmet böyle nice isimsiz kahramanların hesapsız gayretleriyle inşa edilir; sonra da … (biz susalım, sözü Şemseddin Akbulut’a bırakalım):

1975 senesinde Ankara şehirler arası terminalinde Fırıncı ağabeyle karşılaştım. Ben İstanbul’a dönecektim. Onlar ise Samsun’a gidiyorlardı. Samsun otobüsünde konuşurken birde baktım ki sabah namazında Hamdi Sağlamer ağabeyin evindeyiz. Fırncı ağabey ve Ahmed Apay Amerika’da neşr olan Nur (The Light) mecmuası için abone çalışması yapıyorlar. Beraberce Samsun, Trabzon ve Rize’ye gittik. O zaman bir yıllık abone 1000 (bin) liraydı. İsteyen kendi adresine veya dünyanın herhangi bir yerindeki bir kişi veya üniversite kütüphanesi gibi bir yerin abone ücretini verip katılıyordu. Rize’de Hacı Mustafa Uzun ağabeyimize uğradık. Çıkarıp on abone parası verdi. Biz sevinçle dışarı çıkarken bizi durdurdu. ”Yahu durun, akşam eve gidince yengenize anlatınca o niye benim için de abone etmedin derse ben ne cevap vereceğim” deyip bir on abone parası daha verdi. Biz yine çıkmaya davranınca bizi yine durdurdu. ”Kardeşim ahirette hesap günü terazi kurulunca benim hayır hanesi kefeme kuvvet verin bastırın” deyip çıkarıp on abone parası daha verdi. O seyahatimizde böyle çok güzel hatıralar yaşadık. Allah (cc) hizmette zerre kadar emeği olan herkesten ebediyyen razı olsun. Amin.

23 Temmuz 2019 Salı

AVM'lerde mescit açılmasın

ÜMİT ŞİMŞEK

Çarşıları “Şeytanın bayrağını diktiği savaş alanı” olarak tarif eden hadis-i şerifin (Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe: 100) her zaman ve zemine uygun bir açıklaması olmuştur. Zamanımız ise tefsire ihtiyaç bırakmıyor; yeni bir dinin mâbedleri olarak işlev gören AVM’ler, bu hadis-i şerifi herkesin anlayacağı bir dille bütün âleme açıklıyor.

Tüketim tutkusu yeni bir din olarak piyasaya sürülürken, alışveriş bu dinin ritüeli, alışveriş merkezleri de mâbedi olarak daha işin başında açıkça ilân edilmişti. Zamanla bu dinin yükümlülükleri diğer dinlerinkinden çok daha baskın çıktı. Ritüeller insanların neredeyse bütün zamanlarına yayıldı, tüketim tutkusu bir “huzur-u daimî” şeklinde insanların bütün varlığını esareti altına aldı. Bu dinin en gelişmiş mâbedleri olan AVM’ler, göz kamaştıran devâsâ yapılar halinde şehirlerin en mutenâ yerlerinde halen yükselmeye devam ediyor. Gelişen yerleşim merkezlerinde diğer bütün dinlerin mâbedleri cüceleşirken, Tüketim dininin mâbedleri gittikçe daha hakim ve gösterişli hal alıyor.

AVM’lerde, bir mâbedden beklenen şeyler fazlasıyla var. Buralarda insan küçüldüğünü ve önemsizleştiğini görüyor, kendisinde birşeylerin eksikliğini fark ediyor ve bu eksikliği tamamlayacak şeyleri orada, dünya semâsının yerini alan o çatı altında bulabileceğini düşünerek büyük bir hazla ubudiyet vazifelerini yerine getirmeye koşuyor. Alışveriş merkezinin ışıl ışıl salonlarında, meydanlarında, merdivenlerinde yürürken yaşamaya başladığını hissediyor; hayatın geri kalan kısmının sadece bu anları yaşamak için bir hazırlıktan ibaret olduğunu anlıyor.

Tüketim dininde ibadetin özünü teşkil eden alışveriş için eskiden ceplerin dolu olması şartı vardı; şimdi sadece kredi kartı sahibi olmak yetiyor. En az bir kredi kartı bulunmayan kimsenin yaşamış sayılıp sayılmadığı konusu ihtilâflı olduğu için oraya hiç girmiyoruz; kesin olan şu: Ne kadar çok kredi kartı sahibi iseniz, bu Tüketim dininde o kadar kemale ermiş sayılıyorsunuz. Ve kredi kartınızdan ayrı bir gün geçirmeyi hayal bile edemiyorsunuz. Hatırlayacaksınız, bir ara, Arap kardeşlerimiz kıbleyi doğrultmak için en emin yol olarak kıble gösteren pusulalı kredi kartlarını bulmuşlar ve böylelikle pusulayı şaşırma veya evde unutma ihtimalini bütünüyle ortadan kaldırmışlardı. Bu arada, alışverişte karşılıklı edilen duaların zamana ve zemine uygun şekilde değişmekte olduğuna da işaret etmeden geçmeyelim: Eskiden alışveriş sonrasında “Allah bereket versin” demek âdettendi; şimdi “Kredi kartının limitini arttırsın” şeklindeki dualar daha çok makbule geçiyor.

***

AVM’ler alışveriş için kuruldu, ama faaliyet ve tesir alanları alışverişle sınırlı kalmadı. Farz olan alışverişi yapmadıkları zamanlarda bile, insanlar nafile olarak vitrin seyretmek için AVM’leri tavaf edebiliyorlar. Müslümanlar Kâbe’ye bakmayı ibadet sayıyorlarsa, Tüketim dininde vitrin seyretmek niçin ibadet yerine geçmesin?

Ömrün büyük kısmını AVM’lerde geçirmek için bahaneler saymakla bitmez. Bir arkadaşa randevu verecek olsanız, bir AVM’nin kafeteryasından daha önce akla gelecek neresi vardır? Canınız sıkıldıysa, işiniz ters gittiyse, ağır bir problemin altında kaldıysanız, atın kendinizi bir AVM’nin büyülü atmosferine; derdiniz çözülmese bile orada bulunduğunuz sürece o göz kamaştırıcı çatının altındaki herşey gibi o da küçülmüş görünecektir.

Bunlar gibi daha bir dizi bahane sayesinde, AVM’ler, sadece bir alışveriş ritüeline sahne olmak gibi bir rolle yetinmiyor, bizi dört bir yandan kuşatacak ve başka bir yere kaçma imkânı bırakmayacak şekilde hayatın bütün alanlarını istilâ etmeye devam ediyor. O kadar ki, bu istilânın tesiri, yeni inşa edilen gerçek mâbedlerin projelerinde bile kendisini gösteriyor ve camilerimizi, dükkânların arasına sıkıştırılmış bir müştemilât durumuna düşürüyor.

***

Cami-AVM rekabetinin saklanacak bir tarafı yoktur. Resulullah (s.a.v.) camileri Allah’ın en çok sevdiği mekânlar olarak, çarşıları da Allah’ın en hoşlanmadığı mekânlar olarak tarif etmiştir (Müslim, Mesâcid: 288). Şimdi bizim dindarlarımız, AVM’lere mescid isterken, görünürde AVM’leri Müslümanlara hizmet vermeye sevk ediyorlarsa da, uygulamada karşılaşacağımız durum, mescidleri de AVM’lerin işgal alanına sokmaktan başka birşey olmayacaktır. Son dakikalarına sıkıştırdığı namazını AVM’nin bir köşesine sıkıştırılmış bir mescidde savuşturduktan sonra, bütün vaktini AVM’de geçirmekten bir Müslümanı alıkoyacak ne vardır?

Onun için, yetkililerimiz AVM’leri mescit açmaya sakın zorlamasınlar. Eğer bu konuda mutlaka bir düzenleme yapılacaksa, bari bu, AVM’leri mescit açmaya değil, açmamaya zorlayan bir düzenleme olsun.

Bakarsınız, hiç değilse namaz sayesinde bazılarımız evlerinin yolunu hatırlayıverir.

***

Son Devir, Ekim 2013