SON EKLENENLER
latest

11 Ocak 2020 Cumartesi

Develerden önce tavşanlar vardı

ÜMİT ŞİMŞEK

1859 yılında, Thomas Austin adında bir İngiliz, avlanmak için Avustralya’ya iki düzine tavşan getirtmişti.

Sadece iki düzine tavşan!

Fakat tavşanlar, İngilizlerin avlanma yeteneklerinin çok üstünde bir hızla çoğalmaya başladılar. 10 yıl içinde eriştikleri nüfus, yılda 2 milyon tavşan avlamakla bile baş edilemeyecek bir seviyeye ulaştı.

1920 yılında, henüz kıt’aya gelişlerinin üzerinden yetmiş sene bile geçmemişken, tavşan nüfusu 10 milyarı bulmuştu.

İngilizler, akla gelen her türlü vahşî yöntemle defalarca tavşan katliamları gerçekleştirdiler:

Buldozerlerle yuvalarını dağıtıp tavşanları parçaladılar, sularını zehirlediler, hayvanlara virüs bulaştırdılar.

3 bin 237 kilometre uzunluğunda bir çit yaptılarsa da, tavşanların kimi bu çitin üstünden atladı, kimi altını kazdı, yine gideceği yere ulaştı.

Bu amansız savaşta tavşanların verdiği hasar, arazide erozyon ve göçüklere kadar uzanıyordu.

İnsanlar ise, zehirledikleri tavşanları avlamak suretiyle sonuçta kendi kendilerini zehirlediler.

1950 yılında Avustralya tavşanlara karşı kimyasal savaş ilân etti.

Önceleri bu savaşta bir miktar başarı elde edilir gibi oldu.

Sivrisinekler vasıtasıyla tavşanlar arasında yaydıkları bir virüs, yer yer tavşan nüfusunda yüzde 99’a varan katliamların âmili oldu.

Lâkin zamanla başarı oranı yüzde 40’lara kadar geriledi. Daha da önemlisi, sağ kalanlar virüse dayanıklı bir bünyeye kavuşmuş olarak eski hızlarıyla çoğalmaya devam ediyorlardı.

1995 yılında Avustralyalılar tavşan ordularını yeni bir virüsle tanıştırdılar. Hayvancağızların akciğer, kalp ve böbreklerinde pıhtılaşmalara ve sonunda kalp ve solunum yetmezliğinden ölüme yol açan bu virüs de, her ne kadar başlangıçta yüzde 90 seviyesinde katliamlara sebebiyet verdiyse de, bu başarı on seneden fazla devam etmedi.

Bu arada, bazı yerlerde Avustralyalılar tavşan savaşlarının yanı sıra kedi nüfusuna karşı da katliamlara girişince, bu yeni cephenin beklenmeyen bir sonucu, tavşan nüfusunun yeniden hızlı bir tırmanışa geçişi şeklinde görülmeye başladı.

İki yüzyıla yaklaşan mücadelede tarafların durumu:

Avustralyalılar yeni virüsler araştırmaya, tavşanlar da çoğalmaya devam ediyor.

Tavşan nüfusunun halen 200 milyon civarında seyrettiği sanılıyor. Fakat sadece “sanılıyor,” kesin olarak bilinemiyor.

Çünkü tavşan savaşlarından yorgun düşmüş Avustralyalılar, artık düşman saymayı bile unutmuşlar. Mahallî yöneticilerin raporları genellikle “Bizde tavşan var, bizde tavşan yok” kabilinden bilgiler içeriyor, rakamlar ise kimi eyaletlerin beş kilometrelik, kiminin elli kilometrelik alanlar seçip buralarda üstünkörü yaptıkları sayımlara dayanıyor.

Ve bu sayımların sonuçlarına göre, kıt’adaki tavşan nüfusu 200 milyon civarında seyrediyor olmalı.

Kısacası, Avustralya’nın tavşanlarla savaşı devam ediyor, ama başarıya veya yeni bir hezimete ne kadar yaklaştıklarını kimse tahmin bile edemiyor.

Ve Avustralya, bu mağlûp ve perişan haliyle, şimdi şansını develer üzerinde deniyor!

5 Ocak 2020 Pazar

Hz. Ömer'in kamçısı

Übeyy b. Kâ’b (r.a.), Resulullahın (s.a.v.) “Kur’ân’ı dört kişiden öğreniniz”[1] buyurarak saydığı isimler arasında yer alan büyük bir âlim Sahabî idi.

İlk vahiy kâtibi oydu.

Daha Resulullah zamanında iken fetvâ veren bir Sahâbî idi.

Resulullah onu “Kur’ân okuyucularının efendisi, Ensârın efendisi” gibi ünvanlarla taltif buyurmuştu.

Tefsir ekollerinin dayandığı üç büyük medreseden biri olan Medine medresesinin başında o vardı.

Şu hadise de onun ilimdeki müstesna mevkiini bizzat Resulullahın iltifatına müsteniden açıkça göstermektedir:

Resulullah (s.a.v.) bir gün Übeyy b. Kâ’b’a “Allah’ın kitabından ezberinde olan âyetlerin en büyüğü hangisidir, biliyor musun?” diye sormuştu.

Übeyy (r.a.) önce “Allah ve Resulü daha iyi bilir” diye cevap verdiyse de Resulullah ona tekrar aynı soruyu sorunca “Allahü lâ ilâhe illâ Hüve’l-Hayyü’l-Kayyûm’dur” diye cevap verdi.

Resulullah bu cevabı takdir ederek onun göğsünü sıvazladı ve “İlim sana mübarek olsun” buyurdu.[2]

***

Resulullahın Raşid Halifeleri zamanında da Übeyy b. Kâ’b çok önemli hizmetler ifa etti.

Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’in (r. anhüma) danışma meclislerindeydi.

Hz. Ömer zamanında, cemaatle ilk teravih namazını o kıldırdı.

Hz. Ömer “Kur’ân’a dair birşey soracak olan Übeyy b. Kâ’b’a, feraizden soracak olan Muaz b. Cebel’e gitsin, ihtiyacı olan da bana gelsin” diyordu.

Halife Hz. Ömer nezdinde onun gerçekten büyük bir itibarı vardı.

Şimdi nakledeceğimiz vak’ayı bu tesbitlerin ışığında değerlendirmemiz gerekiyor.

***

Süleyman b. Hanzale anlatıyor:

Kendisiyle sohbet etmek için Übeyy b. Kâ’b’a gitmiştik. O kalktığında biz de kalkıp peşine takıldık.

Yolda Ömer’le karşılaştık. Ömer hemen Übeyy’in peşine düşüp ona kamçıyla vurmaya başladı.

Übeyy kollarıyla kendisini korumaya çalışırken “Yâ Emîre’l-mü’minîn, ne yaptık ki?” diye soruyordu.

Ömer “Bu gördüğün şey, kendisine tâbi’ olunan kişi için fitne, ona tâbi’ olanlar için zillettir!” dedi.[3]

***

Hz. Ömer, Resulullah’ın övgüsüne mazhar olan ve bizzat kendisinin de çok büyük değer verdiği Übeyy b. Kâ’b gibi büyük bir Sahabînin dahi peşine adam takarak dolaşmasında bir fitne kokusu sezmiş ve şiddetle tepki göstermişti.

Oysa zamanımızda böyle şeyler “tâbi olunan için izzet ve itibar, tâbi olanlar için şeref” sayılıyor.

Bugün bizim aramızda bulunacak olsaydı, Hz. Ömer acaba kaç tane kamçı eskitirdi dersiniz?


[1] Diğerleri: Abdullah b. Mes’ud, Ebû Huzeyfe’nin âzatlısı Salim ve Muaz b. Cebel (r. anhüm). (Buharî, Menâkıbü’l-Ensâr: 16; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe: 116).

[2] Müslim, Müsafirîn: 258.

[3] Dârimî, Mukaddime: 54 (no. 529).

Risale-i Nur'dan arıza tesbit yöntemleri

İİKV’nin Tefekkür Derslerinde “Eserden Esmâya” dizisinin üçüncü bölümünde müzakerelerimizin ağırlığı 24. Sözden şu pasaj etrafında döndü:

“. . . Elbette gerektir ki, Cenâb-ı Hakkı bir isim, bir unvanla, bir rububiyetle, ve hâkezâ, tanısa, başka ünvanları, rububiyetleri, şe’nleri içinde inkâr etmesin. Belki, her bir ismin cilvesinden sair esmâya intikal etmezse zarar eder. Meselâ, Kadîr ve Hâlık isminin eserini görse, Alîm ismini görmezse, gaflet ve tabiat dalâletine düşebilir.”

Alîm isminin ihmaliyle insanlığın nasıl bir dalâlet çukurunun içine yuvarlanacağına dair en ibret verici misaller, önceki ümmetlerin İlâhî kitaplarda yaptığı tahrifat ile gözler önüne seriliyordu.

Fakat bundan daha ibret verici olanı, onların bu sapık inanışlar üzerine bina edilmiş dünya görüşünü biz Müslümanların sorgusuzca benimseyişimizde yatıyordu.

Bu konudaki tesbitlerimiz şu noktalar etrafında toplandı:

  • Batı’nın bu arızası kendisine münhasır kalmadı, İslâm âlemine de sirayet etti.
  • Bugün biz kâinatı Kur’an’dan değil, Batı’dan öğreniyoruz.
  • Batı’dan aldıklarımız sadece bilgiden ibaret kalmıyor.
  • Faili devre dışı bırakan isimlendirme, anlatım, formülleştirme, ilh. yoluyla formatlanıyoruz / failsiz bir kâinat modeli ve din-dünya ayırımı bütün benliğimizi istilâ ediyor.
  • Dini hayatın belirli alanlarına hapsetmenin sonucunu hayatın bütün alanlarında bozulma şeklinde yaşıyoruz.

Risale-i Nur’un ise temelinde inanç problemi yatan buhranlarda arızanın nereden kaynaklandığını hemen ortaya çıkarıveren eşsiz bir özelliği vardı. Onun âdeta bir kimya formülü gibi inceden inceye hesaplanarak düzenlenmiş bazı ifadeleri dikkatle incelendiği zaman, ârızanın yerini ânında tesbit edebiliyorduk. Seminerin son kısmında, Risale-i Nur Külliyatından bu konuyla ilgili bazı pasajlar üzerinde çalıştık.

Seminerin tam video kaydına aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz:

https://www.youtube.com/watch?v=t3P1J-oRFsw

Seminerin PPS sunumunu da aşağıdaki bağlantıda “download” tuşuna basmak suretiyle indirebilirsiniz:

https://www.slideshare.net/mitimek4/eserden-esmaya-3