SON EKLENENLER
latest

22 Şubat 2020 Cumartesi

Uluslararası hukuk, İstanbul Sözleşmesi ve meşruiyetimiz

Milli Gazete yazarı Mücahit Gültekin, İstanbul Sözleşmesinin kabulü ile başlayan maceranın bugüne kadar nasıl geldiğini ve hangi hedeflere doğru adım adım ilerlediğini, son derece açık ve net ifadelerle dile getirmiş. Sonuç: tüyler ürpertici! Ama bugün geldiğimiz noktayı da bundan on sene önce bize anlatan olsaydı, büyük çoğunluğumuz bunu bir komplo teorisi olarak elinin tersiyle iterdi. Gültekin’in yazısında ise, “bugünden açık şekilde görünen yakın geleceğimiz” var. Orijinaline https://www.milligazete.com.tr/makale/3668608/mucahit-gultekin/uluslararasi-hukuk-istanbul-sozlesmesi-ve-mesruiyetimiz adresinden ulaşabileceğiniz yazıyı bu sütunlarda da dikkatlerinize sunuyoruz:

MÜCAHİT GÜLTEKİN

Türkiye’de LGBT yapıların 2003 yılında yaptığı ilk “Onur”Yürüyüşüne 30 kişi katılmıştı. 2014 yılında yapılan yürüyüşe ise 50 bin kişikatıldı. İstanbul’da başlayan yürüyüşler zamanla Van, Diyarbakır, Mersin,Malatya, Ankara, Eskişehir vs. birçok şehre yayıldı.

Aynı yıllar arasında “aile kurumu” ise dramatik bir çözülmeyaşadı. 2000 yılında 13 evliliğe karşılık bir boşanma gerçekleşirken, bu rakam2018’e gelindiğinde 3,9 evliliğe karşılık bir boşanma şeklinde gerçekleşti.

Bu nasıl oldu?

Bu soruya ana hatlarıyla cevap vermeye çalışacağım.

***

Toplumsal cinsiyet ve LGBT’leştirme projesinin yedi ayağınınolduğunu söyleyebiliriz. Bunları işlevleriyle birlikte kısaca tanıtalım:

1. Uluslararası Hukuk ve Buna Dayanarak OluşturulanUlusal Mevzuat: Halkın onayını devreden çıkarır, hukuki koruma verir.

2. Uluslararası ve Ulusal Sermaye: Fonlar, hibeler,krediler vb. yollarla ekonomik destek sağlar.

3. Üniversiteler ve Enstitüler: Tezler, kitaplar,projeler aracılığıyla akademik, bilimsel, felsefi destek sağlar.

4. STK’lar Şeklinde Örgütlenen Aktivist Yapılar:Toplumsal cinsiyet ve LGBT’leştirme projesine sivil görünüm verir. Lobiçalışmaları, örgütlenme ve dış merkezler adına denetleme ve raporlamafaaliyetleri yapar. Türkiye’deki durumu takip eder; ILGA gibi çatı kurumlararacılığıyla daha üst yapılarla ilişki kurar ve yürütür. Pek çoğu Avrupaülkelerinin büyükelçilikleri ve konsoloslukları tarafından desteklenir.

5. Kamu Kurumları: Sağlık Bakanlığı, Milli Eğitim vediğer kurumları kamusal varlık kazanmak amacıyla zorlama. Örneğin çok uzak olmayanbir gelecekte çocuklarınızın gay, lezbiyen ya da transseksüel öğretmenleriolacağından; LGBT bir aile hekiminizin olacağından ya da LGBT bir hakimin önüneçıkacağınızdan emin olabilirsiniz. Örnekler çoğaltılabilir.

6. Küresel ve Ulusal “Medya-Kültür-Sanat-Edebiyat”Çevreleri: Sınırsız propaganda, reklam ve model oluşturma.

7. Underground / Yeraltı İllegal Örgütlenmeler: Açıkfaaliyet yapmaya şimdilik cesaret edemeyen, legal yapıların açtığı kanallardanyararlanan kirli endüstri (uyuşturucu, fuhuş, pedofili, insan ticareti vb).Underground yapılar, STK gibi maskeler kullanarak yerin üstüne çıkabilmektedir.

Yedi katmanlı bu yapının Türkiye’de tam tekmil kurulduğunusöyleyebiliriz. En önemli maddeler olan ilk iki maddeyi anlatmaya ve yazınınsonunda bu sürece direnme imkânımız olup olmadığına cevap vermeye çalışacağım.

***

Uluslararası hukuk (BM ve AB gibi yapıların oluşturduğuhukuk) Türkiye’deki iç mevzuatı biçimlendiriyor. Bunun en açık örneğiTürkiye’deki ilk resmi STK olan KAOS GL’nin kuruluşudur. KAOS GL 2005 yılındakuruluş dilekçesini Ankara Valiliğine verdiğinde, valilik, 4721 sayılı TürkMedeni Kanununun 56. maddesinde yer alan “Hukuka ve ahlaka aykırı dernekkurulamaz” hükmüne dayanarak kapatılması için Ankara Savcılığına başvurdu.Valiliğin başvurusuna Avrupa’dan anında tepki geldi. Avrupa Komisyonu,Dışişleri Bakanlığı nezdinde girişimde bulunarak, “Eşcinsellik insan haklarınınçok önemli bir parçası. Valiliğin bu yaklaşımı kabul edilemez” dedi. İnsanHakları İzleme Örgütü de devreye girdi. Tepkilerin ardından, valiliğinbaşvurusunu reddeden savcılık KAOS GL’nin kuruluşunu onayladı. KAOS GL, kuruluşsürecinde Hollanda ve İngiltere büyükelçiliklerinin desteğini aldı.

Ankara’da KAOS GL kurulurken, hükümet ise Kızılay MeydanındaAB’ye üyelik için müzakere tarihi alınmasını kutluyordu.

Bu örnekte de görüleceği gibi, uluslararası yapılar LGBTörgütlere kuruldukları ülkelerde “meşru dayanak” oluşturmaktadır. Bundan tam 33yıl önce, ABD’ye eşcinselliği yerleştirmenin 6 aşamalı stratejik planını yazanErastes Pill ve Marshall Kirk, bu noktayı incelikle ele almakta ve şöyledemektedir: “Bizim kampanyamız eşcinsel pratikler için direkt destekistememeli, bunun yerine ayrımcılık karşıtı bir tema üstlenmelidir. İnançlarınözgürce ifade edilebilmesi hakkı, örgütlenme özgürlüğü, vatandaşların yasalhakları ve kanunların eşit ölçüde himayesi, bunların tamamı bizim kampanyamızvasıtasıyla akıllara getirilmelidir.”

ILGA (132 ülkede yapılanmış en büyük LGBT çatı örgüt;Türkiye’deki LGBT dernekler de bu yapı altındadır) tarafından hazırlanıpTürkçeye çevrilen “Etkili Bir LGBT Savunuculuğu İçin Altı Adım” başlıklıbelge de aynı noktayı vurgulamaktadır: “Bu el kitabının hedef grubunu oluşturandevletler temel hukukî insan hakları anlaşmalarını kabul ettikleri için, bütünvatandaşlarının bu haklarını korumak, gözetmek ve güvence altına almaklayükümlüdürler. LGBT bireylerin İnsan haklarının savunuculuğunun temeli işte bunoktada yatmaktadır.” Yani demek istiyor ki: “Rahat olabilirsiniz, vatandaşıolduğunuz devletlerden çekinmeyin, biz onları uluslararası hukukla terbiyeettik, bir şey yapamazlar.”

Burada önemli bir ayrıntıya dikkatinizi çekmek istiyorum. Diğeruluslararası belgeler daha dolaylı yönden LGBT’leri desteklerken İstanbulSözleşmesi ilk defa “cinsel yönelim” ve “toplumsal cinsiyet kimliği” ifadelerineyer vererek LGBT propagandanın yasallığını tanımıştır. İstanbul SözleşmesininAnayasanın 90. maddesi gereği, yürürlüğe girdikten sonra hem iç kanunun hem deAnayasanın üstünde bir statüye kavuştuğunu tekrar hatırlatmakta fayda var.Dolayısıyla LGBT yapılar uluslararası hukuk aracılığıyla ulusal mevzuatınüstünde bir hukuki statüye kavuşmuş oluyor.

Uluslararası ve ulusal sermayenin LGBT yapılara desteğinihakkıyla yazmak ancak kapsamlı bir kitapla mümkün olabilir. Burada sadece KAOSGL’nin ve TASCO’nun (Technical Assitance for Civil Society Organizations)  hazırladığı fon rehberine atıf yapmaklayetinelim. KAOS GL’nin hazırladığı fon rehberinde Türkiye’deki LGBT yapılarıdestekleyen 79 adet ulusal ve uluslararası şirket, STK ve devlet yer almaktadır.TASCO’nun yayınladığı rehberde ise 100 civarında ulusal ve küresel şirket,devlet, STK yer almaktadır. Bunların arasında Clinton Vakfı, Açık Toplum(Soros) Vakfı, Ford Vakfı, ABD Büyükelçiliği, Fransa Büyükelçiliği, AvrupaBirliği gibi kurumlar var. Bu ülkeler ve şirketler Türkiye’de ve dünyadatoplumsal cinsiyet ve LGBT propagandası için milyarlarca dolar paraharcamaktadır. Burada KAOS GL’nin kurulmasından sonra üst üste iki yıl(2005 ve 2006’da) Dünya Bankası tarafından fonlandığını belirtmek önemlidir.Dünya Bankasının o dönemki başkanı Irak işgalinden tanıdığımız meşhur SiyonistPaul Wolfowitz idi. Dünya Bankasının bu yeni kurulmuş derneğe verdiği destek“fon”dan daha öte bir anlam taşımakta, “Arkanızda biz varız!” mesajınıvermektedir. Süleyman Soylu’nun bundan birkaç ay önce, ABD’nin Ankara’daki LGBTderneklere 22 milyon dolar yardım yaptığına ilişkin açıklamasını da bunaekleyelim.

***

Bu tablo, Türkiye’nin ilk planda “ahlaki kaos” içinesürükleneceğini, sonrasında radikal bir ahlaki dönüşüm yaşanacağınıgöstermektedir. Bu dönüşümün sınırlarını bugün için tahmin etmemizmümkün görünmüyor. Radikal ahlaki dönüşüm derken, (eğer direnemez isek) sadeceMüslüman kimliğimizden değil, insanlığımızdan da çıkacağımız bir dönüşümdenbahsediyorum. Çünkü Türkiye, sadece feminist ve LGBT hareketlerin değil, hayvanhakları ve robot haklarının da kuşatması altındadır.

Peki bu ahlaki saldırıya karşı direnebilir miyiz?

Bu soruya şu an için iyimser bir cevap vermek zor. Bunun entemel sebebi Türkiye’de Batı karşıtı söylemin kamusal bir belirleyiciliğinin vehukukiliğinin olmamasıdır. Yukarıda da ifade ettiğim gibi, Türkiye’de feministbir dernek, isterse 10 kişi üyesi olsun, kamusal / akademik / kültürel / hukukialanda bütün dindar-muhafazakâr derneklerden daha dominant ve belirleyicidir.Hükümetin “aile” konusunda dindar çevrelerden ziyade feminist yapıları dikkatealmasının sebebi budur. Bunun en açık örneği 2005 yılında yürürlüğe giren TürkCeza Kanunudur. Feminist dernekler o yıl bir kampanya yapmış ve teklifettikleri 35 maddeyi geçirmişlerdir. TCK’dan “edeb, ırz, namus” gibi kavramlarçıkarılmış; evlilik içi tecavüz kavramı getirilmiştir. 2016’daki “erkenevlilik mağdurlarına yönelik hazırlanan yasa tasarısının” feminist yapılarıntepkileriyle geri çekilmesi de başka bir örnektir. Lütfen dikkat edin, buderneklerin asıl gücü, toplumsal karşılığı olmasından değil, “uluslararası”kurumlar tarafından onay görmesinden gelmektedir. Türkiye, yine yukarıda ifadeettiğimiz gibi, kendi hukukunu, bilgisini üretememekte, Avro-Amerikan merkezlikurumlardan “hukuk ve bilgi” ithal etmektedir.

Dolayısıyla bu tablo bize şunu anlatıyor: Türkiye’de İslamikesimlerin meşruiyeti, kendilerine tanınan sivil alanla sınırlıdır. Bu sivilalanda yürütülen faaliyetler ve aktarılan bilgi (bu faaliyet ve bilgininniteliğini bir kenara bırakıyorum) müeyyide ve norm oluşturamadığı gibi,meşruiyetini uluslararası hukuktan alan söylem tarafından denetim altındatutulmakta ve istiskal edilmektedir.

Ne Türkiye ne de İslam coğrafyasının diğer ülkeleri küresel bir organizasyona dayanan bu ahlaki saldırıya karşı tek başına cevap veremez. Çünkü bu saldırı tek bir ülkeden gelmiyor. Şüphesiz kısa vadede her ülkenin kendi imkânlarını kullanarak yapabileceği şeyler var. İstanbul Sözleşmesini feshetmek ilk adımdır. Ama orantılı bir cevap verebilmek için uluslararası bir organizasyon kaçınılmaz. Bunun için de yerel sınırları aşan bir ufka, entelektüel bir kapasiteye, ahlaki bir duruşa, içsel çatışmaları yönetebilecek bir kabiliyete, en geniş anlamda birliğe ve gerçekçi sorunlarla ilgilenecek bir bilince ihtiyaç var.

Bunu yapmadığımız, yapamadığımız sürece dünyanın birdiğer ucuna yardım poşeti götürmekle övünür, ama kiminle nasıl evleneceğimizinkurallarını Batı’dan ithal etmeye devam ederiz.

19 Şubat 2020 Çarşamba

Keriz avcıları uzayda!

ÜMİT ŞİMŞEK

Bizim bir Sülün Osman’ımız vardı, uygun müşteri bulduğu zaman, yerde olan herşeyi satardı. Galata kulesi, Galata köprüsü, Boğaz köprüsü, Dolmabahçe saat kulesi, tramvay, vapur, uçak gemisi gibi nice eşya onun elinden kaç defa gelip geçmiştir.

Son çeyrek yüzyılda ise gökte olanları satmak moda oldu. Artık gezegenler parselleniyor, yıldızlar satılıyor, satılamayan evlâtlık veriliyor, ulaşılamayacak kadar sapa yerde olanlarına da müşterilerin isimleri konuluyor.

Bu maharetli tüccarların sayesinde, bugün Dünya üzerinde yaşayan 4 milyondan fazla insan için mehtaplı geceler çok daha farklı bir anlam ifade ediyor. Onlar Ay’a baktıkları zaman, oralarda bir yerde kendi arsalarının bulunduğunu düşünüyor ve bu arsalarla ilgili olarak geleceğe dair tatlı hayaller kuruyorlar. Bu 4 milyonun hepsinin de sıradan insanlar olduğunu düşünmeyin: Aralarında Barbara Walters gibi ünlü haberciler, Reagan ve baba Bush gibi iki tane Amerikan başkanı, Abramoviç gibi milyarderler ile adları saymakla bitmeyecek kadar çok sayıda artist makulesinden baylar ve bayanlar da var. (Dünyamızın ne kadar akıllı adamlar tarafından yönetildiğini de bu sayede öğrenmiş bulunuyoruz!)

Dünyamızı işte bu “akıllılar” yönetiyor! Her ikisi de Ay’da arsa sahibi. Ama ikisi de daha arsalarını göremeden, hiç de hazırlıklı olmadıkları bir başka âleme gitti.

Bütün bunlara Ay arazisini parselleyip “satan” kişi, onları, uzayla ilgili uluslararası yasa ve sözleşmelerde bazı boşluklar olduğuna inandırmış. Her ne kadar Uluslararası Astronomi Birliği (IAU) gibi yetkili kuruluşlar bu satış işlemlerinin şarlatanlıktan başka birşey olmadığını defalarca açıklamış olsa da, şu ana kadar hiç kimse Ay’daki veya başka yerlerdeki arazilerinden zorla çıkarılıp atılmadığı için, bu açıklamalara itibar eden olmuyor; tarafların karşılıklı memnuniyetleri içinde alışverişler sürüp gidiyor.

***

Uzaydan söz edildiği zaman sizin hayaliniz nereye kadar uzanıyorsa, yıldız tüccarlarının elleri sizden önce oraya uzanmıştır, bundan emin olabilirsiniz. Milyonlarca ışık yılı uzaklıklardaki galaksilerden bir yıldız seçin, istediğiniz ismi koyun; belgesi birkaç dakika içinde sizin mail adresinize ulaşacaktır—yeter ki kredi kartınızdan çekim yapılmış olsun!

Eğer başka galaksiler çok uzak geliyorsa, Samanyolu içinden de size bir yıldız ayarlanabilir: Havaalanına 15 dakika, Güneş Sistemine 45 parsek mesafede bir yıldıza ne dersiniz?

Sakın bu alım-satımların veya isim koymaların hiçbir işe yaramadığını düşünmeyin. Artık delikanlılar gözlerine kestirdikleri kızın babasıyla tanışmadan önce 20 dolara kıyıp bir yıldız satın alıyorlar ve kızın adını veriyorlar. “Kızınızın adını gökteki yıldızlara koydum” diyen ve belgesini de ibraz eden bir damat adayına hangi baba hayır diyebilir?

Bu yıldızlardan biri sizin evlâdınız olabilir!

Eğer bilime meraklıysanız ve bilimsel araştırmalara benim de bir katkım olsun diye düşünüyorsanız, “bilimsel amaçlarla kullanılmak üzere” 10 dolar bağışlıyorsunuz; buna karşılık sizin nurtopu gibi yıldızdan bir evlâdınız oluyor. Yani, semâdaki anasız babasız yıldızlardan bir tanesini evlât edinmiş oluyorsunuz. Tabii, ne yıldızın haberi var bundan, ne de dünyada başka bir kimsenin. Fakat göklerdeki manevî evlâdınızı ara sıra teleskopla seyredip de bir anne veya baba olarak koltuklarınızın kabarmasını önleyecek bir kanun veya kural da yok. Övünmek de, kazıklanmak kadar serbest bu dünyada.

***

Mars’ta veya Venüs’te bir gayrımenkulüm olsun diyenler için de söğüşlenme kapıları ardına kadar açık bulunuyor. Gezegenin neresinden, hangi manzaraya karşı veya hangi ünlü kişiyle komşu bir arsa istiyorsanız söyleyin, yeter. Hattâ, yasal haklarınızın tümüyle teminat altına alınmış olduğunu ve size NASA da dahil olmak üzere hiç kimsenin karışamayacağını bildiren metinler de sunulacaktır ki, bunlar arasında Venüs Anayasasını özellikle saymak gerekir. (Bu anayasanın Venüslülerce hazırlanıp hazırlanmadığını merak edenlere not: Siz kendinize bakın; “Türk milleti adına” kaleme alınan ihtilâl anayasalarını siz mi yapmıştınız?)

Venüs anayasası, gezegenlerde arsa alacak kimselerin bütün haklarını teminat altına almış!

Gerçi bütün bu pazarlama taktiklerini ve bu taktiklere kapılan milyonlarca kişiyi düşündükçe, insanın aklına bazı sorular da gelmiyor değil:

Acaba kâinatta yegâne uyanık canlı türü insan neslinden mi ibarettir? Biz bunlarla oyalanırken, uzayın bir başka köşesinde de birileri bizim altımızdaki Dünyayı satışa çıkarmış olmasın? Meselâ günün birinde evinizin önüne bir UFO park etse, içinden çıkan bir uzaylı kapınızı çalıp Andromeda galaksisinin filan yıldızına mensup falanca gezegenden çıkarılmış bir tapuyu burnunuza dayayarak evi boşaltmanızı istese ne yapardınız?

***

Uzaya yatırım yapanlar, nasıl bir alışverişi kaçırdıklarının farkında bile değil.

İnanmak ne kadar güç de olsa, Dünya üzerinde milyonlarca kişi uzayda yıldız satın aldığını ve gezegenlerde arsa parsellediğini düşünüyor ve bununla kârlı bir ticaret yaptığını zannediyor.

Fakat bundan daha inanılmazı var:

Yeryüzünde nefes alıp veren insanlardan her biri, gerçekten mülkiyeti bütünüyle kendilerine ait olacak ve ebediyen ellerinden çıkmayacak dünya büyüklüğünde bir Cenneti sağlam bir iman karşılığında satın alma imkânına sahip olduğu halde, bu haber kimsenin ilgisini çekmiyor.

Yahut, böyle bir imkânı ellerinden kaçırmalarına sebebiyet verecek tehlikelere hiç kimse günlük hayatın basit bir sıkıntısı kadar bile önem vermiyor.

18 Şubat 2020 Salı

Sorguya hazırlık

Ve o gün nimetlerden sorguya çekileceksiniz.
Tekâsür Sûresi, 102:8

ÜMİT ŞİMŞEK

HEM bir uyarı, hem de bir büyük müjde içeren ve bizi hayatın en önemli bir gerçeğiyle yüz yüze getiren âyetlerden biri de bu âyettir. Kimin payına tehdit, kimin payına müjde düşeceği ise, tamamen, kulun kendi özgür iradesiyle seçeceği yola bağlıdır.

Âyet, “nimetler”sözüyle bu dünyayı, “o gün” sözüyle de âhireti hatırlatmakta, her iki âlemin demahiyetini iki kelime içinde gözler önüne serivermektedir.

Bu dünya, herkesin nimetler içinde yüzdüğü bir dünyadır. Buraya gelen herkes, Yer ve Gökler Rabbinin sofralarında ağırlanmak üzere çağırılmış bir konuktur. O, gözünü hayata açtığı andan itibaren, kendisini, sayılamayacak kadar çok nimetlerle kuşatılmış bulur. Aldığı her nefes, yiyip içtiği herşey, duyularının önüne serilmiş olan güzel ve faydalı şeyler, bedenindeki sıhhat, ağzından çıkan veya kulağına giren herhangi bir söz, bir gece uykusu, bir adım atış, bir kalem tutuş, dostlar, akrabalar, bir anne şefkati, bir evlât muhabbeti, herhangi bir anda trilyonlarca hücresinden herhangi birinde olup bitenler, bir şifa, bir safa, bir serin rüzgâr, bir yuva sıcaklığı, gökten bulutlarla inenler, yerden bitkilerin eliyle çıkarılanlar, canlıların eliyle ona sunulanlar — ve daha niceleri, bir ömür boyu sayılacak olsa, insanın ömrü bundan önce tükenir de, onun sıradan bir gün içinde eriştiği nimetlerin hesabı tükenmez.

İnsan, bütün bu nimetlerden hiçbirini daha önceden hak ederek elde etmiş değildir. Ne onları kendi gücüyle kendisine boyun eğdirmiş, ne de bir başka âlemde Rabbiyle pazarlık ederek bu nimetleri Ondan koparmıştır. O, herşeyden âciz ve herşeyden habersiz bir şekilde bu dünyaya gözünü açtığı andan itibaren kendisini nimetler deryasının içinde bulmuş, o derya içinde yaşamış ve o derya içinde son nefesini vermiştir.

İşte, onu hernefesinde gökten ve yerden sayısız nimetleriyle bu dünyada ağırlayan Rabbinin,kulundan soracağı bir sual olacaktır:

Kimden geldi bu nimetler, bildin mi?

Yer ve Gökler Rabbinden sana erişen armağanları hürmetle öpüp baş tacı mı yaptın, yoksa tabiata, tesadüfe, Allah’ın bir kısım âciz kullarına peşkeş mi çektin?

Gökten ve yerden seni besleyen Rabbine şükürle mi, yoksa nankörlükle mi karşılık verdin?

Bir de, sana verilen bu nimetleri iyilikte mi kullandın, kötülükte mi? Onları Rabbinin rızasını kazanmak için mi, yoksa gazabına uğramak için mi bir vesile yaptın?

Nankörlük edenbir kul için, arkadan gelecek ceza bir yana dursun, sadece o sorgunun kendisibile, dünyadaki gelip geçici mutluluklarının tümünü birden hiçe indirecek birbüyük felâket olur. Çünkü o günkü hesapta hiçbir şey unutulmamış, bütün birömrün en ince ayrıntıları bile işleme girmiş, kulun işleyip de unuttuğu yahutunutulacağını umduğu büyük küçük herşey bütün çıplaklığıyla ve bütünçirkinliğiyle önüne konmuştur. Artık geriye dönmek ve eski hatâları düzeltmekimkânı da yoktur. Kul, her nefesteki inkârının, her nimetteki nankörlüğününhesabını tek tek vermekten başka hiçbir çareye sahip olmadığını apaçıkgörmektedir.

Şükreden bir kuliçin ise, dünyada eriştiği nimetler bir mutluluk olduğu gibi, böyle bir sorguda bir büyük mutluluktur. Hattâ, asıl mutluluğun başlangıcı bu sorgudur. Çünküsorgunun sonucu, en küçük bir şükrü, en gizli bir iyiliği, bütün bir ömürboyunca ihtiyat akçesi gibi bir kenara koyulmuş tüm hayırları birden açığaçıkarmış ve bu dünyada geçirdiği ömrü onun için ebedî bir övünç belgesi olarakRabbinin huzurunda ortaya koymuştur. Daha da ötesi, Rabbinden erişen nimetlerinbüyüklüğünü, kul, işte o sorgu sırasında anlamıştır; çünkü onun bütüniyilikleri, sadece hatırlanıp ortaya çıkarılmakla kalmamış, onlardan herbirionlarca, yüzlerce, binlerce misline katlanarak, üzerine bir de Rabbinin sonsuzrahmetine lâyık daha nice lütuflar eklenerek önüne serilmiştir. İşte o an,şükreden mü’min kulun “Alın, okuyun kitabımı”[1]diye göğsünü gere gere hesabını herkese ilân edeceği gündür.

Lâkin şunu daunutmamak gerekir ki, o büyük günün korkularından emin olmak için, kötü hesabınkorkusunu bugün yüreğinde taşımak gerekir. Bu dünyada iken Rabbinin nimetlerinekarşı nankörlük etmekten korkan ve hayatını bu bilinçle düzenleyen kimse, buduyarlılığının boşa gitmediğini o gün sevinçlerin en büyüğü içinde görecektir.Zira “Bütün nimetlerden sorguya çekileceksiniz” sözü, Âlemlerin Rabbinden gelenbir sözdür. Ve öyle bir söz, asla hafife alınacak bir söz değildir. PeygamberEfendimizin hadis-i şerifi de bizi bu dünyanın nimetleri hakkında duyarlıolmaya çağırmaktadır:

Kıyamet günündekula nimetlerden sorulacak ilk sual, “Bedenine sağlık vermedik mi, sana soğuksu içirmedik mi?” olacaktır.[2]


[1] Hâkka Sûresi,69:19.

[2] Tirmizî,Tefsir 102:5.

16 Şubat 2020 Pazar

Resulullah, komşusunun davetine niçin "Hayır" dedi?

Resulullah Efendimiz (s.a.v.) kimsenin davetini geri çevirmez; kim çağırırsa, ayırım yapmaksızın icabet eder ve davet sahibinin hatırını kırmazdı.

Fakat bir defasında komşusunun ısrarlı davetini ısrarla reddetti. Sonunda tatlıya bağlanan bu hadiseyi, Resulullahın hizmetinde bulunan Enes bin Malik’ten (r.a.) dinliyoruz:

***

Hz. Enes (r.a.) anlatıyor:

Resulullahın (s.a.v.) çok güzel çorba pişiren Farisî bir komşusu vardı. Bu adam birgün Resulullah için özene bezene bir sofra hazırladıktan sonra gelip onu yemeğe davet etti.

Resulullah, Aişe validemizi (r.a.) gösterip “Bu da gelecek mi?” diye sordu.

Adam “Hayır” dedi.

Resulullah da “Hayır” dedi.

Daha sonra adam yine dönüp geldi ve Resulullah’ı yemeğe davet etti.

Resulullah “Bu da gelecek mi?” diye sordu.

Adam “Hayır” dedi.

Resulullah da “Hayır” dedi.

Sonra adam bir kere daha dönüp geldi ve Resulullah’ı yemeğe davet etti.

Resulullah “Bu da gelecek mi?” diye sordu.

Adam “Evet” dedi.

Bunun üzerine Resulullah ile Aişe validemiz kalkarak adamla beraber onun evine gittiler.

Müslim, Eşribe: 139

İmanın neş'esi bu bahislerde saklı

Zenginliğiyle gurura kapılan Karun’a öğüt verenler, “Allah sana nasıl ihsanettiyse sen öylece ihsan et” demişlerdi.

Eğer bu sözü tutmuş olsaydı, Karun çok büyük bir mazhariyete erişecek vekâinatın en şerefli bir varlığı haline gelecekti.

Aslında, Karun’a tanınan bu fırsat, hepimizin önünde duruyor.

Allah bize nasıl ihsanda bulunuyorsa diğer insanlara öylece ihsandabulunmak, Allah bize nasıl merhamet ediyorsa Onun kullarına öylece merhametetmek, Allah bize nasıl ilim öğretiyorsa Onun bize öğrettiğini başkalarınaöğretmek, Allah bize nasıl ikramda bulunuyorsa Allah’ın kullarına öyleceikramda bulunmak, bizi bütün mahlûkatın üzerine çıkaracak ve Allah’a en sevimlikullar haline getirecek fırsatlar.

Bunun daha da ötesi, bütün bunları severek, isteyerek, büyük bir coşkuylayapabilmek.

İşte o zaman Allah’ın en büyük nimetlerine erişmiş, kâinatta başka hiçbirvarlığın anlayıp zevkine varamayacağı ölçüde marifetullah ve muhabbetullahderyalarına dalmış oluruz.

Risale-i Nur’un şuûnât-ı İlâhiye bahislerinde işte bu esrarlı ve muhteşemyolculuğun haritası yer alıyor.

Biz de İİKV’nin Tefekkür Derslerinde bu yol haritasının kilometre taşlarınıokumaya çalıştık. İnsana verilen “ene” ile birlikte, “bütün sıfât ve şuûnât-ıİlâhiyeyi bir derece bildirecek, gösterecek binler esrarlı ahval ve sıfât vehissiyatın” niçin bize verilmiş olduğunu anladık. Ve bu anlayış bizi birtakımsorumluluklarla karşı karşıya getirdi.

Şuunat ile ilgili derslerimizden ikinci bölümün sunumlarını PDF veya PPS olarak
https://www.slideshare.net/mitimek4
adresinden indirebilir, programın kesintisiz video kaydını da buradan izleyebilirsiniz: