SON EKLENENLER
latest

22 Ağustos 2020 Cumartesi

Bir mevsimin sözcüsü



ÜMİT ŞİMŞEK

BAHAR macerasını Cem gelincikte bırakmadı. Küçüklü büyüklü, rengârenk çiçeklerin her biriyle baharı ayrı ayrı yaşadı. Onlardan her biriyle dünyaya tekrar gözünü açtı. Her birinden birşeyler dinledi. Her biriyle dünyaya birşeyler anlattı. Dinledikleri de, anlattıkları da çok büyük şeylerdi. Alelâde insanlar, onu sadece bir çiçek olarak görseler de, Cem’in bulunduğu yerde bir çiçek bir dünya olup çıkıyordu.

“Şimdi yolculuk nereye?”

Bu soruyu kimi zaman içindeki Uzaylı sordu, kimi zaman da Cem içindeki Uzaylıya sordu. Yolculuk hiç bitmedi, biteceği de yoktu. Sorulacak bir soru varsa, o da yolculuğun yönü ile ilgiliydi. Böylece bir bahar geldi ve geçti. Gelip geçen baharı adım adım izledi Cem. Her gün, sürekli bir maceranın yeni bir bölümü oldu. Her bölüm, bir önceki kadar ilginç ve anlamlı hikâyeler sundu Cem’in meraklı ruhuna. Böylece mevsim gelip yaza dayandı.

“Bıktığın oldu mu hiç?”

“Daha doymadım ki!”

Uzaylı Cem’in niyeti, bu seyahatleri bütün bir seneye yaymaktı. Yalnız alışkanlık yapıp yapmadığını bilmek istiyordu. Bu dünyalıların bir kötü huyu varsa, o da tekrarlanan şeyleri olağan olarak görmeleriydi. Fakat Cem alışkanlık duvarını çoktan aşmıştı.

***

“Dinle, bak!”

Uzaylı işaret etti, Dünyalı dinledi.

Sesin geldiği yeri tam olarak kestiremedi Cem. Ağaçların bulunduğu yerden geliyor gibiydi; fakat yaklaşınca yönünü kaybediyordu. Gün boyu dinledi Cem. Gece de öyle. Derinden derine yankılanan, yaz gecelerinin alâmet-i farikası haline gelmiş bir sesti bu.

“Tuhaf,” dedi Cem. “Hem de çok tuhaf.”

“Nedir tuhaf olan?”

“Bu sesin bende uyandırdığı duygular. Bir çelişki var bu işte.”

Cem uzakları uzun uzun dinledi.

“Bir yandan yaz gecelerinin esintileriyle, hanımeli kokularıyla karışmış bir hoş hatırası var bu seslerin. Ama duyar duymaz insan bu sesin sahibi hakkında benliğine yer etmiş bir ön yargıyı hatırlamadan da edemiyor doğrusu.”

Cem’in hayali ilkokul günlerine gitti.

Bütün yaz boyunca harıl harıl çalışan bir karınca ile aylak aylak ötüp duran bir böcek vardı okudukları hikâyede. Ötüşünün hiçbir amacı yoktu böceğin. Sadece tembelliğinden ötüp duruyordu. Kış gelince tembelliğinin sonucunu görmüş, ama iş işten de geçmişti. Karınca ise çalışkan olduğu kadar da bencil ve acımasızdı. Kendisinden birkaç lokma ödünç isteyen ağustosböceğini “Bütün yaz keman çaldın, şimdi de oyna bakalım” diye tersliyordu.

“Bu ikilemi çözmenin bir yolu var; onu da biliyorsun” dedi Uzaylı Cem.

***

Küçük, incecik bir testereydi ağaç dalının kabuğu üzerinde çalışan. Bir santim kalınlığındaki dalın üzerinde binlerce defa gitti, geldi ve boylu boyunca bir yarık açtı. Açılan yarık, birkaç yüz ağustosböceği yumurtasını barındıracak bir yuvacıktı. Dal üzerinde işleyen testerecik ise, anne ağustosböceğinin yumurtlamakta kullandığı “ovipositor” adı verilen bir organından başka birşey değildi.

Yumurtalar yaz ortalarındaki bir zamanda düştü ağacın dalında açılan yuvaya. Ve orada altı hafta kadar kaldı. Sonra, yumurtalardan birer birer yavrular belirdi. Henüz böcek değildi yavrular; böcek olmak için önlerinde uzun mu uzun bir yol vardı.

Önce toprağa düştüler yeni bir doğuş için.

Düşen yavrular toprağa daldılar, ağacın köklerine doğru. Ne aradıklarını, ne yapacaklarını biliyorlardı.

Her biri ağacın köklerinden bir yere tutundu, orada kendisine bir yer edindi.

Bir yandan köklerin topladığı besinden kendi payını alıyordu genç böcek, bir yandan da yaratılıştan yaratılışa geçiyordu.

Günler, aylar, yıllar böylece geçti.

Galiba üç sene sonraydı — yoksa beş mi? Her ne ise, yaz mevsiminin günlerinden bir gün, ortalıkta yağış tehlikesi olmadığı bir sırada işaret aldı böcekler.

O sırada çoğu yerin bir metre kadar altındaydı.

İşareti alan, toprağı kazmaya başladı. Yerin altında, aynı anda binlerce tünel açılmaya başladı.

Kazdılar ve tırmandılar. Milim milim yükseldiler yıllar önce hayata gözlerini açtıkları dünyaya doğru.

Fakat bu defa farklı bir kılıkla çıkıyorlardı.

Üstelik çıktıkları kılıkta da fazla kalmayacaklardı.

Toprak delik deşik oldu. Deliklerden böcekler belirdi. Bir dağ yamacında hiç kusursuz bir haşir provası yaşandı. Çıkan niçin çıktığını ve ne yapacağını biliyordu.

Böceklerin her biri kendisine bir bitki veya ağaç gövdesi buldu, ona tırmandı. Tırmandığı yerde üzerindeki elbiseyi çıkardı.

Ortaya çıkan, saydam kanatlı, siyah beneklerle süslenmiş yeşil bedenli, çıkık gözlü birer ağustosböceği idi.

Her biri bir görevle gelmişti ağustosböceklerinin. Dişileri yumurta yapacak, erkekleri de yaz semâlarını tesbihatıyla çınlatacaktı.

Cem önce bir ağustosböceğini dinledi.

Gerçi bir mi, bin mi, ayırt edilecek gibi değildi. Çünkü ses stereofonikti. Parmak kadar böceğin karnına iki tane davul derisi gerilmiş ve bunların titreşimiyle stereo yayın yapan bir stüdyo kurulmuştu. Evet, ağustosböceği yayın yapmak üzere düzenlenmişti — karınca nasıl kırıntı toplamak için yaratılmışsa. Kimsenin ne kimseye bir üstünlüğü vardı, ne de kimseden aşağı kalır tarafı.

Bir ağustosböceğinin yanına, önce bütün bir ağaçtakileri, sonra bütün yamaçtakileri kattı Cem.

Koca bir yamacın dile geldiğini işitti.

Gerçi herkes kendi diliyle konuşuyordu orada. Konuşulanların kimi işitiliyor, kimi görülüyor, kimi tadılıyor, kimi hissediliyordu.

Bütün bunların yanı sıra, tatlı dilli, hoş sadalı tercümanları da vardı konuşanların.

Hiç kuşku yok, ağustosböceği de onlardan biriydi.

Onda kardelenin anlattıklarını dinledi Cem. Sonra gelincikleri dinledi. Başka çiçekler, ağaçlar, bitkiler, kelebekler, böcekler, toprağın ve havanın zerreleri ve daha niceleri, bir böceğin sesindeydi.

Günler ve geceler boyu göklere ve yere seslendi ağustosböceği. Şakıdı, şakıdı, şakıdı.

Yakından dinleyenler, sadece birkaç ağaçtan gelen sesin, insana başkaca birşey işittirmeyecek kadar yüksek olduğunu fark ediyorlardı. Fakat ne kadar yüksek olsa, ses asla rahatsız edici değildi.

Herşeyden önce yabancı değildi bu ses. Buranın, bu yamacın, bu dünyanın sesiydi.

Kimi zaman başka böcekler katıldı ağustosböceğine, kimi zaman çeşit çeşit kuşlar.

Fakat o hep oradaydı.

Susmadı, yorulmadı, acıkmadı.

Altı hafta boyunca yemeden, içmeden anlattı durdu ağustosböceği.

Ömrünün yetmediği yerde başkasına devretti anlatacaklarından arta kalanı.

O, aylarca süren hazırlıklardan sonra konserini veren bir virtüözdü.

Hayır, aylarca değil, yıllarca hazırlanmıştı bugünler için: gözlerden uzakta, mütevazi toprağın derinliklerinde.

Toprağın altına dirilmek için girmişti ağustosböceği.

Bir haşir müjdesiyle oradan çıkmıştı.

Çıkar çıkmaz, ağaç dallarından bir kürsü buldu kendisine, oradan sözcülüğünü yapmaya koyuldu.

O konuştu, dağlar dinledi.

O konuştu, günler ve geceler dinledi.

O konuştu, gökler ve yer dinledi.

Cismi küçükse de, görevi büyüktü ağustosböceğinin.

O da kendi çapında bir zakir başıydı.

Kış için birşeyler toplamasına ihtiyacı yoktu. Çünkü kışı değil, sonbaharı bile göremeyecekti.

Hattâ yarını değil, bugünü bile düşünecek hali yoktu. Daha doğrusu, düşünmesine gerek yoktu.

Çünkü ona gerekli olanı veren vermişti bir kere.

Bir defa bu dünyaya çıktıktan sonra onun işi yemek veya içmek değil, sadece verilen görevi yapmaktı.

Nitekim yaptı da.

Yemedi, içmedi, sadece anlattı.

Anlayan anladı, dinleyen dinledi ağustosböceğini.

Okuma yazma bilmeyenler de onun çalıp oynadığını sandılar.

Çünkü onların bu dünyadaki işi çalıp oynamaktan ibaretti.

Yahut onlar öyle sanıyordu.

***

Herşeyin Hikâyesini Merak Eden Adam: Tefekkür Gezileri

20 Ağustos 2020 Perşembe

Okumanın en kötü şekli: kolay okumalar



Bize “Daha kolay okuyacaksınız” dediler. Bir gecede okumayı unuttuk. Bu suretle, kolaylık denen şeyin “ilim ve irfan yükünden kurtulmak” mânâsına geldiği anlaşılmış oldu.

ÜMİT ŞİMŞEK

Çamaşırı, bulaşığı ve daha nice zorlu işleri makinelere yükleyeli epey zaman oldu. Fakat okuma işini bizim adımıza yapacak bir makine henüz icad edilmedi. Biz her zamanki eğlencelerimize dalıp gitmişken, bir makine bizim yerimize kitap okuyup da bilgilerini bluetooth gibi bir mekanizma ile bizim beynimize yüklese, böylece her hafta bir kitabı, her sene ortalama 50 kitabı okuma zahmetini çekmeden okumuş olsak fena mı olurdu?

Gerçi kitap okuma makinesini icad edemedik, ama kitap okumayı mekanik bir işe haline çeviren yöntemler icad ettik. Bunlara da “kolay okuma,” “basit okuma” gibi isimler taktık.

Bu yöntemlerin işleyişi son derece basit:

Biz olduğumuz yerde duruyoruz. Kitabı kendi seviyemize indiriyoruz. Ve okur gibi yapıyoruz. Sonunda da, Woody Allen’ın meşhur nüktesinde olduğu gibi, meselâ Savaş ve Barış’ı okuduktan sonra, olayın Rusya’da geçtiğini anlayabiliyoruz!

***

Biz bu tuzağa yeni düşmüş sayılmayız. Latin alfabesini de bize kolaylık vaad ederek kabul ettirmişlerdi. Anlatıldığına göre, zor olan alfabeyi terk edip kolay olana geçince okumayı da, yazmayı da çok kolay öğrenecek ve çok okuyup çok yazan bir toplum olacaktık.

Bu vaadlerle okumayı bir gecede unuttuk. Yüzyılların ilim ve irfan birikimini sırtımızdan atıverdik. Bu suretle, kolaylık denen şeyin “ilim ve irfan yükünden kurtulmak” mânâsına geldiği anlaşılmış oldu. Bunu takip eden diğer kolaylıklardan sonra ulaştığımız “okuma-yazma-anlama-anlatma” seviyesi, halihazırdaki resimde görüldüğü gibidir.

***

“Kolay okuma” merakının, bizden çok önce Batı toplumlarında başgösterdiğini anlıyoruz. Ünlü düşünür Thoreau, on dokuzuncu yüzyılda, “kolay okumalar” ve “küçük okumalar” şeklindeki uygulamalardan yakınıyordu:

Kim olursa olsun, yere düşmüş bir gümüş doları kapmak için yolunu değiştirir. Ama, eskilerin en üstün akıllı adamları tarafından söylenmiş altın değerindeki sözler orada dururken, biz, ancak kolay okuma, başlangıç ve sınıf kitapları seviyesindeki kitapları okumayı öğreniyoruz. Okulu bitirdikten sonra da, ancak ‘küçük okumalar’ ile çocuklara hitap eden başlangıç seviyesindeki hikâye kitaplarını okuyoruz. Ve okuma, konuşma ve düşüncelerimiz, ancak pigmelere ve cücelere yaraşan pek düşük seviyelerde kalıyor.

Ünlü düşünür, sözlerinin devamında, hiç okuma yazma bilmeyen köylüler ile kolay okuyucular arasında ciddî bir fark göremediğini söylüyor.

***

Okumak bir kafa işidir; kafa yormak da dünyanın en zor işidir. Bunu anlamak bize zor gelmiyor. Anlamakta zorlandığımız şey şu:

Okumak, aynı zamanda, dünyanın en zevkli işidir. Zordur, ama zevklidir. Göz için bakmak, dil için tatmak ne ise, zihin için öğrenmek ve yeni ufuklara açılmak da odur. Zihnin iştahına ilim ve irfanla cevap vermek, midenin açlığına bir ziyafet sofrasıyla cevap vermekten çok daha haz verici bir iştir. Yoksa, insanı bulunduğu yerden daha yukarıya çıkarmayan bir okumadan kim ne bekleyebilir?

Gel gelelim, dildeki çoraklaşma kelime dağarcığımızı sürekli olarak daralttığı için, okunmaya değer birşeyler arayanlar, aradıklarını buldukları zaman, ekseriyetle onun yanında bir de problem buluyorlar:

Dil problemi.

Bu problem, aslında, insanın zihnini yeni âlemlere açacak ve onu yeni mânâlarla tanıştıracak bir fırsat iken, kolay okumalara alıştırılan ve sahilden uzaklaşmaya cesaret edemeyen ürkek ve tembel beyinler, bu fırsatın değerini takdir edemiyor. Orada bir pazar bulunduğunu keşfeden tüccarlar ise, en değerli eserleri mânâ zenginliğinden soyutlayarak, kimi zaman da “sadeleştirme” gibi etiketler altında “kolay okuma” versiyonları üretmekte gecikmiyorlar.

Netice:

Biz yerimizde sayıyoruz; okur gibi yaptığımız kitaplar geriliyor.

***

Kolay okumalarımızın en kötüsü, Kur’ân söz konusu olduğunda karşımıza çıkıyor. Gerçi onun metni üzerinde oynamak ve “kolay okuma” versiyonlarını üretmek kimsenin aklından geçen birşey değil. Fakat muhtelif ilimlerin ve on dört asırlık irfan birikiminin yardımıyla onu anlamaya çalışmak ve onun üzerinde ciddî şekilde kafa yormak bize zor geliyor. Bu defa Kur’ân’ı mânâ derinliğinden ve zenginliğinden soyutlayarak sıradan bir metin olarak ele alıyor ve onu en basit ve tembel zihinlerin seviyesinde incelemeye başlıyoruz.

İşte, kolay okuma hevesinin bizi getireceği yer bundan başkası değildir. Merhum Muhammed Gazalî’nin bizi bir şokla kendimize getirmesi gereken şu tesbiti, bu konuda başka söze hacet bırakmıyor:

“Öncekiler Kur’ân’ı okuduklarında onun seviyesine yükseliyorlardı. Biz ise Kur’ân’ı okuyup kendi seviyemize indirmeye çalışıyoruz.”

19 Ağustos 2020 Çarşamba

Bir akşam vakti

 


Göklerde ve yerde nice âyetler var ki, insanlar dönüp bakmaksızın onların yanından geçer giderler.
Yusuf sûresi, 12:105

ÜMİT ŞİMŞEK

Şehir, bir fabrika gibi çalıştı gün boyu.

İnsanlar günün ilk ışıklarıyla yollara döküldü.

Kimi için yeni bir başlangıçtı o gün.

Birçokları için ise sıradan günlerden farkı yoktu.

Telâş ve keşmekeş birbirini kovaladı.

Güneşe dönüp de bakan pek olmadı gün boyunca.

Onun gideceği yer ve saat belliydi.

Saatler böylece birbirini kovaladı.

Telâş ve keşmekeşten bunalan ruhlara akşam erişti.

Güneş ılık ılık ışıklar göndermeye başladı ufkun hemen üzerinden.

Gün soğurken renkler ısındı.

Maviden kırmızıya, kızıldan lâciverte doğru bütün güzelliklerini birer birer sergiledi gökler, bulutlar, deniz ve yer.

Güneş her dakika şekilden şekle girdi.

Dünyanın üstünde renkler dolaştı.

Sular, ruhlarla beraber hâlelendi.

***

Güneşin batışını, kimi Haşim gibi seyretti ufk-ı şâma dalan gözlerle.

Kimi onda bir dünyanın sükûna erişini dinledi sessizce.

Kimi göklerin ve yerin yaratılışını ufuklarda seyretti.

Kimi de farkına bile varmadı gözü önünde olup bitenlerin.

Sabah gözünü açanlardan bazıları ise, günün kapanışını göremedi.

Sürüp gidecek sanılan bir ömür, gün bitmeden bitmişti.

***

Uzayın en muhteşem tabloları serildi insanlığın önüne bir akşam vakti.

Öylesine günlük hayatın basitliği içinde ki, dikkatsiz bakışlar onu fark edemezdi.

Bir muhteşem kapanıştı o, dünyanın bir günü için.

Günleri birbirinden farksız olanlar, o muhteşem kapanışı seyredemediler.

Ve geceyi de kendi günleri gibi tüketmek için aceleyle koşuşturdular her akşamki eğlencelerinin başına:

Her gün ve her akşam neler kaçırdıklarını bilemeden bir ömür tüketmek için.

***

Bu şehir nice günbatımları gördü.

Nice tablolar çizildi bu şehrin ufuklarında asırlar boyu.

Şehirler o ihtişamı gölgeleyemedi.

Herkes gördükleri ve yaşadıklarıyla terk etti bu şehri.

Gidenler için, günler ve akşamlar yok artık.

Sadece geçmiş gün ve gecelerin kazandırdıkları var.

Yahut kaybettirdikleri.

16 Ağustos 2020 Pazar

Doğal âfetlerin iki yüzü



ÜMİT ŞİMŞEK

FELÂKETLER, Âlemlerin Rabbini tanımak ve Ona yönelmek için olağan bir yol değildir. Ne var ki, Onu tanımak ve Ona yönelmek ihtiyacını da, insanların büyük bir kısmı, günlük hayatın akışı içinde pek fazla hissedemiyor. Fakat bu dünya hayatına o kadar bel bağlamanın doğru olmadığı gerçeği ile yüz yüze kaldığı anda, insan, ister istemez, hayatın Sahibine yönelme ve Ona yalvarma ihtiyacını bütün benliğinde duymaya başlıyor. Fakat bu da Allah’ı rahmetinden önce azabıyla tanıma gibi bir durum ortaya çıkarıyor.

Eğer felâketlerin gelip geçmesinden sonra bu hal de gelip geçmeyecekse, yine de böyle bir “tanışmayı” hiç yoktan iyi karşılayabiliriz. Sonuç olarak, bu an, insanın hayatında bir dönüm noktası teşkil edebilir ve eski hatâların tamiri için bir zemin açılmış olur. Lâkin Allah’ı bize tanıtan bilgi kaynaklarımız sadece felâketler ve olumsuzluklarla sınırlı kalacak veya bu kaynaklar birinci planda yer alacaksa, bunun kul ile Rabbi arasında sağlıklı bir ilişkiye imkân vermesi hayli şüphelidir. Bu şartlar altında vücut bulan bir inanç, muhtemelen, cezalandırıcı yönü ağır basan bir Tanrı korkusunu sonuç verecektir. Böyle bir inanç ise, yaratılışın en esaslı ve kapsamlı gerçekleri olan rahmet ve muhabbet gibi kavramların sıcaklığını gönüllere pek az hissettirebilir.

Diğer yandan, kâinatın bütün hadiseleri gibi, âfetleri de Allah’a imandan bağımsız bir şekilde ele almak mümkün değildir. Âfetler, varlık âlemini kuşatan bir düzenin dışında cereyan eden birtakım aksaklıklar demek değildir; tam tersine, onlar da bu muhteşem düzenin bir parçasıdır. Onlar bazan gökten gelirler, bazan yerin derinliklerinden, bazan insanların eliyle, bazan da hiç umulmadık yerlerden. Bazan belli noktaları hedef alırlar, bazan ülkeleri haritadan siler ve içinde suçlu veya suçsuz kim varsa helâk ederler. Ancak bütün bunlar yerkabuğunun, denizin, atmosferin veya daha başka bir unsurun gelişigüzel hareketlerinden ortaya çıkan sonuçlar değildir. Güneşin doğuşu, yağmurun inişi, yeryüzünün her bahar yeniden dirilişi gibi, bütün bu hareketler de düzenli ve hikmetli şekilde cereyan ederler. Şu kadar var ki, bunlardaki düzeni ve hikmeti kavrayabilmek için, olaylara yeteri kadar geniş bir açıdan bakmak gerekir. Hattâ bu bakış açısını, önce “Onu tanımanın doğru yollarına” kadar genişletip ondan sonra felâketlere dönmek daha doğru olacaktır. Böylelikle, gözümüzün önünde olup bitenleri bu gözlerle kuşatamadığımız asıl ve büyük tablonun gerçek yerine yerleştirebilir ve olup bitenler hakkında ancak ondan sonra sağlıklı bir teşhiste bulunma imkânını elde edebiliriz. Yoksa, ya hoşlanmadığımız birtakım olayları Allah’ın ilim, irade ve kudret sıfatlarının sınırlarından dışarıya çıkarmak veya Onu ağırlıklı olarak cezalandırıcı yönüyle tanımak gibi iki yanlıştan birine düşme ihtimali vardır.

***

BİR AĞUSTOS sabahı bütün Türkiye’yi ayağa kaldıran ve o günden bu yana iliklerimize kadar deprem korkusunu yerleştiren Gölcük depremi, resmî rakamlara göre, 18 binden fazla insanın ölümüne, 50 bine yakın insanın da yaralanmasına yol açmıştı. Depremde yıkılan ve ağır hasar gören konut ve işyeri sayısı 100 binin üzerindeydi.

Deprem sonrasında yaşanan yoğun tartışmalarda suçlamaların odak noktasına kaçak yapılaşma, standartlara aykırı olarak inşa edilen binalar ve malzemeden çalan müteahhitler yerleşti. Bu arada, yıkılan binalarla ilgili olarak çeşitli illerde 2 bine yakın dâvâ açıldı; ancak bu dâvâlardan, iki üç kişinin mahkûmiyetinden başka bir sonuç çıkmadı.

Gölcük depreminden dört yıl kadar önce Japonya’nın Kobe şehrini vuran büyük Hanşin depremi ise, nisbeten daha hafif bir depremdi. Depremle birlikte yaşamaya alışmış, yapıları sağlam ve halkı eğitimli bir ülkede meydana gelen bu deprem, 1,5 milyon nüfuslu şehri harabeye çevirdi ve 6200 kişinin canına mal oldu. Hükûmet, onca tecrübe ve imkânlarına rağmen, buraya ilk yardımlarını ancak iki gün sonra ulaştırabildi.

Yine Japonya’da, 2011 Mart’ında çok büyük bir depremin ardından meydana gelen tsunamide yüksekliği 37 metreye ulaşan dalgaların duvarları nasıl yıktığını, önüne gelen arabaları, uçakları, evleri kâğıttan maketler gibi önüne katıp nasıl sürüklediğini tekrar tekrar seyrettik. Bu felâket de, teknolojisi ve âfetlere hazırlıklı oluşuyla örnek gösterilen bir ülkede onca yıkımın yanı sıra 16 binden fazla kişinin ölümüne yol açmıştı.

İki zıt görüş mü?

Bu örneklere bir cihetten bakıldığında, âfetlerin de hayatın bir gerçeği olduğuna dikkat çekerek bu konuda hazırlıklı bulunmak gerektiğini söyleyenlere hak vermemek elde değildir. Çünkü bizde depremlerin yerle bir ettiği binalardan birçoğu tedbirsizlik yüzünden yıkılmaktadır.

Diğer taraftan bakıldığında ise, âfetlerin insanları her zaman en zayıf yerinden vurmadığı, hattâ bazan en güçlü yerinden vurduğu ve en güvenilen önlemleri boşa çıkardığı görülmektedir. Bu da, meselenin sadece âfete hazırlıklı bulunmaktan ibaret olmadığını gösteriyor.

Her ne kadar birbirine zıt görünürse görünsün, aslında, her iki bakış açısından görülen şey de doğrudur. Çünkü bunlar, aynı manzaranın değişik açılardan çekilen fotoğraflarıdır.

Bir bilim adamı yahut bir mühendis, hadisenin tabiat kanunları açısından fotoğrafını çeker. Ondan sorulacak soru, herhangi bir bölgenin hangi şiddette deprem üretme potansiyeline sahip olduğu, burada âfete dayanıklı binaların hangi şartları taşıması gerektiği gibi  sorulardır. Karadan, denizden veya havadan gelebilecek diğer felâketlerle ilgili olarak da her alanın uzmanından alınması beklenen bilgiler, bu istikametteki bilgilerdir.

Maneviyat sahasının uzmanları ise, daha başka kanunlar açısından manzarayı yorumlar. 14’üncü bölümde incelediğimiz bu kanunlar da “tabiat kanunları” denince akla gelen kanunlar kadar gerçek ve esaslı kanunlardır; ancak bunlar diğerlerinden farklı bir uzmanlık alanı teşkil eder.

Her iki alanın uzmanları, kendi alanları ile ilgili değerlendirmelerini yaptığı ve onlardan da kendi alanları ile ilgili fikirleri sorulduğu müddetçe, söylenen şeyler ne kadar farklı olursa olsun, bir problem olarak görülmemelidir. Problem, bunlardan herhangi biri kendi alanını aşarak diğerine ait sahada söz söylemeye başladığında ortaya çıkar.

Sağlıklı bilginin yolu

Bir ilâhiyatçı çıkıp da “Felâketlere karşı önceden tedbir almanın bir anlamı yoktur; gelecek olan başa gelir” diyecek olursa, hiç şüphesiz, kendi sahasının sınırlarını aşmış ve yetkisiz olduğu bir alanda fetvâ vermiş olur.

Bir bilim adamının, “Doğal âfetler İlâhî birer uyarı veya ceza olarak görülemezler” demesi de böyledir. O da, bu sözleriyle konunun manevî yönüne ait bir hüküm vermek suretiyle, kendi alanından dışarı çıkmış ve yetkisiz olduğu bir sahada konuşmuş olur. Veya, daha başka bir ifade ile, “kendi inancını” dile getirmiş olur ki, bu tamamen kendisini bağlayan bir ifadedir; “bilim adamı” ünvanı bu inanç ifadesine bir kuvvet katamaz.

İster madde, ister mânâ alanında olsun, sağlıklı bilginin peşinde olanlar, bu noktayı dikkatten hiçbir zaman uzak tutmamalıdırlar: Her konu kendi uzmanından sorulur. Her uzmanın sözü, kendi uzmanlık alanında bir değer ifade eder. Doğal âfetlerle ilgili hususlarda da doğru olan şey, her konuyu kendi uzmanına bırakmak ve bunların maddî yönünü bilim adamlarından, manevî yönünü de ilâhiyat uzmanlarından öğrenmektir.

Şimdi biz de, İslâmın temel kaynaklarına dayanarak, doğal âfetlerin manevî yönüne eğiliyor ve onlardan çıkarılacak derslere geçiyoruz.


Ümit Şimşek’in Akıl Fikir Yayınları arasında çıkan
Doğal Afetleri Doğru Okumak
adlı kitabından alınmıştır.
(Kitap hakkında bilgi almak yahut kitabı temin etmek için resmin üstünü tıklayınız.)

Dinde haddini aşanlara Kur'an ve Peygamber uyarıları



Dinde haddi aşmak, Ağustos ayının Kur’an Buluşmasındaki ana konularımızdan biriydi.

Haddi aşmak pek çok kılıklarla zaman zaman zaman karşımıza çıkan bir vakıa idi. Allah’ın haram kıldığı şeyi helâl saymak, yahut helâl kıldığı şeyi haram saymak, Allah hakkında bilmediği şeyleri söylemek, bunlar arasındaydı. Yahudiler İsa aleyhisselâmı inkâr etmek, Hıristiyanlar ise bunun tam tersinde bir aşırılığa kaçarak İsa aleyhisselâmı tanrılaştırmak suretiyle dinlerinde haddi aşmışlardı. Tabii, bu kötü örneklerden ders çıkarmak suretiyle, bizim de dinde her türlü aşırılıktan uzak durmak konusunda bir hassasiyete sahip olmamız gerekiyordu. Nitekim onların bu aşırılıklarına dikkat çeken Peygamberimiz (s.a.v.), bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştu:

Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’yı övmekte aşırı gitmeleri gibi siz de beni övmekte aşırı gitmeyin. Ben ancak Allah’ın kuluyum; siz de Allah’ın kulu ve resulü deyin. (Buharî, Enbiyâ: 48).

Kur’ân’ın ve Resulullahın uyarıları sayesinde ümmet böyle bir hatâya düşmemişti; ancak ümmet içinden bazı şahısların gerçek konumlarından daha başka yerlere yüceltilip de Kur’ân’ı ve Sünneti gölgeleyebilecek bir konuma yerleştirilmemeleri için, bu uyarının âlimlerimiz ve cemaat liderlerimiz tarafından da sıkça hatırlatılarak takip edilmesi gerekiyordu.

***

UTESAV’ın YouTube üzerindeki Erdemli Hayat kanalından yayınlanan 277. Kur’an Buluşmasında okuduğumuz Nisâ sûresinin 170-171. âyetlerinin meâli şöyle:

Ey insanlar! Peygamber size Rabbinizden hakkı getirmiştir. Siz de kendi iyiliğiniz için ona iman edin. İnkâr edecek olursanız, göklerde ve yerde olan herşey Allah’ındır. Allah ise Alîm ve Hakîmdir.

Ey Kitap Ehli! Dininizde haddi aşmayın; Allah hakkında doğruyu söyleyin. Meryem oğlu Mesih İsa, Allah’ın elçisi ve Onun Meryem’e ulaştırdığı kelimesidir; Onun tarafından gönderilmiş bir ruhtur. Siz de Allah’a ve peygamberlerine iman edin. “Üç” demeyin; bundan kendi iyiliğiniz için kaçının. Allah tek bir tanrıdır; O evlât sahibi olmaktan münezzehtir. Gökte ne var, yerde ne varsa hepsi Onundur; vekil olarak Allah yeter.

Nisâ sûresi, 4:170-171

277’nci Kur’an Buluşmasının kesintisiz video kaydını https://youtu.be/2cIQ1OxLXno adresinden izleyebilirsiniz.

Daha önce MÜSİAD Genel Merkezinde gerçekleşen Kur’an Buluşmaları, virüs salgını sebebiyle şimdilik sadece https://www.youtube.com/erdemlihayat adresinden Cumartesi günleri 19:00-19:30 arasında yayınlanıyor.