SON EKLENENLER
latest

9 Eylül 2020 Çarşamba

Oyuncak toplama yarışı



Ömrümüzden iki ay kaldığını bilseydik, hiçbirimiz bunu bir koltuk takımıyla değiştirmeye razı olmazdık. Ama biz bundan daha da kötü tercihleri bilinçsizce yapıp duruyoruz.

ÜMİT ŞİMŞEK

Bütün insanların ortak bir özelliği varsa, o da sermayeleridir. Kim ne yapacak olsa veya neye sahip olmak istese, o sermayeden harcar. Onu harcamayıp bir köşede biriktirmek de kimsenin elinden gelmez. Fark eden, bu sermayenin ne kadarını nereye harcadığımızdır. Lâkin çoğu zaman onu nereye harcadığımızın değil, harcamakta olduğumuzun bile farkına varmadan tüketiveririz.

Bu sermayemiz, ömrümüzden başka birşey değildir. Kulağa pek hoş gelmeyebilir; ama acı gerçek şu ki, yaşamak için vazgeçilmez derecedeki temel ihtiyaçlarımızı bir yana bırakırsak, biz ömrümüzün çoğunu eşya için harcarız. Çünkü eşya için verdiğimiz parayı kazanmak için ömrümüzün saatlerini, günlerini, aylarını, hattâ yıllarını bozdurmuşuzdur. Elimize kalemi ve kâğıdı alıp da bunun hesabını yapmaya kalksak, ürkütücü sonuçlarla karşılaşabiliriz. Meselâ:

Aylık 1000 lira gelire sahip bir kişi 1500 lira verip de bir koltuk takımı aldığı zaman, bunun insan ömrüne yansıması, bir buçuk aylık çalışmaya denk gelen zamandır. Bir başka deyişle, o kimse, bir buçuk aylık ömrünü koltuk takımı için yaşamış yahut harcamış demektir. Araba, ev gibi alışverişlerde bu maliyet yıllara kadar yükselir. Nihayet sahip olduğumuz ve olmaya çalıştığımız her türlü eşyanın maliyetini üst üste koyduğumuzda, sermayeyi peşin olarak tüketmiş bulunduğumuzu bile fark edebiliriz.

Bu durum, ilk bakışta, gelir seviyesi yüksek olanların lehine görünebilir. Eğer onlar dar gelirlilerin sahip olabildiği eşya ile yetinselerdi, hiç şüphesiz, bu tahmin doğru çıkardı. Çünkü onlar aynı miktarda parayı kazanmak için ömürlerinin daha az kısmını bozdurmak zorundadırlar. Gelin görün ki, harcama eğilimindeki artış, hiçbir zaman gelir seviyesindeki artışın gerisinde kalmaz. Ve kişinin geliri arttıkça, hattâ artma ihtimali ufukta görünür görünmez, aldığı eşyaların da hem fiyatı, hem sayısı, üçer beşer katlanmaya başlar. Zira çağdaş hayatın standartları içinde insanın değer kazanması için gösterişli şeylere sahip olması ve gösterişli harcamalar yapması gerekir. Çünkü çağdaş hayat modeli bizim kendimizde bir değer bulmaz; onun için, bize güya değer kazandıracak şeyleri satmaya çalışır.

Fakat bu satışların sonu bir türlü gelmez. Ne kadar çok eşya alırsak, o kadar çok deniz suyu içmiş gibi, tüketim hararetimiz daha da artar. Zira hayalimizdeki elbiseyi, mobilyayı, arabayı, evi alınca huzur ve mutluluğu yakalayacağımıza inandırılmışızdır. Oysa bize mutluluğu getirecek olan şeye henüz yaklaşmışken, aradığımız şey bizden daha uzaktaki başka birşeyin ardına gizlenir. Fakat ömür tükenmeden ümit tükenmez. Biz her seferinde bir köşe daha dönünce huzura kavuşacağımızı hayal ederek bize pazarlanan şeylerin peşinde koşarız. Böylece, yolumuzun üzerindeki eşyaları toplaya toplaya birgün gerçekten “huzura” kavuşuveririz!

Sade hayat akımının savunucularından Joe Dominguez ile Vicki Robin, bu durumu oyuncak toplama yarışına benzetiyor ve oyunun kuralını “Kim daha fazla oyuncakla ölürse o kazanır” şeklinde özetliyor. Bu gerçeğin Kur’ân’daki ifadesi ise pek keskindir:

“Şunu bilin ki, dünya hayatı bir oyundan, bir eğlenceden, bir şatafattan, aranızda bir övünmeden, mal ve evlât yarışından ibarettir. O bir yağmur gibidir ki, bitirdiği ekin çiftçilerin hoşuna gider; sonra kuruyuverir de onu sapsarı görürsün. Sonra saman olur gider. Âhirette de çetin bir azap, bir de Allah’tan bağışlanma ve hoşnutluk vardır. Dünya hayatı ise aldatıcı bir menfaatten başka birşey değildir.” (Hadîd Sûresi, 57:20.)

Ömrümüzden iki ay kaldığını bilseydik, hiçbirimiz bunu bir koltuk takımıyla değiştirmeye razı olmazdık. Çünkü biz ömrümüzün son kısmı hakkında o kadar cömert davranmayız. Bugünkü hovardalığımızın sebebi, kendimizi ömrümüzün başlarında hayal etmemizdir. Yirmisinde de olsak, yetmişinde de olsak, bu özelliğimiz değişmez. Nasıl olsa şu eşyayı alınca mutluluğu yakalayacak, ondan sonra da sonsuza kadar yaşayacak değil miyiz?

Gökdelenin tepesinden atlayan kişi on sekizinci katın hizasından geçerken, pencere kenarında duranlar, “Şu âna kadar herşey yolunda” dediğini işitmişler. Yirmi otuz sene daha yaşamayı umanlara, bu birkaç saniyelik iyimserlik pek gülünç geliyor. Ya ebediyet tarafından bakanlar için bizim dünya hayatı hakkındaki iyimserliğimiz nasıl görünüyor acaba?

Üstelik biz düşerken etraftan birşeyler toplamaya çalışıyoruz.

7 Eylül 2020 Pazartesi

Vermeyi öğrenmek


 

Onlar bollukta da, darlıkta da Allah için harcarlar.
Âl-i İmrân, 134

ÜMİT ŞİMŞEK

KUR’ÂN’IN ÂYETLERİ, ideal insan tanımlarıyla doludur. İçimizdeki insanlık cevherini ortaya çıkarıp geliştirecek, bizi olgunlaştıracak ve Allah’ın rızasına eriştirecek olan bu âyetler, önümüze alabildiğine geniş bir yarışma ufku açarlar.

Bu yarışın bir alt sınırı vardır ki, Kur’ân, muhatabı olan her akıl sahibini bu sınırlara riayet etmekle yükümlü tutmuştur. İnanılması gereken şeylere inanmak, namaz ve zekât gibi farzları yerine getirmek, yasaklanmış olan şeylerden de kaçınmak suretiyle insan bu alt sınıra riayet etmiş olur. Bunun sonucu da, âyet ve hadislerin haber verdiği şekilde, bağışlanma ve Cennet ile ödüllendirilmektir.

Fakat bu hayatın sonucunu sadece birtakım yükümlülükleri yerine getirerek sorumluluktan kurtulmaktan ibaret görmez ve daha fazlasına talip olursak, Kur’ân’ın bize gösterdiği hedefler arasında, hiç tükenmeyecek feyizler, bereketler, yüce idealler buluruz. Zaten Kur’ân’ın ruhu da buradadır. O bize yüce hedefler göstermekte ve bu hedeflere ulaşmak için yeteneklerimizi seferber etmeye bizi teşvik etmekte, bizi açıkça bir yarışa çağırmaktadır. Yalnız bu yarış, dünya işlerindeki yarışlar gibi rekabete dayanan ve tek galibi olan bir yarış değildir.

Dünya hayatının yarışlarında bir kişi kazanır; diğerleri onun gerisinde kalır ve kaybeder. Allah’ın rızasını ve Cennette yüksek dereceleri kazanmak için yarışanlar ise, ne kadar çok olsalar ve ne kadar büyük ödüllere de erişseler, Allah’ın rahmet hazinelerinden hiçbir şeyi eksiltmiş olmazlar. Âlemlerin Rabbi, gökler ve yer kadar genişliklerdeki Cennetlerinde yarışın bütün galiplerini birden göz görmemiş, akla gelmemiş nimetleriyle sonsuza kadar ödüllendirir.

İşte, Âl-i İmrân Sûresinin 133. âyetinde, Yüce Allah bizi böyle bir ödül için koşuşmaya çağırıyor:

Rabbinizden erişecek bir bağışlanmayı ve genişliği göklerle yer kadar olup da takvâ sahipleri için hazırlanmış bir Cenneti kazanmak için yarışın.

Kimdir o takvâ sahipleri?

Bu âyetin devamında ve daha başka âyetlerde bu özellikler madde madde sayılmış; hangi davranışlarla insanların böyle bir dereceye erişebilecekleri bildirilmiştir. Biz, bugünkü konumuz itibarıyla, bu maddelerden birine kısaca değineceğiz:

Bollukta ve darlıkta Allah için harcayanlar.

Burada çıtanın daha yükseldiğini ve zekât deyince aklımıza gelen zorunlu bağışın daha yukarılarına konduğunu görüyoruz. Zekât, bilindiği gibi, Kur’ân’ın pek çok âyetinde imanın bir özelliği olarak ve namazla beraber sayılan son derece önemli bir emirdir. Bu emrin alt sınırı ise fıkıh kitaplarında ayrıntılarıyla incelenmiştir; genel bir ifadeyle belirtecek olursak, dinin “zengin” olarak tanımladığı bir kimse, malının kırkta birini yoksula bağışlayarak bu sorumluluktan kurtulur.

Bu âyette ise, Yüce Allah, bu alt sınırın hakkını veren ve daha da ötesine geçmek isteyen kullarına son derece geniş bir kapı daha açmakta ve onlara hedef olarak en yüksek Cennet mertebelerini ve kendi hoşnutluğunu göstermektedir. Eğer insan dilerse bu imkânı kullanır ve ömrünün her gününü, her saatini, her ânını, ebedî âlemlerde hiç tükenmeyen kazançlar sağlayacak yatırımlara dönüştürebilir; kelimenin tam anlamıyla, sürekli olarak iyilik üretmeye programlanmış bir hayır makinesi halini alabilir. İşte bunun bir anahtarı; yahut, sürekli şekilde iyilik ve güzellik üreten bir hayır makinesinin özelliklerinden biri:

“Bollukta ve darlıkta Allah için harcamak.”

Bu özellik, sadece âhiret ödülünün değil, dünya hayatındaki huzur ve mutluluğun da bir anahtarıdır. Zira Yüce Allah, insanı, almakla değil, vermekle huzur bulacak şekilde yaratmıştır. Onun içindir ki, kendilerini devamlı olarak almaya şartlandıranların hayatta doyuma ulaştıklarını göremezsiniz. Vermeyi öğrenenler ise, hayatın hazzını yakalamış kimselerdir; onlar en büyük zevklerini alırken değil, verirken yaşarlar.

Ve yine bu yüzdendir ki, maddeci medeniyetin insanları darlığa düştükleri zaman, ilk olarak hayırlarından kısıntıya giderler. Kur’ân’ın terbiyesi altında yetişen insanlar ise, böyle durumlarda hayır musluklarını daha da açarlar. Böyle yapmakla kendi insanî yeteneklerini inkişaf ettirerek en yüksek Cennetlere lâyık bir hal alırken, aynı zamanda, Yer ve Gökler Rabbinin rahmetine olan iman ve itimatlarını da bir kere daha göstermiş olurlar. Kendisi darda iken Rabbinin rahmetine güvenen ve kendi sıkıntısına aldırmadan başka kulların derdine Allah’ın rahmetinden derman yetiştirmeye çalışan insan kadar hangi şey Allah katında sevimli olabilir?

Allah, elbette ki, öyle kulların ümitlerini dünyada da, âhirette de boşa çıkarmaz.

6 Eylül 2020 Pazar

Bir müjdedir sonbahar



ÜMİT ŞİMŞEK

Bir sıcaklıktır sonbahar. Renkleri sımsıcak duygular çağrıştırır. Onda soğuk renkler görülmez. Hüzün, ayrılık, gözyaşı bulunmaz. Bulunsaydı eğer, sonbahar tablolarında bu açıkça görülürdü.

Bir sükûndur sonbahar. Sessiz, gürültüsüz, bir dinlenişi yansıtır. Gözler o tablolarda dinlenir, ruhlar onunla sükûneti dinler.

Bir huzurdur sonbahar. Belki hayat cıvıltısı bahar gibi coşkuyla yaşanmaz onda. Ama matem de yoktur, feryad ve figan da işitilmez güz mevsiminde. Tabiat bir sessizlik içinde uykuya yatar. Huzur içinde dinlenir.

Birkaç hafta öncesine kadar dalları süsleyen yapraklar, şimdi toprağı süsler. Bu defa renkler daha da sıcaktır. Boy atmış başaklar gibi altın sarısına döner yeryüzü. Yemyeşil ağaçların dallarına nasıl yakışırsa, soyunmuş ağaçların ayakları dibinde de başka bir güzellik sergiler yapraklar. Dekor değişmiş, renkler ısınmıştır. Yine müjde vardır renklerin dilinde. Dün hayatı haber veren yeşilin yerini, bugün sükûn ve istirahati müjdeleyen renkler almıştır.

İçlenme tabiattaki yekpare kederden,
Yas tutma dağılmış diye kuşlarla çiçekler,
Onlar dönecektir yine gittikleri yerden,
Onlarla giden günlerimiz dönmeyecekler.

Kuşlar ortada görünmez. Çiçekler tek tük belirir aralarda. Arılar, böcekler, kelebekler yoktur artık.

Akşam çökmüş, tabiat uykuya dalmıştır.

Fakat akşamın çöküşü de bir başka güzellik değil mi?

Günün en muhteşem manzaraları, ya güneş doğarken, ya da batışa meyledişiyle beraber belirir.

Sonbahar da bir günbatımıdır.

Güneş, onda yeniden doğmak için batar.

Batarken ve doğarken, Güneş Sistemi içinde seyredilebilecek en güzel manzaraları serer insan gözünün önüne.

Güzün müjdecileri bir başladı mı yere doğru süzülmeye, mevsimlik günbatımının güzellikleri için resmigeçit vaktidir.

Sırayla değişir renkler.

Değişir ve yeryüzüne iner.

Yorgun çiçekler uykuya yatar.

Yerin altında hayat başlar.

Toprak ve içindekiler bir fabrika gibi çalışır aylarca.

Yukarıda ağaçlar uyurken, aşağıda sabahın hazırlıkları sürer.

Gün doğarken herşeyi hazır bulsunlar diye.

***

Bir müjdedir sonbahar.

Yorgun ruhlar onda huzur ve sükûnu tadar.

Ve güç toplar yeniden canlanıp geri dönmek için.

Kibir ve istibdadı kökünden biçen âyetler



Kur’an Buluşmaları yeni sezona Nisâ sûresinin 172-173. âyetleriyle girdi.

Bu âyetleri okurken incelediğimiz ana konulardan birisi “Allah katında yakınlık sahibi olan mukarrebler,” diğeri ise “Allah’a kul olmak konusunda bütün mahlûkatı kuşatan ve hiçbir kimseyi hariç bırakmayan mutlak eşitlik” idi.

Bu konulardan birincisi, bizi “Allah’a yaklaşmak ve mukarrebler arasında yer almak için biz ne yapabiliriz?” sorusuna getirdi. Bu sorunun cevabını araştırırken, etkili bir şekilde meal okumanın önemli bir tekniğini uygulamaya çalıştık.

Diğer sorunun bizi getirdiği yer ise, yaratılmış olanlar arasında kibir denen kötü hasletin asla yer almaması gerektiği, dolayısıyla hayatın hangi alanında olursa olsun “istibdad” denilen kötülüğe hiçbir mazeretin düşünülemeyeceği konusu idi.

Konuyla ilgili olarak âyetler ve hadisler arasındaki dolaşmalarımızda başlıca şu tesbitleri yaptık:

  • İsa aleyhisselâm (âyette geçtiği gibi) mukarreblerden idi.
  • Melekler de Allah katında derece derecedirler.
  • Mukarrebler Allah katında çok yüksek bir değer sahibidirler.
  • Bu yüksek dereceleriyle beraber, mukarrebler de ancak birer kuldurlar / kul olarak Allah’a yakınlık sahibidirler; yoksa rububiyet ile ubudiyet arasında bir mertebe söz konusu değildir.
  • Onlar bu kulluktan asla yüksünmez, bununla şeref duyarlar.
  • Zaten onları Allah’a yaklaştıran da kulluklarıdır.
  • Varlıkların en yüceleri dahi Allah’a kul ise: (1) Allah’tan başka herşey Allah’ın kuludur, (2) Mukarrebler ise kulluğunun icabını en güzel şekilde yerine getiren kimselerdir.
  • Allah’a kul olmak, kullukta herkesle eşit olmak anlamına geldiği gibi, Allah’tan başka hiç kimseye kul olmamak anlamına da gelir.
  • Allah’a kul olmanın gereği, aynı zamanda, hiç kimseye karşı üstünlük taslamamak / üstünlük taslayan hiç kimseye de boyun eğmemek demektir.
  • Bu ise her seviyede istibdadı kökünden kesen bir anlayıştır.
  • Diğer yandan, herhangi bir yerde ve herhangi bir seviyede bir istibdad eseri göründüğü zaman, bunun da kulluğa yaraşmayan ve kaynağını İslâmdan daha başka yerlerden alan bir uygulama olduğunu bilmeliyiz.
  • Müslümana yaraşan şey burada iki yönlü olarak ortaya çıkar: büyüklük taslamamak / büyüklük taslayana da boyun eğmemek.

UTESAV tarafından düzenlenen ve daha önce MÜSİAD Genel Merkezinde gerçekleşen Kur’an Buluşmaları, virüs salgını sebebiyle şimdilik sadece https://www.youtube.com/erdemlihayat adresinden her hafta Cumartesi günleri 19:00-19:30 arasında yayınlanıyor.

278’inci Kur’an Buluşmasının kesintisiz video kaydını buradan izleyebilirsiniz: