SON EKLENENLER
latest

13 Kasım 2020 Cuma

İmanlar çizilmesin


*

Bugünün toplum hayatında imanını çizdirmeden yaşayabilmek çok büyük bir dikkat ve beceri isteyen bir iş halini aldı


ÜMİT ŞİMŞEK


Yıllarca hergün İstanbul trafiğine çıkıp da arabasını çizdirmemek bugüne kadar kaç kişiye nasip olmuş bir ayrıcalıktır, bilemem. Fakat ondan çok daha zor olan birşeyi biliyorum:

Bugünün toplumu içinde bir hayat yaşayıp da imanını “çizdirmemek”…

Problemi daha da ağırlaştıran, imanımızın hasar gördüğünü çoğu zaman fark etmeyişimizdir. Arabasının boyasındaki ufacık bir çizik için hemen pasta-cilâ yaptırmaya koşan nicelerimiz var ki, ebedî hayatının yegâne sermayesi olan imanları hergün bir taraftan darbe yediği halde, bunu problem olarak dahi algılamıyor.

Buna karşılık, memlekette tek bir kişinin imanını sağlam bırakmamaya azmetmiş olan bir kısım mihraklar, hergün yeni bir kılığa bürünen tuzakları yolumuzun üzerine yerleştirmeye  devam ediyorlar.

***

Balkonuna bir kuşun yuva yaptığını sosyal medyada duyuran bir vatandaşın notuna, bir başkası “Ne mutlu size, bu iş için doğa sizi seçmiş” diye cevap veriyor! Bu cümleye imza atan bir kimsenin Müslümanlığına şahitlik edebilir misiniz?

Daha önce de, hatırlanacağı gibi, Müslüman memleketinde doğaya şükürler sunan bir ilânla malını satan firma, karşılaştığı onca tepkilere rağmen geri adım atmamış; yıllarca aynı duyuruyla ürününü satmaya devam etmişti. Belli ki bilerek bu işi yapıyor ve sonuç da alıyordu. Peki, bu ürünü bu kepazeliğe rağmen birkaç dakikalık menhus bir damak zevkinin hatırı için satın almaya devam edenler neyin sponsorluğunu yaptıklarını biliyorlar mı? Yahut, daha da kötüsü, bilmek istiyorlar mı?

Münhasıran Yer ve Gökler Rabbine ait olan şükrün mercii olarak doğa’nın gösterilmesi neredeyse yadırganmaz oldu. Artık “doğaya şükür” gibi sözler, birbirinden örnek alan insanların dilinde fütursuzca dolaşabiliyor. Şimdi ise, bunun bir adım ötesine geçilmiş, duaların mercii olarak da “evren” gösteriliyor. Eriştiği nimetler için şükran duygularını doğa’ya sunanlar, erişmek istedikleri nimetler için de evrene yöneliyor, dileklerini ona sunuyorlar. Ve, Allah’ın dualara cevap vereceğinden emin olan kullar gibi, onlar da evrene sundukları duaların mutlaka kendilerine kabul edilmiş olarak geri döneceğine dair bir tür “iman” besliyorlar.

***

“Bir ateistin en talihsiz ânı, şükretmek isteyip de şükredilecek birisini bulamadığı andır” diyor Dante Gabriel Rossetti. Doğayı, evreni karşılarına alıp onlara şükür ve dileklerini sunmak, onları bir nebze olsun rahatlatıyor olmalı. Toplum içinde alenen Allah’a şükretmekten ve Ona niyazda bulunmaktan sıkılanlar da belki bunu bir çıkış yolu olarak görüyorlardır, kimbilir?

Ne yazık ki, bu niyaz ve şükürler sadece belirli kişilerin şahsî tercihleri olmakla kalmıyor, medyada sistemli bir şekilde işlenerek toplum içinde yaygınlaştırılıyor. Bu konuda en önemli rolü de dizilerin üstlenmiş olduğunu anlıyoruz.  Bir dostumuz, “Şimdi evrene dua edelim” şeklindeki bir ifadeyi son zamanlarda en az dört beş defa muhtelif dizilerde işittiğini söyledi. Bu durum, evrenperestlik gibi bir itikadı halk arasında yaymak hususunda televizyon dizilerinin bir misyon üstlenmiş olduğunu göstermiyor mu?

***

Kurt gövdenin içinde ilerliyor, fakat bu bize bir rahatsızlık vermiyor. Çünkü tehlikeyi vaktiyle fark edip de ondan korunma yollarını araştırmış değiliz. Hoş, fark etsek de fazla birşey değişecek değildi. Tiryakisi olduğumuz bir diziyi veya zıkkımlanmaktan bir türlü vazgeçemediğimiz bir içeceği gözden çıkarmak, imanımızı tehlikeye atmaktan daha ürkütücü geliyor bize. Birileri de bizim bu zaafımızı çok iyi bildiği için, bizi yoldan çıkaracak ifadeleri ustalıkla beynimize çakıyor.

Evvelâ biz bu sözleri işite işite yadırgamaz oluyoruz. Daha sonra aynı sözler yavaş yavaş bizim lisanımıza da bulaşıyor. Bu safhaya geldiğimizde zaten hassasiyetlerimiz bütünüyle devre dışı bırakılmış olduğu için, işittiklerimiz veya söylediklerimiz, bizde herhangi bir alarmı tetiklemiyor. Derken, bir de bakmışsınız, o menhus sözler sıradan insanların konuşma ve yazışmalarında boy göstermeye başlamış bile!

Oysa dilde hafif, cezada çok ağır nice sözler var ki, hiç düşünülmeksizin ağızdan çıkar, sonra da sahibi için ebedî bir pişmanlık sebebi olur. Bunların başında imanı “çizdiren” sözlerin geldiğinde hiç şüphe yoktur. Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamayacağını açıkça ilân ettiği gibi (Nisâ, 4:48, 116), ebedî hayatın güvenliğini de “imanına şirk bulaştırmama” şartına bağlamıştır (En’âm, 6:82).

Bu kadarı, imanı çizdirmemeyi hayatın en önemli becerisi olarak görmek için yetmez mi?

11 Kasım 2020 Çarşamba

Hayret


*

Güçlü bir imanı elde etmek isteyenler için, hayret duygusuyla yeniden tanışıp kâinat ile tekrar bağlantı kurmaktan daha kestirme ve etkili bir yol yoktur


ÜMİT ŞİMŞEK


Kâinattan uzak düşmenin en ağır bedelini “hayret” cephesinde ödüyoruz. Modern hayat bu duygumuzu tamamen yok etmese de başka hedeflere yöneltmiş, varlığı ile yokluğu arasında ciddî bir fark bırakmamıştır. Bugünün insanına “Bütün benliğinizin tarifsiz bir hayret hissiyle dolduğu en son ânı hatırlıyor musunuz?” diye soracak olsanız, olumlu bir cevap alma ihtimaliniz yok denecek kadar düşüktür.

Bu mahrumiyeti küçümsemeyin. Hayret, insanın en “insanî” bir yeteneği ve onu Rabbine ulaştıran en önemli bir vesiledir. Hayret etmeyi unutan kişinin bu dünyada niçin bulunduğunu hatırlaması için de sebep yoktur. Zira göklerin ve yerin güzellikleri, bütün bunları yaratanın “hayret verici gizli kemâlâtını göstermek üzere”[1] düzenlenmiştir ve insandan, “hayret içinde bir marifet ile mukabele”[2] ister. Eğer bu kâinat bir kitap olarak yazılmışsa, insana düşen şey, “mevcudat sayfalarını, arz ve semâ yapraklarını mütalâa ile hayretkârâne bir tefekkürdür”; eğer bir mescid olarak düzenlenmişse, ondan beklenen bir “hayret ve muhabbet secdesidir.”[3] Onun içindir ki, insan, hayret duygusunu, en olgun anlamda ve en yoğun şekilde, Rabbinin eserleri karşısında tadar. Tabiatla baş başa, göklerin ve yerin güzellikleriyle kuşatılmış bir halde iken insanı kaplayan bir hayret duygusundan daha fasih, daha belâgatli bir lisanla ona Rabbini hatırlatacak hangi şey vardır?

Gelin, görün ki, çağdaş hayatın meşgaleleri, insanın kâinatla doğrudan bağlantı kurmasına kolay kolay izin vermez. Tek bir bakışla insanı hayretten hayrete düşürecek ışıl ışıl bir semâyı şehir ışıkları saklar. Etrafımızda gündoğumu, dolunay, gökkuşağı, baharın gelişi, kırlangıçların dönüşü, bir kelebek, bir çiçek, bir yağmur damlası gibi ne kadar hayret vesilesi olabilecek şey varsa, modern hayatın da onları bize hissettirmemek üzere ürettiği bir o kadar parazit vardır. Dört bir yandan böyle parazitlerle sağırlaşmış ve kâinata doğru adım atabileceği her yer mayınlanmış bir haldeki modern insanın hayret duygusundan payı, artık gazete manşetleri ve televizyon dedikoduları karşısındaki şaşkınlıklardan ibaret kalmıştır. Biçare insan, bu şaşkınlıklar içinde, eğlenceden eğlenceye koşarak “yaşama sevincini” tatmaya çalışır. Oysa o sevinç, şaşkınlığın değil, hayretin olduğu yerde aranacak ve kâinatın bütün varlıklarıyla paylaşılarak yaşanacak bir sevinçtir. “Sen hayrete düştün; onlar ise eğleniyorlar”[4] âyeti, iki bakış açısı arasındaki farkı pek keskin bir şekilde ortaya koymaktadır.

Bediüzzaman, eserlerinin pek çok yerinde, insana “kâinat ağacının meyvesi” olarak atıfta bulunur. Maalesef bugünün insanı dalından koparılmış bir meyveye benziyor. Oysa o meyve ağaçla beraber var olan, ağaçtan beslenen ve ağaçtan kuvvet alan bir meyvedir. İnsan, bütün güzel isimlerin müsemmâsı olan Rabbinin büyüklüğünü de, Ona mensup olmanın hazzını da, en güzel şekilde, Onun sanatıyla süslenmiş kâinat tablolarının içinde hisseder ki, kendisi de zaten o tablonun bir parçası ve en güzel bir nakşıdır. Kalabalıklar içinde kendisini yalnızlığa mahkûm hisseden insan, gerçekte hiç de yalnız olmadığını, Rabbinin eserleriyle baş başa kaldığı tenha tabiat köşelerinde anlayabilir. Önünde kâinatın güzelliklerini, arkasında bütün bir kâinatın dostluğunu bulan insanın gözünde, bir küçük gezegenin fâni boğuşmaları ne değer taşır? Bu küçücük gezegenin küçücük firavunları onu ne kadar korkutur?

Güçlü bir imanı elde etmek isteyenler için, kâinat ile tekrar bağlantı kurmaktan daha kestirme ve etkili bir yol yoktur. Bunu “tekrar yaratılışa dönmek” şeklinde de tanımlayabiliriz. Baharın olduğu kadar sonbaharın coştuğu günler de yılların biriktirdiği külleri silkelemek için bize en güzel fırsatları sunuyor. Bu fırsatları yakalayabilmek için belki de en etkili çare, kendi yaratılışımıza, yani çocukluğumuza dönmektir:

Hayret yeteneği körelmemiş olan ve bir kuş ötüşü, bir örümceğin ağ örüşü gibi “basit” olaylar karşısında heyecanlanabilen bir çocuğun her ânı keşiflerle dolu dünyası bizi bekliyor.


[1] Onuncu Söz.

[2] On Birinci Söz.

[3] Yirmi Üçüncü Söz.

[4] Sâffât Sûresi, 12.

9 Kasım 2020 Pazartesi

Kitap korkusu


*


AHMET HAMDİ TANPINAR


1923 yıllarında Erzurum Lisesinde hoca idim. Mektebimizde Fransızca ders veren Abdülhakim Bey adında Mısırlı bir hoca vardı. Çok çabuk dost olmuştuk. Fransızcayı, İngilizceyi iyi biliyor, biraz yağlı, fazla tecvidli olmasına rağmen Türkçeyi de mükemmel şekilde konuşuyordu. Fransız gramerini iki ayda öğretmek için hususî bir metod bile icat etmişti. Bu cinsten icat sahiplerinin çoğu gibi, o da garip bir adamdı. Sene sonunda imtihanlarda çocukların hakikaten Fransız gramerini çok iyi bildiklerini gördük. Yalnız bir şey eksikti. Fransızca bilmiyorlardı. Tek başına metodun kâfi olmadığını ve her icadın icat sayılamayacağını ilk önce o imtihanda öğrendim.

Hakim Bey, ilk cihan harbinden evvel, Mısır’da başlayan milliyetçi talebe hareketlerine iştirak ettiği için memleketini terk etmeye mecbur kalmış ve Türkiye’ye gelmişti. Harp esnasında hükûmet bir müddet kendisinden şüphelenmiş, hattâ İzmir civarında bir yerde hapis bile edilmişti. Sonra serbest bırakılmış, daha sonra da iş vermişlerdi. Hapishane hayatını anlatmaktan çok hoşlanıyordu. İnsanlara ve eşyaya, muayyen ve dar zaviyelerden olsa bile, bakmasını bilenlerdendi. Oldukça kuvvetli bir musikî hafızası vardı. Hapishane türkülerimizin çoğunu öğrenmişti. Fakat çok hususî bir musikî zevkiyle yetiştiği için, Arap lâhni, söylediği türkülerin çeşnisini hemen bozar, büsbütün başka birşey yapardı. Hakim Beyin bu hususî musikî çeşnisi Arapçaya tercüme edilen Garp operalarında da kendini aynıyle gösterdi. Romeo’nun (Başa) Juliet’in (Hanum) olabileceğini onun tegannilerinde, bir evde oturduğumuz zamanlar öğrendim. Hülâsa hoşa giden tarafı çok, vefalı bir arkadaştı.

Yalnız bir kötü huyu vardı. Kitabı sevmez ve okumazdı. Gramer kitaplarından başka kitabı yoktu. Halbuki o yıllar benim okuma hızımın arttığı yıllardı. Konforsuz hayatımız — herşeyimiz ya karyolalarımızın altında, ya başlarımızın üstündeki raflarda idi — yalnızlık beni kitaba atmıştı. Mektepten çıkar çıkmaz yatağıma uzanır, yeni tanıdığım Dostoyevski ile, Erzurum’a kadar cebimde getirdiğim Baudelaire’i, İstanbul’dan bin güçlükle getirttiğim kitapları okurdum. Fakat asıl okuduğum bu ikisi idi. Fransız şairinin Darülfünun’da iken cazibesine kapılmıştım. Dostoyevski’yi ise yeni yeni tadıyordum. Muazzam birşeydi bu. Her an dünyam değişiyordu. İnsan ıztırabıyla temasın sıcaklığı her sahifede sanki kabuğumu çatlatacak şekilde beni genişletiyordu. Düşüncem âdetâ birkaç gece içinde boy atan o mucizeli nebatlara benziyordu.

Ciltten cilde atladıkça ufkum başkalaşıyor, insanlığa ve hakikatlerine kavuştuğumu sanıyordum. Hakim Beyle bir evde oturduğumuz için günlerimiz beraber geçiyor gibiydi. Beni hakikaten seviyordu. Bir eski zaman lalası gibi etrafımda dolaşıyor, bin türlü beceriksizliğimi dostluğunun yardımıyla düzeltiyor, hayatımı kolaylaştırıyordu. Fakat adamcağız tam bir ıztırap içindeydi. Beni bırakıp yalnızca sokağa çıkmaya razı olmadığı için, ben okurken bir avuç içi kadar odamızda, kendisine yeniden yoklanacak kilometrelerce mesafeler icat ediyordu. Yorulduğu zaman yatağına uzanır, öğrenilecek lisanın kendisine hiçbir suretle muhtaç olmayan gramer metodlarını düşünür, yahut da yukarıda bahsettiğim operalarını söylerdi. Fakat vaktini ne ile geçirirse geçirsin bir eli daima bana doğru, elimdeki kitabı alıp atmak için uzanmış dururdu. Aylarca bu tehdidin altında yaşadım. Hâlâ bile üzerimde izi vardır.

Hakim Beyin söylediği opera parçaları, bilmem nedense, bana onun Shakespeare’i çok sevdiği fikrini vermişti. Hem gönlünü almak, hem de belki okumaya tekrar başlar da rahat ederim ümidiyle İstanbul’dan kendisine hediye etmek üzere bir İngilizce Shakespeare getirtmeyi düşündüm. Aylarca bekledikten sonra nihayet kitap geldi. Büyük sürprizi yapmak için akşamı zor ettim. Eve döndüğümüz zaman evvelâ kendi okuyacağım kitabı çıkardım. Sonra da ona Shakespeare’i uzattım. Hafızası yerinde, anlatacağı hatırayı, bütün teferruatıyla anlatabilen insanlardan olmadığıma şu anda çok müteessirim. Çünkü Hakim Beyle o anda aramızda geçen sahne hakikaten emsalsizdi. Dostum kitabı — İncil kâğıdına, bir tek ciltte basılmış nüshalardı — bir müddet ne yapacağını bilmeden elinde evirdi, çevirdi. Sonra yüzüme bakarak hakikaten sevimli bir hayretle “Bunu ne yapacağım?” diye sordu. Gözlerinde bütün bir çocuk masumiyeti vardı. “Ben kitap okumam,” diyordu. “Hele ecnebî dilinde hiç okumam. Bana Kur’an yeter. Zaten hâfızım. Sonra hafızamda Muallâkat var. Kelâm-ı Kibâr’ın en faydalılarını, hadislerin en sahihlerini biliyorum. Ben bu kitabı ne yapayım?”

Birden bire karşımdaki adam benim için hakikî bir uçurum olmuştu. Hâlâ bile. Hakim Beyi korkunç bir boşluk gibi düşündüğüm, gördüğüm olur. Kitabı sevmeyen ve korkan adam… Tecessüsünü öldürmüş insan… O günden sonra kitap meselesi daima aramızda bir münakaşa mevzuu oldu. Hakim Beyi kitaba alıştırmak için değil, sadece kitap düşmanlığının sırrını öğrenmek için. Her defasında, şu cevabı aldım: “Kitap, bir hakikat için okunur. Hakikat ise Allah’ın hakikatidir ve kendi kitabındadır. Onun dışında insan benliğinin yalanı ve karanlığı vardır. Bu karanlık çeşit çeşit şekillere girer ve aslında bizden çıktığı halde, her an bizi yeniden aldatır; dalâlete düşürür. Kendi yalanımla bile bile neden uğraşayım?..” Bazen bu müdafaa başka şekiller de alırdı: “Arap dili ve edebiyatı kâfi derecede zengindir. Garp medeniyeti son sözü söylüyor. Yapıcı kitap orada bulunmaz.” Hakim Beyin fikirlerini bir türlü değiştiremedim, ona hattâ hiçbir ezelî hakikatin, insanî hakikatle yan yana gelmekten zarar duymayacağını dahi anlatamadım. O zihnini, hayatına istikamet veren muayyen bir sistemden ayrı hisle yormak istemiyordu. Bununla beraber mutaassıp bir Müslüman, hattâ namazında, orucunda bir adam bile değildi.

Hakim Bey, kitap düşmanı idi. Düşünceyi insan için lüzumsuz, hattâ zararlı bulurdu. Kafasının bozulmamasını istiyordu. Gençliğinde okuduğu şeyleri de bir cemiyetin kefaleti ve vesayeti altında okuması, öğrenmesi lâzım olduğu için okumuştu.

O, ortalama Müslüman Şark’ın, dinlenmek için aramıza gelip bizi metheden, methede ede anlatan frenklerin hayran oldukları Şark’ın bir nümunesiydi. Böyle olduğu için de huzur içinde, geniş kahkahalarını savurarak, operalarını, hapishane türkülerini söyleyerek, gramer metodları icat ederek yaşıyordu. Ömrü bulutsuz bir gökte, bir ebedîlik vehmini peşinden sürükleyerek seyrini yapan bir güneş gibi lekesiz ve arızasız geçiyordu. Hakim Beyi ilk tanıdığım kitap düşmanı olduğu için daima hatırlarım. İlk tanıdığım ve en az kızdığım… Çünkü kitabı toptan reddediyordu. Ve reddederken de muayyen bir teklifi vardı. Başka bir cins insanın peşinde idi. Hattâ belki de bu insanın, nesli kurumuş bir hayvan gibi günün birinde öleceğine de inanıyordu. Zaten meselesi oldukça karışıktı. Kitap düşmanlığı, onda, biraz da Garp istilâsına karşı duyduğu dargınlıktı. Ömrünün tek macerasından bu küskünlükle çıkmıştı. Garp sanatına, Garp tefekkürüne boykot yapıyor, bir devekuşu gibi kendi zihniyetinin kısır kumlarına başını gömüyordu. Bunu yaparken her muhitte yalnız kalacağını biliyor ve söylüyordu. Bununla beraber Hakim Bey hâlisti, bütündü; çünkü pazarlık yapmıyordu. Kitabı ve hattâ insanı toptan reddediyordu. Ondan sonra tanıdığım kitap düşmanlarının hemen hiçbiri hâlis değildiler. Hem insanı kabul ediyorlar, hem de düşüncesine bir had çekmek istiyorlardı. İnsanı korumaya hakları olmayan noktalarda korumaya çalışıyorlar, yani içlerinde ve dışlarında küçültüyorlardı.

Birgün Ankara Palas’ta, benden yaşlı ve çok zeki tanınmış bir münevverimizle konuşuyordum. Elimde bir Kafka vardı. Kitabı aldı, elinde evirip çevirdikten sonra yüzünü buruşturdu. Benim gibi zeki bir gencin — zekâmı bilmem ama, o zaman hakikaten bana genç denebilirdi — böyle mülevves şeyleri, bu cinsten dejenere muharrirleri okumasını hiç doğru bulmadığını, fakat kabahatin bizde olmadığını, asıl kabahatin bu gibi kitapları memlekete serbestçe sokan hükûmette olduğunu söyledi. Hayretimden donup kalmıştım. Bir lâhzada 1923 inkılâbından seksen sene evveline, Abdülmecid Hanın kitaba ve gazeteye sansür koyduğu devre dönüvermiştik. Kendisine düşüncemi söyleyince masasını bana bırakıp gitti. Hayatta övünebileceğim tek zaferim belki budur, yani kitaptan korkan, düşünceye had çekmek isteyen bu adamı yanımdan kaçırtmamdır. Kitaptan niçin korkarlar? Bunu bir türlü anlayamadım. Kitaptan korkmak, insan düşüncesinden korkmak, insanı kabul etmemektir. Kitaptan korkan adam, insanı mesuliyet hissinden mahrum ediyor demektir. “Bırak, senin yerine ben düşünüyorum!” demekle, “Falan kitabı okuma!” demek arasında hiçbir fark yoktur. İnsanoğlu herşeyden evvel mesuliyet hissidir ve bilhassa fikirlerinin mesuliyetidir. Ondan mahrum edilen insan, kendiliğinden bir paçavra haline düşer. Şüphesiz insanı korumamız lâzım gelen vaziyetler vardır. Fakat bu vaziyetler daha ziyade ferdin kendi dışındaki vaziyetleridir. Bir insanı kendi içinde, düşüncesinin mahremiyetinde korumaya hakkımız yoktur. Ortaçağdan bugüne kadar gelen zaman içinde insanlığın belki en büyük kazancı bu basit hakikati kendisine mâl etmesidir.

31 Temmuz 1951


Image by PublicDomainPictures from Pixabay

8 Kasım 2020 Pazar

Hainlerle ilgili iki emir


*

Mâide sûresinin 12 ve 13. âyetlerini okuduğumuz 287. Kur’an Buluşmasının özeti ve tam video kaydı


Kur’an Buluşmalarının 287. bölümünde okuduğumuz âyetler, İsrailoğulları üzerinden günümüze pek çok ders ve ibretlerle bizi karşı karşıya getirdi.

UTESAV organizasyonuyla düzenlenen ve YouTube’un Erdemli Hayat sitesi üzerinden 7 Kasım sabahı yayınlanan Kur’an Buluşmasında Mâide sûresinin 12-13. âyetlerini okuduk.

Bu âyet-i kerimelerde meâlen şöyle buyuruluyordu:

Allah İsrailoğullarından kesin söz aldığında, içlerinden on iki nakîb göndermiştik. Allah “Ben sizinle beraberim,” buyurdu. “Namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, peygamberlerime iman edip onları destekler ve Allah’a güzel bir borç verirseniz,  Ben de sizin kötülüklerinizi örter ve sizi altlarından ırmaklar akan Cennetlere yerleştiririm. Bundan sonra hanginiz nankörlük edecek olursa, dosdoğru bir yoldan sapmış olur.”

Onları, sözlerinden dönmeleri yüzünden lânetledik ve kalplerini de katılaştırdık. Onlar, kelimeleri yerlerinden saptırırlar;  kendilerine verilen öğütten paylarını da unutmuşlardır. Pek azı müstesna, onlardan hep hainlik görürsün. Yine de sen onları bağışla ve aldırış etme. Muhakkak ki Allah iyilik muhsinleri sever.

Âyetlerde dikkat çeken en önemli hususlardan bazıları şöyle oldu:

Allah Teâlâ İsrailoğullarının defalarca sözlerinden döndüklerini hatırlatıyor, buna rağmen onlara yine “karz-ı hasen” teklifi yapıyor ve bu teklife uydukları takdirde geçmiş günahlarının bağışlanması ve Cennet ile mükâfatlandırılacaklarını vaad ediyordu.

Bu arada, bize yönelik olarak da “Onlardan hep hainlik görürsün” buyurarak onlardan gelecek tehlikelere karşı dikkatimizi çekiyor, ama hemen arkasından da “Onları bağışla ve aldırış etme” buyuruyordu.

Bu konuda yaptığımız tesbitlerden bazıları şöyle oldu:

İmtihan devam ettiği sürece hatâdan dönüş kapısı sonuna kadar açık / defalarca isyan da etmiş olsa, ömrünün herhangi bir safhasında pişman olarak kötülüklerinden samimî olarak vazgeçen bir kimseyi affolunmaktan alıkoyacak hiçbir sebep yok.

İlâhî affa herkes muhtaç olduğuna göre, bundan azamî seviyede yararlanabilmek için, kullar da böyle bir affediciliği hayatlarına yansıtmaya çalışmalı.

Bir taraftan: “Onlardan hep hainlik görürsün” uyarısı / Hemen arkasından: “Onları bağışla, aldırış etme” emri.

Kur’ân’dan dersini alan bir mü’min, düşmanını tanıyacak ve tuzağına düşmeyecek bir feraset sahibi olmalı; ama kin ve intikam duygusuna da esir düşmemeli.

Gerek Allah’ın onlara tanıdığı bu fırsatları, gerekse Musa aleyhisselâmın sabrı dikkate alınmalı. Kıssadan hisse: maksat ceza değil, ıslah olmalı.

Islah kapısını kapatmamak için üslûba ve hareketlere dikkat etmek gerekir.

Tarihe bakıldığında, başarıya ulaşmış ve insanlara huzur getirmiş olan değişimlerin kin ve intikam hisletinden kendilerini kurtarmış, af ve safh ilkelerine riayet eden topluluklar tarafından gerçekleştirildiği görülecektir.

Her zamanki uyarıyı tekrarlamakta fayda var: Medyaya, bilhassa sosyal medyaya dikkat!

Uyarı ve öğütler her ne kadar İsrailoğulları üzerinden veriliyorsa da, bu karakterdeki insanları mü’minlere tanıtan ve onları teyakkuza sevk eden bir dersin de bu âyetlerde bulunduğu unutulmamalı.

Kur’an Buluşmalarının 287. bölümünü buradan izleyebilirsiniz:

Erdemli Hayat projesi kapsamında gerçekleştirilen ve daha önce MÜSİAD Genel Merkezinde yapılmakta olan Kur’an Buluşmaları, salgın sebebiyle bir müddettir https://www.youtube.com/erdemlihayat adresinden Cumartesi sabahları 7:30-8:30 arasında canlı olarak yayınlanıyor.