SON EKLENENLER
latest

6 Şubat 2021 Cumartesi

"Allah dileseydi hepinizi tek bir ümmet yapardı"


*

Mâide sûresinin 48. âyetini okuduğumuz 300. Kur’an Buluşmasının özeti ve video kaydı


Allah’ın insanları tek bir ümmet halinde yaratmayışının hikmetleri, Kur’an Buluşmalarının 300. bölümünde, ana konularımızdan biriydi. Bu arada, “şeriat” kelimesinin anlamı, ümmetlerin şeriatlerindeki farklılıkların hikmetleri, insanların birbirleriyle hayır yarışına girmesinin lüzum ve neticeleri üzerinde durduk.

Okuduğumuz âyet-i kerime, Mâide sûresinin şu mealdeki 48. âyeti idi:


Sana da, ondan önceki kitapları tasdik edici ve onları gözetici olarak kitabı hak ile indirdik. Onun için, sen de Allah’ın indirdiğiyle hükmet; sana gelmiş olan haktan sonra artık onların heveslerine uyma. Her biriniz için Biz bir şeriat ve bir yol belirledik. Eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı. Ancak verdikleriyle sizi sınamak için ümmetlere ayırmıştır; siz de hayırlı işlerde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır; anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri O size bildirecektir.


Müzakeremiz sırasında yaptığımız tesbitlerin bir kısmı da şu şekilde idi:


  • Allah dileseydi ayrı ayrı peygamberler göndermez, tek bir peygamberle tek bir şeriat gönderirdi. Bu takdirde insanlık âleminde tekâmül söz konusu olmaz veya dikkate alınmamış olurdu.
  • Herkes kendisine verilenden sorguya çekilecek, verilmeyenden değil. Bu dünyada verilenler, kişinin âhiretteki mevkii için bir ölçü olmayacak.
  • Bütün şeriatlerin hedefi hayırdır, fazilettir.
  • Allah Teâlâ insanları yaratırken, her bir ferdini başlı başına bir âlem olarak, ona nasip ettiği özellik ve yetenekleriyle yaratmış; ona verdiği kabiliyetlerle Esmâsının en güzel tecellîlerini kendi üzerinde ve eserlerinde göstermesini murad etmiştir.
  • Bu kabiliyetlerin geliştirilip kuvveden fiile çıkarılması için cehd, gayret, sebat gerekir.
  • Kur’ân-ı Kerim, insanın önüne hedef olarak fazileti koymuş ve her bir ferdin kendi kabiliyetlerini azamî ölçüde geliştirip dünyayı güzelliklerle süslemesi için ortak bir hedef göstermiştir.
  • Hedef olmadığı takdirde bu kabiliyetler ya boşa gider veya hayır yerine şerri sonuç verir.
  • Rabbinin “yarış” emrine kulak veren bir kul, bu dünyaya geliş hikmetini de kavramış demektir. Bu yarışın kaybedeni yoktur; herkes kazanır ve derecesinde hiçbir noksan olmaz.
  • Yeryüzü, fazilet yarışına çıkan insanların ürettiği maddi-manevî güzelliklerle süsünü takınır, kat kat güzelleşir ve insanın yaratılış hikmetini bütün âlemlere gösterir.

Kur’an Buluşmalarının 300. bölümüne ait video kaydını buradan izleyebilirsiniz:

UTESAV organizasyonuyla gerçekleşmekte olan ve daha önce MÜSİAD Genel Merkezinde yapılmakta olan Kur’an Buluşmaları, salgın sebebiyle bir müddettir https://www.youtube.com/erdemlihayat adresinden Cumartesi sabahları 7:30-8:30 arasında canlı olarak yayınlanıyor.

5 Şubat 2021 Cuma

Üç harflinin de üç harflisi var!

 


*

“En Tehlikeli Üç Harfliler” başlıklı yazımızda, asıl korkulması gereken üç harflinin “ben” olduğu üzerinde durmuştuk. Kelimenin Arapçadaki ve Batı dillerindeki “ene” ve “ego” şeklindeki karşılıkları da, dikkat çekici bir şekilde, yine üç harfli olarak karşımıza çıkıyor.
Fakat en tehlikeliden daha tehlikeli bir üç harfli daha var.

Daha doğrusu, en tehlikelinin daha da tehlikeli bir hali. Yazımızın devamında bu konuya geliyoruz:

 *

Ben’in daha tehlikeli bir hali vardır ve o da bir başka üç-harfli olan “biz” halidir. Her ne kadar Bediüzzaman “ene’yi nahnü’ye çevirmek” denen bir hadiseden söz ediyor ve bunu talebelerine hedef olarak gösteriyorsa da, bu, bir buz parçası halindeki ene’nin havuzda erimesi halinde söz konusudur. Yoksa, erimemiş ben’lerin bir araya gelmesinden beklenecek sonuç bir havuz değil, olsa olsa buzdağları olabilir. Aynı hakikate Martin Luther King de hapishaneden yazdığı meşhur mektubunda temas etmiş ve Reinhold Niebuhr’a atıfta bulunarak, “toplulukların fertlerden daha fazla ahlâksızlaşmaya meyyal olduğundan” yakınmıştır.

Mesele topluluğun kendisinde değil, ne suretle bir araya geldiğindedir. Cemaatlerin fertleri, eğer ben’lerini eriterek hak bir yolda bir araya gelmişlerse, artık o topluluktan işiteceğiniz ses, Hüve’den başkası olmayacaktır. Bu takdirde cemaat ne kadar büyürse, tevazu da o kadar büyür ve Hüve’ler o nisbette gür bir sadâ olur:

Meselâ nasıl ki küçük Hüve, Hüve, Hüve’lerden mürekkep büyükçe Hüve, Hüve yazılır. Sonra bu Hüve’lerden mürekkep çok büyük bir Hüve olur. Hem nasıl ki bir taburun hücumunda veya bir halka-i zikrin cezbesinde Allah Allah Allah derler ve onların seslerinden terekküp eden büyük ve cemaat sadâsıyla büyük bir tarzda Allah Allah kelimesi işitilir. Ve bunların seslerinden terekküp eden taburun sadâsı dahi büyük ve geniş bir telâffuzla Allah Allah Allah dediğini işittirebilir. . . .

Bu pasajı, bir de Hüve’lerin yerine ene’leri koymak suretiyle okumaya  çalışın:

Meselâ nasıl ki küçük Ene, Ene, Ene’lerden mürekkep büyükçe Ene, Ene yazılır. Sonra bu Ene’lerden mürekkep çok büyük bir Ene olur.

Bu şekilde, ene’lerden meydana gelen bir “nahnü” ile kibir yarışına çıkabilecek kim vardır? Fâil-i Hakikî bütünüyle ihmal edilmiş, her türlü tevfik ve inayet doğrudan doğruya cemaate atfedilir olmuş, erişilen muvaffakıyetlerin birer haddini bilme imtihanından ibaret olduğu gerçeği unutulmuş, “Bunu bilgimle kazandım” diyen Karun’un tavrını hatırlatan övünmeler bir topluluğun şiarı haline gelmiştir.

İşin gerçeğine nüfuz edebilenler, bütün bunların bir büyüklük göstergesi olmadığını görmekte güçlük çekmezler. Çünkü insanda kibir büyüklüğün değil, küçüklüğün alâmetidir. İnsanlar küçüldükçe kibirleri de o nisbette büyür. Ne var ki, küçük insanların topluluklarına bu gerçeği anlatmanın yolu henüz keşfedilmiş değildir.


3 Şubat 2021 Çarşamba

En tehlikeli "üç harfliler"


*

ÜMİT ŞİMŞEK

İnsanlar adını anmaya korktukları “üç harfli”nin boş yere günahını almaya devam ederken, daha başka bir üç-harfliden gelen tehlikenin farkında görünmüyorlar. Üstelik onun adı da kimsenin dilinden düşmüyor.

Ona ister “ben” deyin, ister “ene,” ister “ego.” Görüldüğü gibi, hepsi üç harflidir. Tehlikesine gelince:

İnsanı, şuurlu veya şuursuz olarak Rabbine karşı bir meydan okuyuşa sürükleyecek bir potansiyel, bu üç harfli kelimenin içinde fırsat kolluyor.

***

İşin aslına bakacak olursanız, “ben” diye bir varlığın olmadığını görürsünüz. Gerçi hepimiz maddî ve manevî vücudumuzla bir varlık sahibiyiz; bunu Ahmet, Mehmet, Ayşe, Fatma gibi isimlerle anıyor ve birbirinden ayırıyoruz. Fakat bu varlıklardan her birinin kendisini “ben” olarak nitelemesi, sadece bir bakış açısından ve izafî bir yaklaşımdan ibarettir, o kadar. “Ben yaptım” dediğimiz şeyler ise, biraz dikkatle bakıldığında görülecektir ki, bütünüyle o üç harfli şeyin gücü dışında olan şeylerdir. Yiyip içmek veya bir söz söylemek gibi bize en basit görünen ve en kolaylıkla yapar göründüğümüz fiilleri bile masaya yatıracak olsak, her biri birer mucizeler zinciri olarak karşımıza çıkar; ve biz bu zincirin halkalarını vücuda getirmek bir yana dursun, saymaktan bile âciz kaldığımızı görürüz. Bütün bu fiillerde ve daha başkalarında bizim payımıza düşen bir tercihten ibarettir; o fiillerin yaratılması ise bütünüyle Ona aittir. Kur’ân-ı Kerim “Onları siz öldürmediniz, Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, Allah attı” (Enfâl, 8:17) buyururken bu hakikate işaret eder. Buradaki “attığın zaman” ifadesi fiilin “kesb” yönüne, “Allah attı” ifadesi ise yaratma yönüne bakmakta ve yaratma işini bütünüyle Allah’a hasretmektedir.

Bu kısa âyet, bize sahih bir itikadın formülünü net bir şekilde veriyor ve bizim “Yaptım, ettim” dediğimiz fiillerin birer “mazhariyet”ten başka birşey olmadığını açıkça gösteriyor. Buna göre, biz tercihlerimizi kullanmak suretiyle fiilî bir duada bulunuyor ve böylelikle yaptıklarımızın sorumluluğunu üstlenmiş oluyoruz; ancak yaratma işi bize ait olmadığı için, herhangi bir “başarımızdan” dolayı böbürlenme hakkımız da bulunmuyor. Nitekim sözünü ettiğimiz âyet-i kerimenin de bir zafer sonrasında “Şu kadar kestim, bu kadar öldürdüm” şeklindeki övünmeler üzerine nâzil olduğu rivayet edilir.

***

Kesb ve yaratma arasındaki sınır muhafaza edilmediği takdirde işin nereye varacağını çok iyi bilen maneviyat büyüklerimiz, içimizdeki “ben”e daha işin başında iken haddini bildirmeyi derslerinin en önemli bir esası olarak belirlemişlerdir. Zira bu üç-harflide, boş bulduğu her meydanı zaptetme eğilimi vardır. Karadelik gibi sürekli yutarak beslenir, beslendikçe güçlenir, güçlendikçe iştahı kabarır, iştahı kabardıkça daha fazla yutar, sonunda kendisinden başka bir varlığı kabul edemeyecek bir hal alır. Beşer âleminde görülen her seviyedeki istibdad örnekleri, böylelikle meydanı boş bulmuş ben’lerin eseridir. Bedendeki tek bir kanser hücresi gibi, benliğin zerresi de insanın bütün varlığını kaplayacak bir istidat taşıdığı için, sürekli olarak izlenmesi gerekir.

***

Ben”in çok daha tehlikeli olan ve yine üç harften meydana gelen bir başka şekli var ki, ona da bir sonraki bölümde temas edelim.

***

[İlk yayın tarihi: Aralık 2014]

1 Şubat 2021 Pazartesi

Vatandaş muamelesi


***

 

Uygunsuz yere park eden yargı mensubunu nazik bir dille uyardığı için bir vatandaşımızın başına gelenler, 2012 yılında Son Devir’de yayınlanan bir yazımızı hatırlattı:


ÜMİT ŞİMŞEK

İnternette paylaşılan, ancak hangi il veya ilçemize ait olduğu anlaşılamayan bir fotoğrafta, Adliye kapısına asılmış bir uyarı levhası şöyle diyor:

“Personelin dikkatine: Adliye personeli, Ağır Ceza bloklarında bulunan personel kapısını kullanacaklardır. Bu kapının dışında giriş yapan Adliye personeline vatandaş muamelesi yapılacaktır.”

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından binlercesinin hergün devlet dairelerinde muhatap olduğu vatandaş muamelesi olağan işlemler cümlesinden olduğu için haberden addedilmiyor. Ama devlet memuru vatandaş muamelesi görecek olursa, işte buna haber diyebilirsiniz.

Eğer bir başka vatandaş olayı kamerayla kaydetmeseydi, gecenin bir vaktinde hamile komşusunu hastahaneye yetiştirmeye çalışan vatandaşa Fatih’te bir polis ordusu tarafından yapılan vatandaş muamelesinden de kimsenin haberi olmayacaktı.

***

Fatih’teki olay kamuoyunda yeteri kadar infial uyandırdı uyandırmasına, fakat yine de Türk polisinin bu konudaki engin tecrübesini yabana atmayalım. Böyle durumlarda uygulama genellikle şöyle cereyan eder:

Polisimiz mağdur vatandaştan atik davranır ve önce kendisi ondan şikâyetçi olur. Sonrasına gelince:

Senaryo yazma, delil ve tanık üretme açısından her iki tarafın imkân ve kabiliyetlerini kıyaslarsanız, hikâyenin sonucunu da az çok tahmin edebilirsiniz.

Nitekim bu olayda da vatandaşımız biraz zorlanacağa benziyor. Zira müştekî vatandaş bir devlet hastanesi ile askerî hastanede de vatandaş muamelesi görmüş ve muayene edilmemiş. Buna karşılık, bir başka hekim, Hipokrat yemini ile vicdanından aldığı güçle, polislere beş gün iş göremez raporu vermiş. Böylelikle, görünüşe aldanmamak gerektiği gerçeği bir kere daha ortaya çıkmış:

Meğer o görüntülerin yerde baygın yatar halde gösterdiği vatandaş, aslında, kimseye fark ettirmeden, üzerine saldıranları hastanelik ediyormuş!

Siz bir vatandaşın çektiği filme mi inanırsınız, yoksa Türk polisi ile Türk hekimine mi?

***

Fakat avcılar bazan av olabildiği gibi, bu memlekette de herkesin vatandaş muamelesi gördüğü bir durum bulunur. Meselâ bir polisimiz yanılıp da bir hakim veya savcıya vatandaş muamelesi yapacak olsa, kendisi vatandaş durumuna düşer.

Bir ilimizde, çevik kuvvet mensubu bir polisimiz bir keresinde yanlışlıkla bir hakimi vatandaş zannetmiş ve kendisine kimlik soracak olmuş, bunun sonucunda yetmişe yakın çevik kuvvet mensubu, bir hafta süreyle adliye koridorlarında süründürülmek suretiyle vatandaş muamelesine tâbi tutulmuştu.

Kıssadan hisse: Herkes vatandaştır; fakat bazıları daha fazla vatandaştır.

***

Vatandaşlığımızın bu durumu, ego ile öfkenin bir araya geldiği anlarda bütün parlaklığıyla ortaya çıkmaktadır. Hakimiyetin gökten yere indirildiği bir ülkede bu durumun çaresini bulabilmek hiç kolay değildir. Göklere karşı kibirlenen bir yapının elemanları, elbette bu kibirden bir pay kapacak ve bunun eserini de kendisinden daha güçsüz olanlar üzerinde her fırsatta gösterecektir. Egolar delinmedikçe, herkes mahlûkıyet sıfatı itibarıyla eşitlenmedikçe, devletin memuruna öfke kontrolu öğretmekle alınacak neticenin, hiçbir zaman vatandaş için güven verici bir seviyeye ulaşmasını bekleyemeyiz. Egosunu kendisinden aşağı birinin tehdidi altında gören kimse öfkesini nereye kadar kontrol edebilir?

Ecdadımız, öfkenin doğuracağı sonuçları çok iyi bildiği gibi, bu sonuçlardan korunmasını da biliyordu. Bu yüzden, memurları bir yana bırakın, hassas görevler ifa eden bir kısım esnafı dahi her seviyedeki öfkeden uzak tutmak için metodlar geliştirmişti.

Meselâ berber adayları imtihan edilirken, fark ettirmeden onu kızdıracak şeyler yapılır ve tepkisi hassasiyetle ölçülürdü. Bu tacizler sırasında en küçük bir öfke belirtisi gösteren kimse ise hayatı boyunca eline bir daha ustura alamazdı.

İmtihanı kaybeden ömür boyu kaybeder, fakat kazanan ömür boyu kazanamazdı. Çünkü berberler, mesleğini icra etme hakkını elde ettikten sonra da her on beş günde bir Kadı tarafından kontrol edilirlerdi. Bu arada berberlerin otuz yaşını bitirmiş, evli, işret âlemlerinden uzak, mazbut ve mütedeyyin kimseler olma mecburiyetini de hatırlatmadan geçmeyelim.

***

Cumhuriyet, işte böyle bir medeniyetin mirası üzerine kuruldu. Eğer redd-i miras etmeseydi, kendisinin de, vatandaşının da medeniyet çarşısındaki mevkii herhalde bugünkünden çok farklı olurdu.

Fakat o bütün kötülükleri selefine yükleyip bütün faziletlerin de kendisiyle başladığı vehmine kapılarak çetin ve uzun bir yolu tercih etti.

Allah uzun ömürler versin, şimdi Cumhuriyetimiz 90’ını aşmış bulunuyor; ama onun memurları, Osmanlının berberler için diktiği çıtayı henüz yakalayabilmiş değil.

Son Devir, Haziran 2012