SON EKLENENLER
latest

10 Temmuz 2021 Cumartesi

Nasıl meal okuyalım: 2


***

Kur’ân meâli okumayı hayatımızın en heyecan verici faaliyeti haline getirmeye ve ondan istifademizi arttırmaya yönelik bazı tavsiyeler.

ÜMİT ŞİMŞEK

– 9 –

Meal okuyalım diyoruz, ancak bunu sıradan bir okuma değil, ömür boyu sürecek bir ders şeklinde düşünmek daha doğru olur. Onun için, hayatımızda meal okumalarına yer ayırırken, bunu özenli bir şekilde yapmak ve bazı usulleri dikkate almak yahut geliştirmek gerekecektir. Bu konuda herkesin kendisine göre farklı usul ve metodları olabilir; biz de önemli bulduğumuz bazı hususları maddeler halinde açıklamaya çalışacağız.


TEFEKKÜRLE OKUMAK

Kur’ân-ı Kerimin ilk muhatapları olan ve onu doğrudan doğruya Resulullahtan ders alan Sahabîlerin Kur’ân okumada en ziyade önem verdikleri şeyin tefekkür ve uygulama olduğunu biliyoruz. Onlar Kur’ân-ı Kerimden bir şey öğrendikleri zaman, onu iyice anlayıp hayatlarına uygulamadıkça başka bir âyete geçmezlerdi. Sahabenin büyük âlimlerinden Abdullah b. Ömer’in Bakara sûresini bu şekilde okuyarak sekiz senede bitirdiği rivayet edilmiştir.[1] Zaten tefekkür Kur’ân-ı Kerimde pek çok defalar tekrarlanan ve tıpkı namaz ve oruç gibi mutlaka yerine getirilmesi gereken bir emirdir. Ve bu emir, düşünmenin çeşitli yönlerini ifade eden tefekkür, taakkul, tedebbür, teemmül, tezekkür, ibret, nazar gibi kavramlarla pek çok âyette bize tekrar tekrar hatırlatılmıştır.[2] Birkaç misal:

Onlar Kur’ân’ı okuyup düşünmezler mi? Eğer o Allah’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı, içinde pek çok çelişki bulacaklardı.[3]

Bu kutlu bir kitaptır ki, âyetleri üzerinde iyice düşünsünler ve aklıselim sahipleri öğüt alsın diye sana indirmiş bulunuyoruz.[4]

Onlar bu sözü düşünmüyorlar mı? Yoksa gelip geçmiş atalarına gelmeyen şey onlara mı geldi?[5]

Onlar Kur’ân’ı tefekkür etmiyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilit mi var?[6]

Biz bu Kur’ân’ı bir dağa indirseydik, sen onu Allah korkusundan baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri Biz insanlara tefekkür etsinler diye veriyoruz.[7]


İKİ TÜRLÜ OKUMA

Günlük meal okumalarının iki bölüme ayrılmasını tavsiye edebiliriz. Bunlardan biri, yukarıda temas ettiğimiz türden, âyetler üzerinde ayrı ayrı durarak onların mânâlarını, onlardan çıkarılacak sonuçları, hayatımıza yansıtacağımız dersleri düşünmeye, eğer iki veya daha fazla kişiyle beraber okunuyorsa bunları müzakere etmeye ayrılabilir. Bu okumayı ciddî bir eğitim faaliyeti olarak düşünüp imtihana hazırlanan bir öğrenci heyecanıyla uygulamakta fayda vardır.

Bu derin okumaya paralel şekilde ikinci bir okuma da, üzerinde fazla durmaksızın, normal bir sür’atle okumak şeklinde uygulanacak olursa, bunun da çok faydası görülecektir. Her ne kadar bu tür okuyuşta okuduğumuz yerler hafızamızdan uçup gidiyor zannetsek bile, sebat edildiğinde durumun böyle olmadığı görülecektir. Çünkü sürekli olarak okuduğumuz takdirde, her okuyuş, biz fark etmesek bile, hafızada bir iz bırakacak ve zamanla bu izler bazı hoş sürprizlerle bize kendilerini hatırlatacaklardır. Şunu da dikkate almak gerekir ki, Kur’ân-ı Kerim, sûre ve âyetleri birbirini açıklayan bir kitaptır. Onu okurken bir yerde zihnimizde belirip de çözemediğimiz bir sorunun cevabı başka bir yerde karşımıza çıkabilir. Bir âyet, daha önce okuduğumuz bir âyetin mânâ ve kapsamını daha başka bir boyuta taşıyabilir. Daha önce okuduğumuz bir kıssanın başka bir yerdeki anlatımında, o kıssanın daha başka bir açıdan çekilmiş fotoğrafını ve daha başka dersler içeren ayrıntılarını bulabiliriz. Kur’ân âyetlerinin bu şekilde birbirini açıklaması, Kur’ân’ın sürekli olarak okunmasını ve böylece hayatımızın Kur’ân’dan ayrı düşmemesini sağlayan bir özelliğidir.

Bu iki tür okumayı bir arada uygulayan kimseler, ömürleri boyunca Kur’ân’ın daha önce akıllarından geçmeyen mânâlarını keşfetmeye devam edecekler, sürekli olarak Kur’ân’ın sürprizleriyle karşılaşmanın heyecanını yaşayacaklar; bu arada devamlı okuma sayesinde kaydettikleri ilerleme ve keşifler onların yeni keşiflerini azaltmayacak, bilâkis daha da çoğaltacak ve renklendirecektir. Çünkü Kur’ân okulunun sonsuzluğa uzanan merdivenlerinde yükseldikçe genişleyen bakış açıları her seferinde onların önüne daha geniş bir manzarayı serecek, bu geniş manzarada daha çok sorular yeşerecek, o soruların peşine takılanlar buldukları cevaplarla daha geniş ve zengin manzaralara kavuşacaklar, böylece bu macera heyecanını gittikçe arttırarak sonsuza kadar sürüp gidecektir.


MEAL Mİ, TEFSİR Mİ?

Bazılarımız meal yerine tefsir okumayı tavsiye ediyorlar; ancak biz bu kanaatte değiliz. Çünkü tefsirde Allah’tan inen ile müfessirden gelen şey bir aradadır; Kur’ân’ı yeni okuyanların ise bu ikisini birbirinden ayırt etmesi çoğu zaman mümkün olmaz. Bunun sonucu olarak da müfessirin yorumunu Kur’ân’ın kendisi olarak algılayabilir.

Bununla beraber, okuyucunun, meallerde karşılaşabileceği müphem meseleler veya problemler için gerektiğinde tefsirlere başvurmasında hiçbir sakınca yoktur. Zira bu durumda okuyucu önce tercümeyi okuduğu için, neyin Kur’ân’dan, neyin tefsirden olduğunu ayırt edebilecek durumdadır.


NÜZUL SEBEPLERİ

Kur’ân-ı Kerimde nüzul sebepleri bilinen, daha doğrusu bilinmesi gereken ve bu sebeple kitaplara geçen âyet sayısı azdır. Bunların da büyük kısmı, ahkâm çıkaracak olan fakîhler için bir anlam taşır. Geriye kalanlar içinde de, nüzul sebebi bilinmeden doğru anlaşılamayacak olan âyet sayısı pek azdır. Bu bakımdan, meal okuyucusu için nüzul sebeplerine vakıf olmayı gerektirecek bir durumun pek seyrek şekilde söz konusu olabileceğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

“Peki, gerekmese bile nüzul sebeplerini araştırmakta bir sakınca olabilir mi?” diye sorulursa, “Evet, olabilir” diye cevap veririz. Çünkü nüzul sebepleri, bundan on dört asır önce başka bir iklimde cereyan etmiş olaylardan ibarettir. Sürekli olarak âyetleri o günün olayları çerçevesinde anlamaya veya açıklamaya çalışırsanız, okuduğunuz âyetler o günlerin bir mirası olarak dünyanıza girer. Bu ise Kur’ân’dan günümüze yansıyan dersleri çıkarabilmeyi zorlaştırır, hattâ tamamen devreden bile çıkarabilir.


GÜNÜMÜZE İNEN ÂYETLER

Kur’ân’ın inişi her ne kadar Asr-ı Saadette tamamlanmış ise de, her zaman ve her coğrafyada onun yeni yeni mânâları ve feyizleri gönüllere inmeye devam ediyor. Hiç şüphesiz, bugünün insanına da o yeni birşeyler söyleyecektir ve söylemektedir. Kur’ân’dan bugün okuduğumuz Musa kıssasını bu sabah ve bu memlekette inmiş gibi okuduğumuzda, zihnimizde beliren “Birden bire bu kıssayı anlatan âyetler niçin indi? Bize neyi anlatıyor? Musa nerede, Firavun hani, Haman kim, Karun kim? Biz bu hikâyenin neresindeyiz?” soruları da başka bir anlam ve bir canlılık kazanmayacak mıdır? Veya “Putların pisliğinden ve yalan sözden kaçının”[8] meâlindeki âyeti o dakikada bizim dünyamıza inmiş olarak okuduğumuz zaman birden bire irkilerek putların da, yalan sözün de hayatımızdaki yerini sorgulamaya başlamayacak mıyız? Sonra, “Yalan söz niçin Allah’a ortak koşmakla beraber sayıldı? Biz ne yaptık da bu iki büyük günahın ikisinden birden bizi sakındıran bir âyet dünyamıza indi?” gibi soruların peşine düşebiliriz; ve ancak o zaman Kur’ân bizim dünyamıza iner ve bizimle konuşmaya başlar.


HANGİ MEAL(LER)?

“Hangi meâli okuyalım?” şeklindeki sorular her ne kadar fazlaca sorulsa da, bizce, bundan daha önemli olan bir tavsiye, bir değil birkaç meâli bir arada okumaktır. Böylelikle tek bir bakış açısına mahkûm kalınmamış olur. Tek kitaba bağlı kalmak her zaman riskli bir iştir; zamanla o kitap Kur’ân’ın yerini alabilir. Onun için, size ısrarlı bir şekilde tek bir kitap tavsiye edenler hakkında dikkatli olmakta fayda vardır. (İleride nasip olursa bu konu üzerinde ayrıca duracağız.)

Bu konuda pratik bir yol olarak http://www.kuranmeali.com/ sitesini tavsiye edebiliriz. Burada belli başlı meallerin büyük çoğunluğunu bulabilir, bunları tek tek okuyabileceğiniz gibi âyetleri karşılaştırabilir, bu arada kırık mealle âyetlerin kelime kelime tercümesini görebilir, gerek Kur’ân’da ve gerekse mealler içinde arama yapabilir, konu fihristinden de faydalanabilirsiniz.


KUR’ÂN KAVRAMLARINA DİKKAT

Rahmet, hamd, şükür, rızık, hidayet, hikmet, nimet, infak, ihsan, takvâ gibi yüzlerce kavram vardır ki, Kur’ân onu bizim lisanımıza ve dolayısıyla hayatımıza yerleştirmiştir. Bunlar bizim inancımızı, hayata bakış açımızı, kimliğimizi şekillendiren kavramlardır. Meselâ besinleri rızık olarak adlandırmak suretiyle, istifademiz için bizlere sunulmuş sayısız nimetleri bize ikram eden bir Rızık Vericiye inandığımızı dile getirmiş oluruz. Bizim çarşı-pazardan aldığımız gıdalar mal olmaktan çıkıp nimete dönüşür. Nimet bizi Nimet Vericiye (Mün’im) yönlendirir. Bu yönlendirme şükran duygusunu uyandırır ve bizi şükreden bir kul haline getirir. Şükür ise hayatımızı tepeden tırnağa değiştirir ve gerçekten “hayat” denmeye lâyık hale getirir. Daha başka bir kavram bizi adaletle, bir başkası hikmetle, daha başkası ihsan ile tanıştırır. Böylece, Kur’ân bizim hayatımızın kılcal damarlarına kadar nüfuz eder, ruhumuz olur. Kur’ân’ın kendisi için “ruh” ismini kullanması işte bu mânâyı dile getirmektedir.[9]

Bu konuda dikkat çekmek istediğimiz husus şudur: Bazı yeni meallerde zaman zaman bu kavramların başka kelimelerle yer değiştirmiş olma ihtimaline karşı, takip ettiğiniz mealler arasında eski ulemamıza ait meallerden birisini de bulundurmanız yararlı olacaktır. Zira Kur’ân ile düşünmek ve yaşamak, aynı zamanda, Kur’ân’ın kavramlarıyla düşünmek ve yaşamaktır.


YAŞAMAK İÇİN OKUMAK

Şunu hiçbir zaman unutmayın: Bütün bu okumaların gayesi, okuduklarımızı yaşamaktır. Kur’ân’ı, onun meâlini veya tefsirini okuyorsak, Yer ve Gökler Rabbinin bizden ne istediğini, bize neyi anlattığını, bize neyi emredip neyi yasakladığını ve bize bu hayatta hangi hedefleri gösterdiğini anlamak için okuyoruzdur. Bu niyetle Kur’ân’a yöneldiğimiz ve bu niyetimizi okumalarımızda muhafaza ettiğimiz takdirde, kendimizi çok değerli bir mevkide buluruz. Her birimizin Allah tarafından sanki bir kâinat yaratılırcasına ihtimamla yaratılmış, rızıkların ve her türlü nimetlerin en üstünleriyle ağırlanmakta olan aziz bir misafir olarak Kur’ân’a muhatap olduğunu anlarız. Onun bize olan muamelesinden, başka kullara nasıl muamele etmemiz gerektiğini öğreniriz. Onun bize verdiklerinden Onun ihsan ettiği gibi ihsan etmeyi, Onun affedişinden Onun gibi affetmeyi öğreniriz. Kur’ân’ı okudukça onun bize en üstün fazilet mertebelerini hedef olarak gösterdiğini, böylelikle bizi insanlığın en yüce güzellikleriyle bizi süslemek istediğini görürüz. Ama unutmayalım, bütün bunlar niyete bağlıdır. Hangi meâli elinize alırsanız alın, ona mutlaka bu niyetle yaklaşın ve bu niyeti bütün okumalarınızda muhafaza etmeye bakın.


KUR’ÂN’DAN BİR UYARI

Hadîd sûresindeki bir âyet-i kerimede Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

“İman edenlerin, Allah’ın zikrine ve hak olarak inen Kur’ân’a karşı kalplerinin yumuşaması için zaman hâlâ gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasın ki, üzerlerinden uzun bir zaman geçince kalpleri katılaşmış ve birçoğu da yoldan çıkmıştı.[10]

Abdullah ibni Mesud diyor ki: “Bizim Müslüman olmamızla, Allah Teâlânın bizi bu âyetle azarlamasının arasından sadece dört yıl geçmişti.”[11]

Kur’ân ile meşgul olanların, tabii bu arada meâl okuyucularının, bu âyeti ve bu açıklamayı zaman zaman hatırlamaları, Kur’ân’a karşı kalpleri yumuşak tutmak hususunda herhalde faydalı olacaktır.

Bundan sonraki bölümde, Kur’ân okuma konusunda Risale-i Nur’da yer alan ve herkesin istifade edeceği tekniklerden bazılarını nümune olarak zikredeceğiz.

[İlk yayın tarihi: 24 Haziran 2020]


Yazarın Kalem Yazmak Zorunda: Kur’an ve Sünnet Işığında Risale-i Nur Cemaatlerinin Dünü, Bugünü, Yarını adlı eserinden alınmıştır. Kitabı bütün kitap sitelerinde bulabilirsiniz. İki örnek:

https://www.kitapoba.com/kalem-yazmak-zorunda

https://www.babil.com/kalem-yazmak-zorunda-kitabi-umit-simsek


[1] Muvatta’, Kur’an: 4.

[2] Konuyu dağıtmamak için, takip eden âyet meallerinde bu kavramları ayrı ayrı belirtmedik. Konunun ayrıntıları için DİA’ya ait https://islamansiklopedisi.org.tr/dusunme adresine başvurabilirsiniz.

[3] Nisâ, 4:82.

[4] Sâd, 38:29.

[5] Mü’minûn, 23:68.

[6][6] Muhammed, 47:24.

[7] Haşir, 59:21.

[8] Hac, 22:30.

[9][9][9] Bkz. Nahl, 16:2; Mü’min, 40:15; Şûrâ, 42:52.

[10] Hadîd, 57:16.

[11] Müslim, Tefsir: 24; İbni Mâce, Zühd: 19.

9 Temmuz 2021 Cuma

Nasıl meal okuyalım: 1


***

Hepimiz Kur’ân’ı tefekkür ederek okumakla yükümlüyüz; bunun hiçbir istisnası yok. Kur’ân’ın ise her seviyeden insana sunacağı bir nasip var. O nasibi aramak ve arttırmak için nelere dikkat etmeliyiz?

ÜMİT ŞİMŞEK

– 8 –

Mü’minlerin annesi Ümmü Seleme (r.a.) birgün saçını taratıyordu. O sırada mescidden Resulullahın (s.a.v.) sesi işitildi.

“Ey insanlar!” diye sesleniyordu Allah’ın Elçisi.

Ümmü Seleme saçını tarayan kıza “Bırak,” dedi, “sonra tararsın.”

Kız onun bu telâşına bir mânâ verememişti. “Resulullah kadınları çağırmıyor ki, erkekleri çağırıyor” dedi.

Ümmü Seleme “Ben de insanım” dedi ve hemen toparlanarak mescide, Allah’ın Resulünü dinlemeye koştu.[1]

Ümmü Seleme annemizin bu duyarlılığında, kıyamete kadar gelecek olan bütün nesillere örnek teşkil edecek bir model vardı: Kendisine Allah’tan veya Onun Resulünden bir hitap ulaştığı zaman, erkek veya kadın hiç bir mü’minin o hitaba cevap vermekten daha önemli bir işi olamazdı.

Bugün Allah’ın Resulü cismen aramızda yok; ama getirdiği kitap bize seslenmeye devam ediyor:

Bazan “Ey insanlar” şeklinde genel bir hitapla, bazan da “Ey iman edenler” şeklinde daha özel bir iltifatla.

Resulullahın bize getirdiği Kur’ân’ı bizzat ondan öğrenip ümmete öğreten Sahabîlerin en önde gelenlerinden biri olan İbni Mesud (r.a.) da Kur’ân’ın özel hitaplarına dikkat çekiyor ve diyor ki:

“Allah’ın ‘Ey iman edenler’ hitabını işittiğinde kulağını iyice aç; çünkü orada ya Onun emrettiği bir iyilik, ya da yasakladığı bir kötülük vardır.”[2]

***

Kur’ân’ın “Ey insanlar” ve “Ey iman edenler” şeklindeki hitapları, onun sadece belirli bir kesime değil, bütün insanlara ve bütün mü’minlere gönderilmiş bir kitap olduğunu gösterdiği gibi, bu çağrıyı işiten her insanın ve bilhassa her mü’minin de ona kulak vermekle yükümlü olduğunu gösterir. Bu durum ise, “Kur’ân’ı şunlar okusun, bunlar okumasın” şeklinde bir ayırım yapmamıza imkân bırakmamaktadır. Zaten bir insan için, özellikle bir mü’min için, kâinatı ve kendisini Yaratan, rızıklandıran, koruyan, gözeten, dua ettiğinde duasını işiten ve cevap veren Âlemlerin Rabbinden gelen bir hitaba mazhar olmak, tasavvur olunabilecek en büyük bir şeref ve iftihar vesilesi olduğu gibi, Büyük Hesap Gününde Âlemlerin Rabbi “Ben sana bir kitap göndermiştim; onu okudun mu?” diye sorduğunda yüzünü ak edecek bir cevap vermekten âciz kalmak da mahcubiyetlerin en kötüsü olsa gerektir. Ancak burada bir noktaya temas etmeden geçmeyelim:

Evet, herkes Kur’ân’ı okumalı, hem de anlamak için okumalı, ancak bundan Kur’ân’ı herkesin aynı seviyede anlayacağı mânâsı da çıkarılmamalıdır. Kur’ân âyetlerini sonsuz büyüklükte bir derya olarak düşünebiliriz; kimi ondan avuçla, kimi kupayla, kimi kovayla payını alırken, kimi de nasibini tankerlere yükleyip götürür. Hepsinin kabına giren aynı deryanın suyudur; mahiyet itibarıyla aralarında tam bir eşitlik bulunur. Ancak nasibin büyüklüğü söz konusu olduğunda, Kur’ân’ın muhatapları sayısınca farklılıklar ortaya çıkacaktır. Bu noktayı gözümüzün önünde bulundurursak, bir yanda “Biz Kur’ân’ı anlayamayız,” diğer yanda da “Kur’ân’ı herkes aynı şekilde anlar” şeklindeki iki aşırılığın arasında gidip gelmekten kurtuluruz.

“Farklı bilgi ve anlayış seviyelerindeki insanlar aynı âyeti okuyup da nasıl farklı kısmetlerle ellerini doldururlar?” diye merak ediyorsanız, öyle uzun âyetlere hacet bırakmadan, bu konuyu sadece iki kelimelik bir âyet üzerinden anlatan şu bahisteki örneklere bir bakınız. Kur’ân’ın birbirinden çok farklı seviyelerdeki insanlardan hiçbirini boş çevirmediğini; sıradan âmi bir insanı da, birbirinden çok farklı alanlarda uzmanlaşmış ilim ve hikmet sahibi kimseleri de, ellerini kendilerine münasip hediyelerle doldurarak ağırladığını göreceksiniz:


Meselâ [“Dağları zemininize kazık ve direk yaptım”][3] bir kelâmdır.

Bir âmînin [avâmdan, basit ve sıradan bir kimsenin] şu kelâmdan hissesi: Zahiren yere çakılmış kazıklar gibi görünen dağları görür, onlardaki menâfiini ve nimetlerini düşünür, Hâlıkına şükreder.

Bir şairin bu kelâmdan hissesi: Zemin, bir taban; ve kubbe-i semâ, üstünde konulmuş yeşil ve elektrik lâmbalarıyla süslenmiş bir muhteşem çadır; ufkî bir daire suretinde ve semânın etekleri başında görünen dağları, o çadırın kazıkları misalinde tahayyül eder, Sâni-i Zülcelâline hayretkârâne perestiş eder.

Hayme-nîşin bir edibin bu kelâmdan nasibi: Zeminin yüzünü bir çöl ve sahrâ, dağların silsilelerini pek kesretle ve çok muhtelif bedevî çadırları gibi, güya tabaka-i türabiye yüksek direkler üstünde atılmış, o direklerin sivri başları o perde-i türabiyeyi yukarıya kaldırmış, birbirine bakar, pek çok muhtelif mahlûkatın meskeni olarak tasavvur eder. O büyük, azametli mahlûkları böyle yeryüzünde çadırlar misillü kolayca kuran ve koyan Fâtır-ı Zülcelâline karşı secde-i hayret eder.

Coğrafyacı bir edibin o kelâmdan kısmeti: Küre-i zemin, bahr-i muhit-i havaîde veya esirîde yüzen bir sefine; ve dağları, o sefinenin üstünde tesbit ve muvazene için çakılmış kazıklar ve direkler şeklinde tefekkür eder. O koca küre-i zemini muntazam bir gemi gibi yapıp, bizleri içine koyup aktâr-ı âlemde gezdiren Kadîr-i Zülkemâle karşı [Sen her türlü kusur ve noksandan münezzehsin. Ne yücedir Senin şânın!] der.

Medeniyet ve heyet-i içtimaiyenin mütehassıs bir hakîminin bu kelâmdan hissesi: Zemini bir hane; ve o hane hayatının direği, hayat-ı hayvaniye; ve hayat-ı hayvaniye direği, şerâit-i hayat olan su, hava ve topraktır. Su ve hava ve toprağın direği ve kazığı dağlardır. Zira dağlar suyun mahzeni, havanın tarağı (gazat-ı muzırrayı tersip edip havayı tasfiye eder) ve toprağın hâmisi (bataklıktan ve denizin istilâsından muhafaza eder) ve sair levâzımât-ı hayat-ı insaniyenin hazinesi olarak fehmeder. Şu koca dağları şu suretle hane-i hayatımız olan zemine direk yapan ve maişetimize hazinedar tayin eden Sâni-i Zü’l-Celâl ve’l-İkrâma, kemâl-i tazimle hamd ü senâ eder.

Hikmet-i tabiiyenin bir feylesofunun şu kelâmdan nasibi şudur ki: Küre-i zeminin karnında bazı inkılâbat ve imtizâcâtın neticesi olarak hasıl olan zelzele ve ihtizâzâtı, dağların zuhuruyla sükûnet bulduğunu ve medar ve mihverindeki istikrarına ve zelzelenin irticâcıyla medar-ı senevîsinden çıkmamasına sebep, dağların hurucu olduğunu ve zeminin hiddeti ve gazabı, dağların menâfiziyle teneffüs etmekle sükûnet ettiğini fehmeder, tamamen imana gelir, “El-hikmetü lillâh” der.[4]


Aslına bakarsanız, “bir âmînin şu kelâmdan hissesi” ifadesi, bizim bir yığın söz ve delillerle anlatmaya çalıştığımız şeyi tek başına anlatıyor. Demek ki avam tabakasından bir adam da, kendi başına Kur’ân’ı – tabii ki meâlinden – okuyup anlayabiliyormuş!

***

Bizim Kur’ân karşısındaki yerimizi ve ondan nasibimizi belirleyecek olan en önemli unsur niyetimizdir. Hadis kitaplarının en birincisi Buharî’nin Sahîh’i de Resulullahın (s.a.v.) “Ameller niyetlere göredir”[5] mealindeki hadis-i şerifiyle başlar. Hangi seviyede bir okuyucu olursak olalım, Kur’ân-ı Kerimin karşısına “Âlemlerin Rabbinden öğüt almak” niyetiyle oturduğumuz takdirde, Kur’ân’ın da bize kapılarını ardına kadar açması beklenmelidir. Zaten Kur’ân da birçok âyetinde kendisini bize Allah tarafından indirilmiş bir öğüt kitabı olarak tarif eder:


Bu, bütün insanlar için bir açıklama, takvâ sahipleri için bir hidayet ve öğüttür.[6]

Bunlar Allah’ın âyetlerindendir ki, düşünüp öğüt alsınlar diye indirilmiştir.[7]

İyice düşünüp öğüt alsınlar diye, Biz bu Kur’ân’da insanlara her türlü misali vermişizdir.[8]

Kendilerine okunan kitabı sana indirmiş olmamız onlara yetmedi mi? İman edecek bir topluluk için, hiç kuşkusuz, onda bir rahmet ve öğüt vardır.[9]

Sen Kur’ân ile öğüt ver ki, kimse kazandığı günahlarla helâke sürüklenmesin.[10]

Ey insanlar! Rabbinizden size bir öğüt, gönüllerin derdine devâ, mü’minlere hidayet ve rahmet gelmiştir.[11]

Biz Kur’ân’ı sana güçlük çekmen için indirmedik.
Onu Allah’tan korkan kimse için bir öğüt olarak indirdik.
O, yeri ve yüce gökleri Yaratanın katından peyderpey indirildi.[12]


Kur’ân’da “öğüt” anlamında “zikr, tezkire, mev’ize” gibi birçok kelime kullanılmıştır ki, bu kelimelerden her biri “öğüt” anlamının farklı yönlerini vurgulamaktadır. Biz burada sadece nümune kabilinden birkaç âyet zikrettik. Gerek Kur’ân’ın bu özelliğini vurgulayan âyetlerin çokluğu, gerekse ayrı ayrı mânâ inceliklerini ifade edecek kadar geniş bir kelime dağarcığı ile “öğüt” anlamına bu kadar sıklıkla atıfta bulunulmuş olması, Kur’ân’a nasıl bir tavırla yaklaşmamız gerektiğini yeterince açıklıyor. Onun için, Kur’ân’ı elimize her alışımızda “Bakalım bu sefer Rabbimin dergâhından heybemi hangi altın öğütlerle doldurmuş olarak döneceğim?” sorusuyla kapağını açmakta fayda vardır.

***

Şimdi, bu anlattıklarımızın ışığında, Kur’ân okumanın dört önemli şartını formülleştirebiliriz. Bu formül, eûzü besmele çekip de Kur’ân okumaya başlarken hatırlamamız gereken, hatırladığımızda da bize Kur’ân’ın mânâlarını açacak ve ondan nasibimizi ziyadeleştirecek olan bir formüldür. İşte o dört şart:

Birincisi, Kur’ân’a tam ve kesin bir imanla yönelmek. Bu konuyu Altıncı Bölümde Sahabe ve Tâbiînin önemle üzerinde durdukları “Önce iman, sonra Kur’ân” formülünü anlatırken ele almıştık.[13]

İkincisi, Kur’ân’a bir öğüt kitabı olarak yaklaşmak.

Üçüncüsü, bu öğütlerin doğrudan doğruya Âlemlerin Rabbinden geldiğini, her bir kelimesinin bizzat Onun kelâmı olduğunu; emir, yasak, müjde, uyarı, teşvik ve sakındırmalardan her birini bizzat Onun takdir buyurmuş olduğunu dikkate almak.

Dördüncüsü, kendimizi Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın bizzat muhatabı olarak bilmek. Biz Onun kitabını okuyup tefekkür ederken, Onun da bize teveccüh buyurmuş olarak ve bize büyük bir ehemmiyet atfederek bizi dinlemekte olduğunu düşünmek. Bunu Allah Teâlâ bizzat kitabında açıklıyor ve “Sen hangi işte olsan, o işe dair Kur’ân’dan ne okuyacak olsan, yahut siz ne iş yapsanız, siz ona dalıp gittiğinizde Biz size şahidizdir” buyuruyor.[14]

Şimdi bu dört noktayı dikkate alarak, Kur’ân-ı Kerimden kısa bir bölümü okumaya çalışalım:


İşte, ben de Onun huzurunda diz çöktüm, kitabını açtım, Onun bana, doğrudan doğruya bana söylediklerini dinliyorum. Ve ben de, kimin huzurunda bulunduğumu, kiminle konuştuğumu bilerek, hiçbir şeyi kaçırmamaya çalışıyorum.

O “Mü’minler kurtuluşa erdiler” buyuruyor.[15]

Bunu bir mü’min olarak ben Allah Teâlânın kendisinden işitiyorum; çünkü okuduğum kitap Onun kelâmı. O benimle konuşuyor, bunu bana söylüyor.

Ama ben de kurtuluşa erenlerden miyim? Varlık âleminin bu en büyük müjdesi beni de kapsamına alıyor mu?

Rabbim soruma cevap veriyor:

“Onlar namazlarında huşû içindedirler.”

Her ne kadar açıkça söylemese de, bu ifadenin altında “Senin namazların bu tarife ne kadar uyuyor?” sorusunun yattığını görebiliyorum. Çünkü ben insanım. Rabbim beni, söylenen sözü imâ, işaret, remiz gibi tabakalarıyla birden anlayacak kabiliyette yarattı. Onun için, doğrudan doğruya “Senin namazın şöyle veya böyle” deyip yüzüme vurmuyor, olması gerekeni özendirici bir üslûpla tarif edip gerisini benim anlayışıma bırakıyor. Bu şekilde bana aynı zamanda bir tebliğ ve irşad metodu da öğretmiş oluyor, ben de Onun kullarıyla muhatap olurken bu zarafeti gözeteyim diye. Derken bir başka âyeti hatırlıyorum. Nahl sûresinin sonuna geldiğimde, “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütlerle çağır”[16] buyuruluyordu. O âyeti okurken aklıma gelen “Hikmetle ve güzel öğütlerle çağırmak nasıl olur?” sorusunun cevaplarından bir cevabı da burada, bu âyetin üslûbunda bulmuş oluyorum.

Bir sonraki âyet “Onlar boş şeylerden yüz çevirirler” diyor. Boş şeyler? Meselâ? Acaba? Sakın? . . .

İşte burada hayatın bütün alanları bütün safhalarıyla gözümün önüne geliyor. En başta televizyon, internet, sosyal medya… Son bir saatim? Son bir günüm? Ne dünyama, ne de âhiretime hiçbir faydası olmayan hangi şeyler hayatımın ne kadarını kapladı ve kaplamaya devam ediyor? Ama hayat böyle, herkes bunlarla ömrünü geçiriyor; herkesin gözünde en önde gelen değerler listesini teşkil eden şeylerden ben nasıl yüz çevireyim?

Derken Allah’ın huzurunda olduğumu, Onunla konuşmakta olduğumu hatırlıyorum. Dünya küçülüyor, dünyanın gelip geçici halleri şaşaasını kaybediyor. İsterse bütün âlem beni oyalamak ve yolumdan çevirmek için bütün tuzaklarıyla başıma üşüşsün, bana ne?  Rabbimin âyetlerinden üç dört kelimelik bir âyet, hayatıma çekidüzen vermeye yetecek bir şevk ve kuvveti bana sunuyor.

O şevk ve kuvvetle devam ediyorum. Bakalım, Göklerin ve Yerin Rabbi bana daha başka hangi hedefleri gösterecek?

“Onlar zekât için çalışırlar” diyor. Namazdan sonra zekâtın geleceğini tahmin edebilirdim; çünkü Kur’ân’ın pek çok yerinde bu iki ibadet beraberce geçer. Ama zekât için çalışmak? Hem çalışmak, hem de zekât için çalışmak. Herhalde Rabbim bana “Çalış, kazan, zengin ol, hem kendi ihtiyaçlarını karşılayacak, hem de zekât verecek duruma gel” diyor. Ama çalışmamın hedefi, zenginliğime de hedef oluyor. Yığmak için değil, saklamak için değil, har vurup harman savurmak için değil, insanlarla  eşya yarıştırmak için değil. Allah’ın verdiği zenginlikle Allah’ın muhtaç kullarının yüzünü güldürmek için çalış diyor. Kasas sûresinde kıssası anlatılan Karun’a nasihat edenler de “Allah sana nasıl ihsan ettiyse sen de insanlara öylece ihsanda bulun”[17] dememişler miydi? Rabbim bana verdikleriyle beni nimetlerine gark ettikten başka, beni veren bir kul yapmak suretiyle çok büyük bir nimetini daha tattırmak istiyor. Bana bunun için Resulünü gönderdi, Kitabını indirdi, sonra da bunun için beni Kitabı üzerinden baş başa bir sohbete çağırdı.


Yukarıdaki örnek, hemen belirtelim ki, bir okuma denemesinden ibarettir. Onun için, “Bu âyetlerden çıkarılacak mânâ budur” şeklinde anlaşılmamalı; Kur’ân’ı öğüt almak için okuyacak olan bir kimseye, âyetleri nasıl bir tavırla okuması gerektiğine dair bir misal olarak görülmelidir. Böyle bir tavrı yakalayan ve kendisini tam olarak okuduğu şeye veren bir kimse, bu örnektekinden çok daha farklı ve çeşitli sonuçlar çıkararak hayatını zenginleştirebilir. Hattâ, aynı âyetleri daha sonraki bir okuyuşunda, daha ileri seviyede anlam ve sonuçlara da ulaşabilir. Önemli olan, işte bu tavrı yakalayarak Rabbinin kelâmından kendi hayatına yansıyacak güzellikleri keşfetmek niyetiyle Kur’ân-ı Kerimi okuyabilmektir.

Bu tavrı elde etmeyi başaran bir meal okuyucusu, karşısına kâinatla ilgili âyetler çıktığında, kendisini son derece büyük ve aynı zamanda da son derece âşinâ bir âlemde bulur. Uçsuz bucaksız kâinat onun ülkesi olur; dağlar, denizler, hava ve kara âlemleri, böceklerden yıldızlara kadar her varlık, kendisiyle konuşmakta olan Rabbini terennüm eden bir şiir halini alır. O âşinâ ve geniş ülkede günlük hayatın gelip geçici sıkıntıları artık eskisi kadar onu etkileyemez. Çünkü o hayata artık çok daha geniş bir açıdan bakmaktadır.

Geçmiş kavimlerin kıssaları onun zamanını genişletir, olayları öncesi ve sonrasıyla ona gösterir, hiç bitmeyecekmiş gibi görünen maceraların nasıl sonuçlandığını bütün çıplaklığı ve gerçekliğiyle gözlerinin önüne serer. Kur’an kıssalarından bu sonuçları ve ibret derslerini çıkarmak için öyle derin bilgilere ve uzmanlıklara ihtiyaç yoktur. Sadece gören göz, işleyen bir akıl ve Rabbinin kelâmına yönelmiş bir kalb yeter. Şunu da unutmamak gerekir ki, Kur’ân’ın önemli bir bölümü kıssalardan ibarettir; en önemli mesajlarını Kur’ân bize kıssalarıyla verir.

Ahkâm âyetlerine geldiğinde, Kur’ân’ı ibret gözüyle okuyan bir okuyucunun bütün dikkatini yönelteceği şey, bu âyetlerdeki fazilet kodlarıdır. Bu ise sadece ve sadece Kur’ân’a ait bir özelliktir: Kur’ân’ın ahkâm âyetleri bir hüküm koyarken, onunla beraber, insanı insan yapan kabiliyetlere neşvünema verecek olan gıdaları lâfızlarının arasında kalblere zerk eder. Aklı başında bir mü’min de, bu âyetlerin yüzeyde görünen ahkâm kısmını uzmanlarına bırakır ve satır aralarına kodlanmış bulunan fazilet formüllerinin peşine düşer. Tek bir misal verelim; siz bu örnekten yola çıkarak Kur’ân-ı Kerimin bütün ahkâm ayetlerini aynı gözlükle okuyabilirsiniz. Şimdi, talâk hükümlerini düzenleyen âyetlerden şu âyetin cümlelerine bir bakınız; tarafların hak ve yükümlülüklerini belirledikten sonra, adım adım fazilete giden yolu nasıl tarif ediyor, sonra nasıl teşvik ediyor, bu arada fazilet ilkesini bir ruh halinde mü’minlerin hayatına nasıl yerleştiriyor? Lütfen âyeti cümle cümle inceleyerek bu sualin cevabını arayınız:

Eğer onları kendilerine temas etmeden boşar ve onlar için bir mehir belirlemiş bulunursanız, belirlediğiniz miktarın yarısını vermek gerekir. Ancak kadın kendi hakkından vazgeçer yahut nikâhı elinde bulunduran erkek mehrin tamamını bağışlarsa, o başkadır. Sizin bağışlamanız ise takvâya daha yakındır. Aranızda fazileti unutmayın.  Şüphesiz ki Allah sizin yaptıklarınızı görmektedir.[18]

***

Özetleyelim: Yukarıda dört maddelik bir formül halinde anlatmaya çalıştığımız gibi, (1) Kur’ân’a tam ve kesin bir iman ile yönelen bir kimse, (2) öğüt almak niyetiyle ona yaklaştığı zaman, (3) onun Allah’tan geldiğini ve (4) doğrudan doğruya kendisine hitap ettiğini daima göz önünde tutarak onun üzerinde tefekkür ettiği takdirde, Kur’ân kendisine mutlaka mânâlarını açacak ve onun hayatı üzerinde tesirini göstermeye başlayacaktır. Bunu Allah Teâlâ Kur’ân’ında bize açıkça vaad ediyor ve “Uğrumuzda çaba harcayanları biz mutlaka yollarımıza ileteceğiz”[19] buyuruyor. Ancak bu İlâhî vaade lâyık olmak için Kur’ân’ı anlamak ve uygulamak niyetiyle okuma işini ciddîye almamız ve bu işi günlük hayatımızın vazgeçilmez bir parçası haline getirmemiz gerekiyor.

Bundan sonraki bölümde, meal okumakta takip edilebilecek bazı usul ve teknikler üzerinde durulacaktır.

[İlk yayın tarihi: 16 Haziran 2020]


Yazarın Kalem Yazmak Zorunda: Kur’an ve Sünnet Işığında Risale-i Nur Cemaatlerinin Dünü, Bugünü, Yarını adlı eserinden alınmıştır. Kitabı bütün kitap sitelerinde bulabilirsiniz. İki örnek:

https://www.kitapoba.com/kalem-yazmak-zorunda

https://www.babil.com/kalem-yazmak-zorunda-kitabi-umit-simsek


[1] Müslim, Fedâil: 29.

[2] İbn Kesîr, Bakara: 104 tefsiri.

[3] Nebe’ sûresi, 78:7.

[4] 25. Söz, 1. Şule, 2. Şua, 1. Lem’a. Bu konuyla ilgili daha fazla açıklama ve örnekler için bkz. 25. Söz, 1. Şule, 3. Şua, 3. Cilve.

[5] Buharî, Bed’ü’l-Vahy: 1.

[6] Âl-i İmrân, 3:138.

[7] A’râf, 7:26.

[8] Zümer, 39:27.

[9] Ankebût, 29:51.

[10] En’âm, 6:70.

[11] Yunus, 10:57.

[12] Tâhâ, 20:2-4.

[13] https://yazarumit.com/kuran-okumada-bir-sahabe-formulu-once-iman-sonra-kuran/

[14] Yunus, 10:61.

[15] Mü’minûn sûresinin (23. sûre) ilk âyetleri.

[16] Nahl, 16:125.

[17] Kasas, 28:77.

[18] Bakara, 2:237.

[19] Ankebût, 29:69.

7 Temmuz 2021 Çarşamba

Kur'ân'ı "anlamak için" okumak: her mü'minin önündeki görev

*


**

Kur’ân bütün insanlara gönderildiğine göre, insanların çoğunluğu onu başka dillerdeki tercümelerinden öğrenecek demektir. Ama Türkçe mealler söz konusu olunca hesap değişiyor!

ÜMİT ŞİMŞEK

– 7 –

Willow Wilson, ateist bir ailede hayata gözünü açmış ve tamamen ateist bir atmosferde yetişmiş Amerikalı bir hanım yazar idi. Yirmili yaşlarına doğru inançsızlığını sorgulamaya başladığında, Budizmi, Musevîliği ve Hıristiyanlığı tek tek inceledi. Bunlardan kendisine en yakın bulduğu Musevîlik idi, ancak belirli bir millete göre düzenlenmiş olduğu için onu eledi. Hıristiyanlıktaki tanrı tasavvuru ise almış olduğu ateist eğitimin argümanları karşısında hemen göçüveriyordu.

Buna karşılık, İslâm Wilson’un bayağı ilgisini çekmeye başlamıştı. Ancak bu arada 11 Eylül hadisesi vuku bulunca, Wilson kendisini İslâma karşı bir direniş içinde buldu. Öyle ki, daha önce âdeti olmadığı halde, Ramazan günlerinde özellikle Müslüman arkadaşlarının karşısında yiyip içmeye başladı. Bu arada, içindeki din arayışını – kendi tabiriyle – “tedavi eder” ümidiyle Salman Ruşdi’nin Şeytan Ayetleri’ne sarıldıysa da kitap ona pek tatsız geldi. Okuduğu hiçbir şey, Kur’ân’da buldukları kadar doğru görünmüyordu. Kelime-i Şehadeti telâffuz etmemek için gösterdiği çabalar günlük bir egzersiz halini almıştı. Ama o Kur’ân’ı okudukça onda aradığı şeyi buluyor, ateizmin diğer dinleri çürüten delillerinin Kur’ân karşısında hiçbir işe yaramadığını görüyordu. Daha da ötesi, “Sanki evvelden beri Müslümanmışım gibi hissediyordum,” diyordu  Wilson. “Çünkü Kur’ân’da zaten inanmakta olduğum şeyi buluyordum.”

Willow Wilson, İslâmı seçmesiyle sonuçlanan macerasını kitaplaştırdı ve the Butterfly Mosque adıyla yayınladı.[1]

Prof. Dr. Ali Köse’nin 1994 tarihli doktora tezine dayanan Neden İslâmı Seçiyorlar adlı kitabında da Batılı mühtedilerin İslâmı seçmeleriyle sonuçlanan arayışlarında Kur’ân’ın oynadığı rolü tasvir eden birçok vak’a yer alıyor. Bu vak’alardan birisinde, İngiliz din dersi öğretmeni John, Kur’ân ile macerasını şöyle anlatıyor:

“Öğretmenliğimin ilk yıllarıydı. Yeni bir öğretim dönemi başlamış ve üniversite imtihanına hazırlanan öğrencilerin din dersinde okuyacağı bölümler öğretmenlere paylaştırılmış, bana da Luka İncili ile İslâm düşmüştü. Üniversitede iken İslâmla ilgili bir ders görmemiştim. Dolayısıyla İslâmı öğretmek için hiçbir hazırlığım yoktu. . . . Dersin İslâmla ilgili bölümünü hazırlamak için bir Kur’ân tercümesi aldım. Öncelikle İsa ile ilgili âyetleri görmek istedim. Okuduklarım beni şok etti. Bu âyetler İsa’nın ‘Allah’ın kelâmı’ olduğunu, onun İlâhî mahiyetinin bulunmadığını ve çarmıha gerilmediğini söylüyordu. Kendi kendime düşünmeye başladım. Çok ilginçti. Benim Luka İncilinden yola çıkarak bulduğum şeyleri bu kitap da söylüyordu. Muhammed Kur’ân’ın yazarı olsaydı bunu nasıl bilebilirdi? Bugün ben biliyorum, çünkü eski kaynaklara ulaşma imkânım var. Oysa o bu imkândan mahrumdu. Üstelik Muhammed okuma yazma da bilmiyordu.

“Luka İnciline yazdığım gibi Kur’ân’a da bir yorum yazmaya karar verdim. Kur’ân’a meydan okuyacaktım. Zaten Kur’ân meydan okumaya çağırıyor, ‘Samimî iseniz bunun bir benzerini de siz yapın!’ diyordu. Büyük bir dikkatle Kur’ân’ı baştan sona okudum. Birkaç sayfa yorum da yazdım, fakat beceremedim (bu sayfaları hâlâ saklıyorum, ama bugüne kadar kimseye gösteremedim; çünkü utanılacak, tutarsız yorumlarla dolu). Bu arada fark ettiğim bir şey oldu. Kur’ân’da bir problemle karşılaştığınız zaman daha sonra onun karşılığını buluyordunuz. Fakat aynı tekniği Luka İnciline yorum yazarken kullandığımda, yani bir problemle karşılaşıp onun cevabını aradığımda, daha başka problemlerle karşılaşıyordum. Kur’ân üzerinde daha fazla çalıştıkça sıradan bir metinle değil, İlâhî bir kitapla karşı karşıya olduğumu, onun Tanrı kelâmı olduğunu anladım. Bana düşen artık ona inanmaktan başka birşey değildi. Hiçbir Müslümanla tanışmadan, sadece Kur’ân’ı okuyarak Müslüman olmuştum.”[2]

***

Batı dünyasında her yıl on binlerce kişi İslâmı seçiyor. Bunlardan bir kısmı doğrudan doğruya Kur’ân’ı okuyarak – yukarıdaki John örneğinde olduğu gibi – Müslüman olmaya karar verirken, diğerleri de başka bir vesile ile İslâma ilgi duymuş olsa bile Müslüman olma kararı vermeden önce Kur’ân’ı inceliyor. Bir başka deyişle, Sahabenin “Önce iman, sonra Kur’ân” formülündeki “önce iman” şıkkını onlar bizzat Kur’ân okumak suretiyle yerine getiriyorlar, sonra Kur’ân okuyarak kazandıkları imanla donanmış bir şekilde, bu defa Müslüman sıfatıyla tekrar Kur’ân’ın başına oturuyor ve dinlerini ondan öğreniyorlar. Kendisine yeni bir din seçecek olan insanın yapacağı şey o dinin kitabını okuyup incelemekten başka ne olabilir?

Burada, Kur’ân derken, insanların ekseriyeti açısından Kur’ân’ın kendisini değil, tercümelerini, daha doğru bir tabirle meallerini anlamamız kaçınılmazdır. “Biz her peygamberi, onlara dinlerini açıklasın diye, kendi milletinin lisanıyla gönderdik”[3] meâlindeki âyetten de anlaşılacağı gibi, Kitaba muhatap olacak kimselerin sorumlu tutulabilmeleri için tebliğ ve açıklamaların onlara kendi dillerinde ulaşması gerekir. Bu da dünya ahalisinin büyük çoğunluğu için Kur’ân’ın Arapçadan başka dillerle onlara ulaşması demektir.

Dikkate alınması gereken bir başka nokta da şudur: Kur’ân’ın doğru anlaşılması ve sağlıklı bir şekilde hayata yansıtılabilmesi için mutlaka Sünnetle beraber alınması icap eder. Zira Kur’ân’ı bize gönderen, onu açıklamak ve uygulamakla görevli bir peygamberle birlikte göndermiştir. Bu bakımdan, Kur’ân’ı doğru bir şekilde anlamak ve doğru şekilde uygulamak için sahih Sünnetin yol göstericiliğine ihtiyaç vardır. Zaten Kur’ân da bunu mükerrer âyetleriyle açıkça ve vurgulu bir şekilde bize bildirir; onun için, Kur’ân’ı okumaya başlayan bir kimse, peşin olarak zihninde böyle bir fikir yoksa bile, onu okudukça Kitabın kendisini Sünnetin rehberliğine yönlendirdiğini görecektir.[4]

Ne var ki, sonraları ortaya çıkan ve dünyada “Kur’âniyyun,” bizde de “Mealciler” adı altında yayılan ve Sünneti devre dışı bırakarak Kur’ân’ı dinin yegâne kaynağı kabul eden bir anlayış, bütün dünyada olmasa bile, en azından bizim ülkemizde Kur’ân-ı Kerim meâline karşı soğuk bakılmasına sebep teşkil etmiştir.

Son derece basit bir iki tedbirle bu akımın ve benzeri anlayışların tehlikesinden korunmak mümkün iken, her nasılsa bizde bu durum Kur’ân’ın meâlini okumaya yönelik her türlü faaliyeti suç haline getiren bir bahaneye dönüşmüş bulunuyor.

Fakat hazindir ki bu tür tehditler Mealcileri hiçbir zaman Kur’ân meâli okumaktan vazgeçirmiyor; onlar yine gönüllerince okuyup gönüllerince yorumluyorlar, keyiflerince içtihadlar yapmaya devam ediyorlar. Ama halis bir niyetle Kur’ân’a yönelmek isteyen nice kimseler, sırf bu tehditlerin etkisiyle bir Kur’ân meâlinin kapağını açmaktan korkar hale geliyor. Bir başka deyişle, Kur’ân-ı Azîmüşşânın mealleri bütün dünyada insanlara hidayet dağıtırken bizim memleketimizde dalâlet sebebi olarak telâkki ediliyor. Bunda bir terslik yok mu?

***

Burada “Meal okumanın hiç tehlikesi yok mu?” sorusu akla gelebilir. Bu yerinde bir sorudur ve cevabı da “Evet, var” şeklindedir. Ama bu riskin mealden mi, okuyandan mı, yoksa Kur’ân’ın kendisinden mi kaynaklandığını ayırt etmek gerekir. Çünkü her üçünün de – evet, üçünün de – “saptırma” özelliği vardır.

Kur’ân’ın bu özelliği, onun “Furkan” oluşunun bir sonucu ve hak ile bâtılı birbirinden ayırt edişinin bir yöntemidir. Güneş de böyledir; onun ışığı isabet ettiği şeyin içyüzünü ortaya çıkarır: Bir tarafta rengârenk çiçekler açarken, onun yanında da çürümeye elverişli şeyler aynı güneş ışığıyla bozulur ve kokuşur. Furkan-ı Hakîmin âyetleri de hidayete susamış gönüllerde her türden ve her renkten iman ve amel-i salih çiçekleri açtırırken, bozuk niyetler ve çürümüş vicdanlarla onlara yaklaşanları saptırdıkça saptırır. Bu gerçeği dile getiren âyetler vardır:

Yeni bir sûre indirildiğinde, onlardan “Bu sûre hanginizin imanını arttırdı?” diyenler olur. İman edenlere gelince, bu sûre gerçekten onların imanını arttırmıştır; onlar bununla sevinç duyarlar. İndirilen sûre, kalplerinde hastalık bulunanların da pisliğine pislik katar; sonunda onlar kâfir olarak ölürler.[5]

Allah, sivrisinekle yahut ondan daha küçüğüyle misal vermekten çekinmez.  İman edenler bilirler ki, o, Rablerinden gelen hakkın tâ kendisidir. İnkâr edenler de “Allah bu misalle ne demek istedi?” deyiverirler. Allah, bu misalle nicelerini saptırır, nicelerini de doğru yola ulaştırır. Aslında, Allah’ın saptırdıkları, zaten yoldan çıkmış olanlardır.[6]

Öğüt alsınlar diye, Biz bu Kur’ân’da hakikatleri çeşitli şekillerde açıkladık. Fakat bu onların ancak nefretini arttırıyor.[7]

İşte, meal okuyup da yolunu şaşırmış görünen kimselerin de bir çoğu, muhtemeldir ki, peşin hükümlerini bir yana atarak Kur’ân’a tam bir teslimiyetle yaklaşmadığı için böyle bir tuzağa düşmüş olsun.

İkinci olarak, belirli bir görüşün etkisi altında kaleme alınan ve okuyucuyu bu görüşe doğru yönlendirme ihtimali bulunan mealler de mevcuttur; dolayısıyla bu gruba giren meallerin de okuyucu için bir risk teşkil ettiği düşünülebilir. Ancak bu konuda güvenilir kişi veya kurumlardan görüş ve tavsiye isteyerek muhtemel risklerden korunmak hiç kimse için zor bir iş olmasa gerektir.

Üçüncü ihtimal ise, meal okuyan kimsenin niyeti ve yöntemi ile ilgilidir. İster bizzat Kur’ân’ın kendisine, isterse onun tercüme ve tefsirlerine olsun, kişi hangi niyetle yanaşırsa, orada niyetine uygun malzeme bulur. Niyetlere müdahale kimsenin elinden gelmediğine göre, bu konuda ancak yöntem ile ilgili olarak bazı uyarılar yapılabilir. Yoksa, peşin peşin herkesi birden kötü niyetli farz ederek Kur’ân’dan ve meallerinden uzak tutmanın geçerli bir mantığı yoktur. Bu konuda yapılabilecek uyarıların en önemlisini ise, bu yazı serisinin en başında ele aldığımız “Kur’ân-ı Azîmüşşânın Hakimiyet-i Mutlakası” başlıklı yazısında Bediüzzaman beş kelimelik bir cümle ile formülleştirmiştir:

“Bilvasıta olan ahkâmı vasıtadan aramak.”

Yani, bütün Kur’ân’a ve Kur’ân’ın açıklayıcısı olan Sünnete, ayrıca usul ilimleri başta olmak üzere daha başka bilgi ve metodlara tam bir yetkinlikle hakim olmayı gerektiren “ahkâm çıkarma” işine hiç karışmaksızın, Kur’ân’ı Âlemlerin Rabbinden gelen bir öğüt olarak okumak. O kadar!

Bunu “Ahkâm çıkarmak için değil, öğüt almak için okumak” şeklinde formülleştirdiğimiz zaman, Kur’ân-ı Kerim meâli okumak için başka hiçbir şarta ihtiyaç kalmadığını görebiliriz. Bu mesele bu kadar basittir; ancak bazılarımız “Âlemlerin Rabbinden gelen bir hitaba muhatap olmak bu kadar basit ve herkesin harcı olmamalı” diye düşündükleri için Allah’ın lütfunu daraltmak mecburiyetini hissediyorlar ve neredeyse bir müçtehid âlimde aranacak şartları meal okuyucusunda aramaya kalkıyorlar. Böylelerinin iddialarına mesnet olarak gösterdikleri vak’aları yukarıda saydığımız üç şıkkın ışığında incelediğimiz zaman şu ihtimallerden biriyle karşılaşırız:

Meal okuyucusu farklı bir maksatla meâle eğilmiş olabilir.

Yahut okuduğu meal farklı bir maksatla kaleme alınmış olabilir.

Veya hem yazarın, hem de okuyucunun niyetinde böyle bir farklılık bulunabilir.

Ne var ki, hiçbir şekilde “meal okuma” eyleminin kendisine mal edilemeyecek olan bu sebeplerin ürünü olan sonuç meal karşıtlarının görüş alanına girdiği anda “Meal okudu şöyle oldu, böyle oldu” diye şehir efsaneleri birbiri ardınca üretilmeye başlar. Böyle büyük iddialar karşısında kalıp da tereddüde düşecek olursanız, bu bölümün başında sözünü ettiğimiz mühtediler Wilson ile John’u hatırlayabilirsiniz. Onlar niye meal okuyunca Müslüman oluyorlar da bizimkiler meal okuyunca şucu-bucu oluyorlar? Bütün dünyada her sene on binlerce insan Kur’ân’ın çeşitli dillerdeki tercümelerini okuyarak hidayeti bulurken “meal okuyup sapıtanların” hep bizde ortaya çıkması garip değil mi?

Şunu da ayrıca belirtelim ki, Kur’ân’ı okumak ve anlamaya çalışmak bir izin meselesi değil, bizim tercihimize bırakılmış bir iş de değil, bir görev meselesidir. Bu iddia fazla mübalâğalı görünüyorsa, buyurun bir sonraki bölüme.

[İlk yayın tarihi: 1 Haziran 2020]


Yazarın Kalem Yazmak Zorunda: Kur’an ve Sünnet Işığında Risale-i Nur Cemaatlerinin Dünü, Bugünü, Yarını adlı eserinden alınmıştır. Kitabı bütün kitap sitelerinde bulabilirsiniz. İki örnek:

https://www.kitapoba.com/kalem-yazmak-zorunda

https://www.babil.com/kalem-yazmak-zorunda-kitabi-umit-simsek


[1] Willow Wilson’un The Butterfly Mosque: a Young Woman’s Journey to Love and Islam (e-book: Atlantic Books, 2010) adlı kitabından özetlenmiştir.

[2] Prof. Dr. Ali Köse, Neden İslâmı Seçiyorlar: Müslüman Olan İngilizler Üzerine Psiko-Sosyolojik Bir İnceleme (İstanbul: İz Yayıncılık, 2019).

[3] İbrahim sûresi, 14:4.

[4] Örnek olarak bkz. Nahl, 16:44, 64; Nisâ, 4:59, 65; Cuma, 62:2.

[5] Tevbe, 9:124-125.

[6] Bakara, 2:26.

[7] İsrâ, 17:41.


6 Temmuz 2021 Salı

Kur'ân okumada bir Sahabe formülü: önce iman, sonra Kur'ân


***

Ashab-ı Kiramın Kur’ân’ı okuyacak olanlarda aradıkları şart, Risale-i Nur talebelerine hem bir müjde veriyor, hem de bir sorumluluk yüklüyor.

ÜMİT ŞİMŞEK

– 6 –

Kur’ân’ı okumak, öğrenmek, anlamak ve yaşamak, ilk nesillerin, bilhassa Ashab-ı Kiramın hayatlarına yön veren yegâne gaye idi. Onlar bunun için yaşıyorlardı ve hiçbir şeyin bu gayeyi ikinci plana düşürmesine fırsat vermiyorlardı.

Bununla beraber, mushafın başına oturmadan önce yerine getirilmesini gerekli gördükleri bir şey daha vardı:

Onlar “Önce iman, sonra Kur’ân” diyorlardı. Allah’a ve indirdiklerine, Resulüne ve bildirdiklerine kesin bir şekilde iman etmiş olarak, kitaptaki en küçük bir emir, yasak, uyarı, hattâ imâyı dahi kaçırmamak azmiyle, gözlerini ve kulaklarını dört açmış olarak, büyük bir merak ve teslimiyetle Kur’ân okumanın gerekliliğine inanıyorlar, bunu hayatlarında titizlikle uyguluyorlar ve yeni yetişen nesillerin de bu esasa uygun şekilde eğitim görmelerine önem veriyorlardı. Cündüb b. Abdillâh anlatıyor:

“Resulullah zamanında biz bülûğ çağına yaklaşmış bir grup gençtik. Biz Kur’ân’ı öğrenmeden önce imanı öğrendik. Sonra Kur’ân’ı öğrendik ve Kur’ân ile imanımız daha da ziyadeleşti. Oysa siz bugün imandan önce Kur’ân öğreniyorsunuz.”[1]

Aynı hususu Sahabenin büyük âlimlerinden Abdullah b. Ömer de dile getiriyor:

“Bize Kur’ân’dan önce iman verilirdi. Muhammed aleyhissalâtü vesselâma sûre iniyor, biz ise onun helâlini, haramını, emrini, yasağını ve nereye kadar gidip nerede duracağımızı öğreniyorduk. Şimdi ise öyle adamlar görüyorum ki, ona imandan önce Kur’ân veriliyor, o da Fatiha’dan en sonuna kadar ne varsa hepsini okuyor, ama Kur’ân’ın neyi emrettiğini, neyi nehyettiğini bilmiyor, duracağı yeri de bilmiyor. Ağzına alıp alıp fırlattığı âdi hurmalar gibi onu etrafa saçarak okuyup gidiyor.”[2]

Büyük Sahabînin benzetmesi çok dikkat çekicidir: ağza alınan, ama ısırır ısırmaz fırlatılıp atılan âdi, değersiz hurma. Vücuda hiçbir faydası dokunmayan, üstelik tadı da alınmayan bir şey. Eğer okuduğu Kur’ân’ın neyi anlattığını, neyi emredip neyi yasakladığını bilmiş olsaydı, bu okudukları hem onun ruhunda hoş bir tad bırakacak, hem de hayatını Allah’ın rızasına ulaştıran bir bilgi ve tefekkürle zenginleştirecekti. Ashab bunun çözümünü “Kur’an’dan önce iman” formülü ile gösteriyor. Bu imanı da yine bir bilgi ve şuur olarak anlamak gerekir. Okunacak olan kitap rasgele bir kitap değildir; onun âyet ve sûrelerinde Yer ve Göklerin Rabbi bizimle konuşmaktadır. Kişi, okumak üzere kapağını açtığı kitabın Allah kelâmı olduğunu bildikten başka, kendisine Âlemlerin Rabbi katından ulaştırılmış olduğunu ve çok önemli mesajlar içerdiğini de hatırlamalı, “Bakalım bu okuyuşumda Rabbim bana neler öğretecek, neler emredecek, beni nelerden sakındıracak, hayatımı hangi güzelliklerle zenginleştirecek?” merakıyla onu okumaya başlamalıdır.

İşte bu noktada bir Risale-i Nur okuyucusu kendisini talihli sayabilir, ama sorumluluğunu da unutmamak şartıyla!

Talihlidir, çünkü elindeki Külliyattan hangi risaleyi açsa, orada iman hakikatlerinden bir bahis ve onun içinde de Kur’ân’dan yansıyan bir ışık, Kur’ân’ı anlatan bir bahis, Kur’ân sofrasından doyasıya nasiplenmeye çağıran bir davetiye bulacaktır.

Sorumludur, çünkü davetiye kendisine ulaşmıştır. Külliyatın bütün bahisleri adres olarak Yer ve Gökler Rabbinin kelâmını göstermekte, oraya vardığında kitabı nasıl okuyacağını, onda ne arayacağını ve aradığını nasıl bulacağını tarif etmekte, ayrıca tariflere uygun örnekler sunmaktadır. Bu tarif ve örneklerin hepsi, Sahabenin “Önce iman, sonra Kur’ân” formülündeki birinci şıkkın cümlesindendir. Böyle bir imanla kuşanmış olan bir kimsenin Allah kelâmını dinlemeye iştiyak duymamasını ve bu kutlu davete icabet etmekte ihmal göstermesini tasavvur etmek mümkün değildir. Şimdi bakın, Âhirzaman Peygamberini anlatan 19. Sözde, onun getirdiği kitabı Bediüzzaman nasıl tarif ediyor! Bunlar sıradan bir okumayla geçiştirilecek satırlar değil, üzerinde uzun uzun tefekkür edilecek, sonra da gereği yapılacak, yani Kur’ân’ı okuma, anlama ve uygulamada rehber edinilecek olan paha biçilmez formüllerdir (bu nitelemeleri abartılı bulanlar, aşağıdaki maddelerden rasgele iki üç tanesini seçerek Kur’an’dan âyetlerle örneklendirmeye çalışabilirler):

Rabbimizi bize tarif eden Kur’ân-ı Hakîm,

  • şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi,
  • şu sahâif-i arz ve semâda müstetir künûz-u esmâ-i İlâhiyenin keşşafı,
  • şu sutûr-u hâdisâtın altında muzmer hakaikın miftâhı,
  • şu âlem-i şehadet perdesi arkasındaki âlem-i gayb cihetinden gelen iltifâtât-ı Rahmâniye ve hitâbât-ı ezeliyenin hazinesi,
  • şu âlem-i mâneviye-i İslâmiyenin güneşi, temeli, hendesesi,
  • âvâlim-i uhreviyenin haritası,
  • Zât ve sıfât ve şuûn-u İlâhiyenin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı, burhan-ı nâtıkı, tercüman-ı sâtıı,
  • şu âlem-i insaniyetin mürebbîsi, hikmet-i hakikîsi, mürşid ve hâdîsi,
  • hem bir kitab-ı hikmet ve şeriat,
  • hem bir kitab-ı dua ve ubûdiyet,
  • hem bir kitab-ı emir ve davet,
  • hem bir kitab-ı zikir ve marifet gibi,
  • bütün hâcât-ı mâneviyesine karşı birer kitap ve bütün muhtelif ehl-i mesâlik ve meşârib olan evliya ve sıddıkînin, asfiya ve muhakkikînin her birinin meşreplerine lâyık birer risale ibraz eden bir kütüphane-i mukaddesedir.[3]

Son derece veciz bir örgü içinde Kur’ân’ı anlatan bu tarif, önce görünen âlemden başlıyor. İçinde gözümüzü açtığımız bu âlemin, gözümüzün önünde olup biten hadiselerin, yaşamakta olduğumuz hayatın anlamını bu kitabın açıkladığını bildiriyor.

Sonra bu âlemin arkasındaki görünmeyen âlemleri işaret ediyor ve bu kitabın oralardan, bütün âlemlerin Rabbi katından lütufkârane bir teveccühle bize gönderilmiş bulunduğunu hatırlatıyor.

Ondan sonra, bizi kendisine muhatap alan Âlemlerin Rabbini bize bu kitabın tanıttığını bildiriyor.

Ondan sonra da, kâinatı yaratıp idare eden Allah’ın bizim hayatımız için takdir buyurduğu en güzel bir hayat tarzının esaslarını bu kitaptan öğreneceğimizi, biraz da ayrıntılı bir şekilde bize haber veriyor.

Bu mantıklı ve gerçekçi bir tariftir; çünkü hayatın içinden yola çıkmakta ve yola çıktığı yerden kopmaksızın, görünen ve görünmeyen bütün yönleriyle varlık âlemini kuşatmakta, bizi bu hayatın içindeyken Yer ve Gökler Rabbinin sohbetiyle müşerref kılmaktadır. Bu kapsamlı tariften bazı unsurları ihmal ederek Kur’ân’a yöneldiğimiz takdirde ondan yeterince istifade edemeyiz, hattâ ondan uzaklaşma tehlikesiyle karşı karşıya gelebiliriz. Şimdi, aşağıda mealleri gelecek olan şu âyetlerin sıralanışına bir bakınız:

Âhiret âleminden bir manzarayı tasvir ederken, birden bire Kur’ân nasıl yeryüzünün gece ve gündüzlerine geçiveriyor, tıpkı bir odanın kapısını açıp diğerine geçer gibi! Hemen arkasındaki âyette kıyametin kopuşunu anlatıyor, ama orada kalmıyor, tekrar dönüp dünyanın dağlarını tasvir ediyor – ve onların bulutlar gibi gelip geçtiklerini bize gösteriyor. Oradan da yine âhiret âlemlerine geçiyor ve bu dünyadan o âleme nasıl bir azık götüreceğimiz sorusuyla vicdanlarımızı karşı karşıya getiriyor. Sonra tekrar dönüyor, Kur’ân’ı bize getiren elçiyi konuşturarak ona da, bize de bu kitabı okumamızı bildiriyor. Bir âhiret, bir dünya manzarası; bir âhiret, bir dünya manzarası – tıpkı paralel kurgulu bir film gibi:

O gün her ümmetten âyetlerimizi yalanlamış olanları gruplar halinde toplarız; böylece hepsi inzibat altında sevk olunurlar.

Huzuruna geldiklerinde, Allah buyurur: “Hiçbir şeyini kavramadan Benim âyetlerimi inkâr ettiniz, öyle mi? Değilse bu yaptığınız neydi?”

Ettikleri zulüm yüzünden haklarındaki hüküm gelip çatmıştır; artık konuşamaz olurlar.

Onlar görmedi mi ki dinlensinler diye geceyi, aydınlık olarak da gündüzü yaratmışız? Hiç şüphesiz bunda iman eden bir topluluk için âyetler vardır.

Sûra üfürüldüğü gün, Allah’ın dilediklerinden başka göklerde kim var, yerde kim varsa hepsi dehşete düşer. Hepsi de boynu bükük halde Onun huzuruna gelir.

Dağları görür, onları hareketsiz sanırsın. Oysa onlar bulutların geçişi gibi geçip gitmektedirler.  İşte bu Allah’ın sanatıdır ki herşeyi sapasağlam yaratmıştır. Hiç şüphesiz, O, sizin işlediklerinizden de haberdardır.

Kim huzurumuza bir iyilikle gelirse, ondan daha hayırlısıyla karşılık bulur. Onlar, o günkü dehşetten de güvendedirler.

Kim bir kötülükle huzurumuza gelirse, o da yüzüstü ateşe atılır.  Kendi yaptıklarınızdan başka birşeyin karşılığını mı bulacaksınız?

Ben ancak bu beldenin  Rabbine kulluk etmekle emrolundum ki, O bu beldeyi hürmetli kılmıştır. Herşey Onundur; ben de Ona teslim olmakla emrolundum.

Bir de Kur’ân’ı okumam bana emredildi. Artık kim doğru yolu tutarsa kendisi için tutmuş olur. Kim de sapacak olursa, de ki: Ben ancak bir uyarıcıyım.

Yine de ki: Hamd olsun Allah’a; O size âyetlerini gösterecek, siz de onu tanıyacaksınız. Rabbin, sizin yaptıklarınızdan habersiz değildir.[4]

Kur’ân-ı Kerim, gayb ve şehadet âlemlerinin her birini böylece muhteşem bir hükümranlığın menzilleri olarak gösterirken, bu menzilleri dolduran bütün mahlûkatı da Allah’ı tesbih etmekte olan itaatkâr ve ünsiyetli varlıklar olarak tasvir eder. Ancak biz uykulu gözlerle seyrettiğimiz kâinata dair bu tasvirleri yarım kulakla dinler gibi yaptığımız için, bunların üzerinde durup da düşünme ihtiyacını pek fazla hissetmiyoruz. Oysa bu âyetlerde dile getirilen şey, muhteşem kelimesiyle bile ifade edilemeyecek kadar büyük ve ara sıra hatırlamakla dahi hayatımızı kökten değiştirecek kadar olağanüstü bir hakikattir. İşte, Bediüzzaman, bu hakikati keşfetmemizi sağlayacak bir tekniği bize şu satırlarda öğretiyor:

Kur’ân’ın her bir âyeti, birer necm-i sâkıp gibi, i’caz ve hidayet nurunu neşirle küfrün zulümatını nasıl dağıttığını görmek, zevk etmek istersen, kendini o asr-ı cahiliyette ve o sahrâ-yı bedeviyette farz et ki, herşey zulmet-i cehil ve gaflet altında, perde-i cümud ve tabiata sarılmış olduğu bir anda, birden Kur’ân’ın lisan-ı ulvisinden  
يُسَبِّحُ لِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى اْلاَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ  gibi âyetleri işit, bak: O ölmüş veya yatmış mevcudat-ı âlem, يُسَبِّحُ  sadasıyla, işitenlerin zihninde nasıl diriliyorlar, huşyar oluyorlar, kıyam edip zikrediyorlar. Hem o karanlık gökyüzünde birer camid ateşpare olan yıldızlar ve yerdeki perişan mahlûkat تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ  sayhasıyla, işitenlerin nazarında gökyüzü bir ağız, bütün yıldızlar birer kelime-i hikmetnümâ, birer nur-u hakikat-edâ; ve arz bir kafa, ber ve bahr birer lisan ve bütün hayvanat ve nebatat birer kelime-i tesbihfeşan suretinde arz-ı dîdar eder. Yoksa, bu zamandan ta o zamana bakmakla mezkûr zevkin dekaikini göremezsin.[5]

***

Bazılarımızın nazarında “çiçek böcek edebiyatı” olarak çok fazla itibar bulmayan bu tefekkür bahisleri, aslında Kur’ân’ın yüzlerce âyetinde bizi üzerinde tefekkürle yükümlü kıldığı fevkalâde önemli bahislerdir. Bunlar hem bizi hayata bağlar, hem de çok büyük bir âlemin bir parçası olduğumuzun şuuruna vardırır; her iki halde de imanı yaşanan bir hayat haline getirir.

Bir defa, Kur’ân’ın bizi tefekküre sevk ederken verdiği örneklerin hepsi, bütün dünya ahalisinin her zaman iç içe yaşadığı varlık ve hadiselerdir: gece, gündüz, güneş, ay, yıldızlar, gökyüzü, bulutlar, yağmur, karalar, bitkiler, ağaçlar, hayvanlar… Bütün bunlar, Yer ve Gökler Rabbinin kudret ve hikmetiyle yaratılmış, Onun iradesiyle mevcut hallerine kavuşmuş varlıklar ve olaylardır. Onların hepsi, bize kendilerini Yaratanı gösterir, Onu anlatır, Onu över. Böylece biz nereye bakacak olsak bize Rabbimizi anlatan eserlerle karşılaşırız. Bu, günlük hayatın olayları arasında sıkışmış, bunalmış, bakışı ve görüşü kısırlaşmış günümüz insanı için çok büyük bir müjdedir.

Kur’ân, aynı zamanda, göklerde ve yerde ne varsa hepsinin insana hizmetkâr kılındığını bildirir ve bizi, onların yaratılışındaki sırları keşfederek onlardan istifadeye teşvik eder. Böylece, uçsuz bucaksız bir kâinatın, içindekilerle beraber önümüze serildiğini görür ve hem zaman, hem de mekân yönüyle çok büyük bir bütünün çok değerli bir parçası olduğumuzu fark ederiz. Bunun sonucu olarak, fani bir dünya hayatının kısacık bir bölümünde başımızdan gelip geçen talihsizlikler gözümüzde küçülür. Bütün dünya bize karşı çıkacak olsa, Kur’ân’ın bize tasvir ettiği ve imanımızın genişlettiği o büyük âlemin içerisinde bu hadiseler önemsizleşir, çok fazla zorlanmadan tahammül edilebilecek sınırlar içinde kalır. Kâinat âyetlerinin tefekkürüne Kur’ân’ın verdiği önemi esirgemenin doğuracağı sonuçlardan birisi, böyle bir dayanak noktasından yoksun kalmaktır; bu yoksunluğun iman üzerindeki yıpratıcı tesiri ise küçümsenemez.

Kâinat âyetlerinden uzaklaşmanın bir başka sonucu da, okumakta olduğumuz Kur’ân’ın kapsama alanını daraltmak ve nihayet sadece dinî uygulamalarla sınırlı hale getirmek şeklinde ortaya çıkmaktadır. Yirminci yüzyılın mühim âlimlerinden merhum Muhammed Gazalî, İslâm âleminin halihazırdaki durumunu bu sebebe bağlıyor:

“Müslümanlar Kur’ân’dan uzaklaştıklarında, başka bir ifadeyle onu sadece dinî okuma kitabı olarak kabul ettiklerinde, kâinatla olan bağlarını da kopardılar. Bunun doğal neticesi olarak, fen bilimlerini öğrenenler küfre hizmet ettiler ve bu bilgilerini kendileri, prensipleri, inkârları ve teslis inançları için dayanak yaptılar.”[6]

Diğer taraftan, kâinat âyetleri üzerindeki tefekkür de itikad bahisleriyle sınırlı kalmamalı, bu tefekkürün sonuçları hayatın bütün alanlarında görülmelidir. Güçlü tefekkürlerle takviye edilmiş bir imanla Allah Teâlânın buyruklarına yönelen bir Kur’an okuyucusunun Ondan gelen uyarıları, emir ve yasakları hayatın bütün alanlarında uygulama konusunda azamî bir hassasiyet kazanmış olması beklenir. Ancak böyle bir duyarlılık kazandıktan sonradır ki, Kur’ân bizim hayatımıza tam anlamıyla yerleşecek ve hem gönüllerimizde, hem de hayatın bütün alanlarındaki davranışlarımızda hükmünü icra edecektir.

***

Risale-i Nur’a Sahabenin “önce iman, sonra Kur’ân” formülü ışığında bakanlar, onu bir Kur’ân okuma rehberi olarak görmekte zorlanmayacaklardır ki, gerçekte Risale-i Nur’un en özlü tarifi ve asıl görevi de budur diyebiliriz. Risale-i Nur, okuyucularını bir Kur’ân talebesi olmanın en önemli şartı olan imanın özellikleriyle, güzellikleriyle, hazzıyla, neş’esiyle donatıp süsleyerek Kur’ân’ın mektebine gönderir. Bu arada onun eline hem kâinat kitabının, hem de Kur’ân âyetlerinin şifrelerini çözecek teknikler verir. Bu tekniklerin her biri birer işaret taşıdır ki, Risale-i Nur müellifi, onları bu muhteşem külliyatın doğumuyla sonuçlanan uzun ve çileli yolculuğu boyunca geçtiği yerlere serpiştirmiştir. Bu işaret taşlarını azim ve sebatla takip eden kimse sürekli olarak artan bir merak, zevk ve şevk içinde, kendisini Kur’ân semâsının sonsuzluğunda bulur. O sonsuz yolculuğun her gününde Kur’ân ona yeni sırlarını açar, yeni hedefler gösterir. Ve, kimbilir, belki de gün gelir, bu yolculuk hadis-i şerifin verdiği müjdeyle mutlu sona kavuşur:

O mutlu gün haşir sabahıdır ki, sur üflenmiş, kabirler yarılmış, kulun biri de kalktığında kabrinin başında bir adamı kendisini bekler halde bulmuştur.

Adam ona sorar: “Beni tanıdın mı?”

Kul “Hayır” cevabını verir.

Ve adam kendisini tanıtır:

“Ben seni gündüzleri susuz, geceleri uykusuz bırakan arkadaşın Kur’ân’ım.”[7]

[İlk yayın tarihi: 20 Mayıs 2020]


Yazarın Kalem Yazmak Zorunda: Kur’an ve Sünnet Işığında Risale-i Nur Cemaatlerinin Dünü, Bugünü, Yarını adlı eserinden alınmıştır. Kitabı bütün kitap sitelerinde bulabilirsiniz. İki örnek:

https://www.kitapoba.com/kalem-yazmak-zorunda

https://www.babil.com/kalem-yazmak-zorunda-kitabi-umit-simsek


[1] Beyhakî, Şuabu’l-İman, no. 50; İbni Mâce, Mukaddime: 9 (no. 61).

[2] Hâkim, Müstedrek, no. 101.

[3] 19. Söz, 14. Reşha.

[4] Neml sûresi, 27:83-93.

[5] 13. Söz. (Bir kısa not: Üstad her ne kadar bizi Cahiliyet asrının karanlığını tasavvur etmeye çağırıyorsa da, günümüzün cahiliyeti o zamanı aratmayacak kadar kesafet bağladığı için, belki de bizim böyle bir faraziyeye ihtiyacımız bile kalmamıştır diyebiliriz. Okullarımızda okutulan herhangi bir fizik veya biyoloji kitabının sayfaları arasından kâinata baktığımızda da yine Cahiliyet asrı insanlarının gördüğü manzarayı görebiliriz.)

[6] Muhammed Gazalî, Kur’ân’ı Anlamada Yöntem, müt. Emrullah İşler (İstanbul: Düşün Yayınları, 2016), s. 45.

[7] Müsned, 5:348; İbni Mâce, Edeb: 52 (no. 3781).

4 Temmuz 2021 Pazar

İlk nesillerin Kur'ân'a bakışına kısa bir bakış


***

Sahabenin Kur’ân’ı anlama konusundaki hassasiyeti o derecede idi ki, hafızlığa olan rağbetin bile buna engel olmasından endişe edebiliyorlardı.

ÜMİT ŞİMŞEK

– 5 –

Bediüzzaman, Sözler adlı eserinin 33’üncü Sözünde, okuyucuyu varlık âleminin bütün tabakalarında, Kur’ân âyetlerinin ışığında engin bir tefekkür seyahatine çıkarır ve otuz iki ayrı pencereden çeşitli manzaraları onun gözleri önüne serer. Sonra, Otuz Üçüncü Pencerede, bütün bu pencerelerin mânâsını şu cümle ile hülâsa eder:

“Bütün geçmiş Pencereler, Kur’ân denizinden bazı katreler olduğunu düşün; sonra Kur’ân’da ne kadar âb-ı hayat hükmünde olan envâr-ı tevhid var olduğunu kıyas edebilirsin.”

Bir Risale-i Nur okuyucusunun böyle bir ifadeyle karşılaştıktan sonra hemen Kur’an başına geçerek bu doyumsuz tefekkür seyahatine bizzat Allah’ın kelâmıyla devam etmek isteyeceğini tahmin edebilirsiniz. Eğer her biri harikulâde bir tefekkür âleminin kapısını açan otuz iki pencerenin tamamı Kur’ân deryasının birkaç damlasından ibaret ise, deryanın geri kalanından da alabildiğine nasiplenmeye kim can atmaz?

Ancak gözlemlerimiz bu konuda çok fazla iyimser olmamıza imkân vermiyor. Aslında buna benzer ifadelerle Risale-i Nur Külliyatının pek çok yerinde karşılaşıyoruz. Ve bu ifadelerin, son derece açık bir şekilde, daha ileri seviyedeki okumalar için bizi Kur’ân’a yönlendirdiğini görüyoruz. Ancak esrarengiz bir denetim mekanizması burada devreye giriyor ve bize Kur’ân’ın kapısından içeri girme fırsatı tanımak istemiyor.

Bu esrarengiz denetim mekanizması üzerinde uzun uzadıya durmak gerektiği inancında değiliz, hemen herkes az veya çok bunun farkındadır; bu bakımdan sadece temas edip geçecek ve Kur’ân’ın hayatımızda işgal etmesi gereken yeri asıl kaynaklarından öğrenmeye çalışacağız. Bu öğrendiklerimiz konuyu yeterince açıklayacak; eğer bütün bunlardan sonra hâlâ bazılarımızın zihninde Kur’ân’a doğrudan yönelmeyi engelleyen birtakım tereddütler kalmış olursa, onu da ilerideki bölümlerde Bediüzzaman’ın “Kur’ân’ın Hakimiyet-i Mutlakası” başlıklı harikulâde makalesinden yapacağımız kısacık bir nakil çözüme kavuşturacaktır inşaallah.

İmam Malik’in meşhur sözüdür: “Bu ümmet önceden neyle ıslah olduysa yine onunla ıslah olur.” Vahşî bir toplumun fertlerini çeyrek asırdan daha kısa bir zamanda muhteşem bir medeniyetin öncüleri haline getiren, Kur’ân’ın talim ve terbiyesinden başka birşey değildi. Resulullahın (s.a.v.) ve Sahabîlerinin bütün hayatı tek bir kitabın etrafında cereyan ediyor ve bütün gayretleri o kitabı okumak, okutmak, öğrenmek, öğretmek, yaşamak ve yaşatmak üzerinde yoğunlaşıyordu.

Allah’ın Resulü, İslâma davet ettiği kimselere, bir iki kısa izahtan hemen sonra, doğrudan doğruya Kur’ân’ı okuyor ve İslâmı Kur’ân’ın âyetleriyle açıklıyordu.

Kendisine yeni bir âyet indiği zaman ilk yaptığı şey, önce erkekleri, ardından da kadınları toplayarak inen âyetleri onlara okumak oluyordu.

Uzak bölgelerden gelen kişiler ve heyetlere İslâmı anlatırken Resulullahın yaptığı şey yine onlara Kur’ân okumak idi.

Medine’ye hicret ettikten sonra Resulullahın ilk yaptığı işlerden biri Suffe okulunu kurmak olmuştu. Daha sonra Müslümanların sayısı arttıkça onların yaşadıkları mahallelerde de mescitler ve okullar kuruldu. Böylece, Medine, kısa zamanda, her köşesinde insanların birbirine Kur’an okuyup Kur’an öğrettiği bir ilim beldesi halini aldı. Öyle ki, Resulullah da Ashabının yanına vardığında, çoğu zaman onları Kur’an okur veya okuturken buluyordu:

Sehl b. Sa’d el-Ensarî “Biz mescidde birbirimize Kur’ân okurken Peygamber yanımıza geldi” demiştir.
Ukbe b. Amir şöyle anlatmaktadır: “Biz mescidde birbirimize Kur’an okurken Peygamber yanımıza geldi.”
Cabir b. Abdillah demiştir ki: “Biz Kur’an okurken Peygamber yanımıza geldi; topluluğumuz Arap ve Arap olmayanlardan müteşekkildi.”
Enes b. Malik anlatmaktadır: “Biz mescidde Kur’an okurken Peygamber yanımıza geldi. Aramızda Araplar, Arap olmayanlar, siyahlar ve beyazlar bulunuyordu.[1]

Kur’an öğreniminin önüne hiçbir şeyin geçmesine meydan vermemek konusunda Resulullah kadar Ashabı da son derece hassas davranıyordu. Hz. Ömer ile ilgili olarak Karaza b. Kâ’b’dan nakledilen şu meşhur hadise, bu hassasiyeti oldukça çarpıcı bir şekilde yansıtıyor:

Ömer b. Hattab bizi Kûfe’ye göndermişti. Bizi uğurlarken Sırar denen yere kadar bizimle beraber yürüdü.
Sonra sordu: “Buraya kadar sizinle niçin yürüdüğümü biliyor musunuz?”
“Resulullahın ashabı ve Ensardan olduğumuz için” diye cevap verdik.
Ömer dedi ki: Hayır, ben bir meseleyi anlatmak için sizinle beraber yürüdüm; onu iyice bellemenizi istiyorum. Siz şimdi arı uğultusu gibi Kur’an okuyup duran bir belde ahalisinin yanına gidiyorsunuz. Onlar “Muhammed ashabı gelmiş, Muhammed ashabı gelmiş” diye size gelecekler, sizden hadis anlatmanızı isteyecekler. Siz Resulullahtan rivayeti azaltın, Kur’ân’ı başka herşeyden tecrid edin; o zaman ben sizinle ortağım.
Karaza geldiğinde ona “Hadis rivayet et” dediler. Karaza ise “Ömer b. Hattab bize hadis rivayet etmeyi yasakladı” dedi.[2]

Hiç şüphesiz, Hz. Ömer de, Ashabın geri kalan kısmı da hadisin ve sünnetin din için ne anlam ifade ettiğini herkesten daha iyi bilen kimselerdi. Ama onlar, özellikle Hz. Ömer gibi önde gelen Sahabîler, aynı zamanda Kur’ân’ın mevkiini de herkesten iyi biliyorlardı. Hadisler elbette Kur’ân’ı açıklayacak, onun ahkâmının nasıl uygulanacağını bize öğretecek, Kur’ân’ın en güzel bir şekilde yaşanmasını bize gösterecek yegâne kaynaktı. Nitekim bu hadisi nakleden Dârimî, sonuna şöyle bir not ilâve ederek durumu güzel bir şekilde açıklıyordu: “Bana göre burada hadis ile kastedilen şey Resulullahın zamanından hatıralardır, yoksa sünen ve feraiz değildir.”

Bununla birlikte, Hz. Ömer bütün rağbet, himmet ve gayretlerin doğrudan doğruya Allah kelâmı olan ve içinde hiçbir şüphe bulunmayan Kur’ân’ın üzerinde odaklanmasına itina gösteriyor ve bu rağbeti zaafa uğratacak, himmetleri dağıtacak, dolayısıyla ümmetin Kur’ân’ı anlama ve yaşama azmini zaafa uğratacak hiçbir şeye fırsat vermek istemiyordu. Onun bu konudaki hassasiyeti, Kur’ân’ın hıfzına gösterilen rağbete bile endişeyle bakmasına yol açabilecek derecedeydi:

Hz. Ömer’in Basra valiliğine tayin ettiği Ebû Musa el-Eş’arî, bütün gayretini halka Kur’an öğretmek için sarf ediyordu. Birgün Hz. Ömer valilerine birer mektup göndermiş ve “Yanınızdaki Kur’an okuyucularını bana bildirin; onları Kur’an öğretmek üzere çeşitli yerlerde görevlendireceğim” demiş, bu mektuba 300 kişilik bir listeyle cevap vererek birinciliği alan vali Ebu Musa olmuştu.

Ebu Musa el-Eş’arî, bir defasında Halife Hz. Ömer’e bir mektup yazarak şehirde Kur’ân’ın hıfzına çalışan kimselerin çoğaldığından söz etti ve hazineden bunlar için yardım gönderilmesini talep etti. Ertesi sene yine hıfza çalışanların daha da katlanarak arttığını bildirdi ve yine yardım istedi.

Lâkin bu durum Hz. Ömer’i sevindirecek yerde endişelendirmişti. Ebu Musa’ya “Onları kendi hallerine bırak,” diye cevap verdi. “Çünkü onların kendilerini Kur’an hıfzına kaptırıp da onu anlamayı ihmal etmelerinden korkuyorum.”[3]

***

İlk nesillerin Kur’ân’ı anlamaya yönelik bu rağbetinin ve onu korumaktaki titizliğinin sebebini anlamak zor değildir. Âlemlerin Rabbi insanı kendisine muhatap almış, ona bir kitap göndermişti; ve onlar, insanlık tarihi boyunca gelip geçen onca nesiller arasında böyle bir şerefe mazhar olmanın ne anlam ifade ettiğini çok iyi anlamışlardı. Ayrıca, eski ümmetlerin âkıbetleri de gözlerinin önündeydi: Onlar Allah’ın indirdiği kitaplara sahip çıkmadıkları gibi, bu kitapları ve sonuç itibarıyla dinlerini değiştirmişler, bu yüzden de lânetlenmişlerdi. Hem böyle bir âkıbetten korunmak, hem de Allah Teâlânın kendilerine ihsan buyurduğu izzet ve şerefe lâyık olabilmek endişesi, onları dört elle Kur’ân’a sarılmaya sevk ediyordu.

Onların hayatında Kur’ân, eski ümmetlerdeki gibi sadece bir kısmının okuyup diğerlerine açıkladığı bir kitap değildi. Hiç istisnasız, onların hepsi birden Kur’ân’ı yaşayarak okuyor ve yaşayarak anlamaya çalışıyorlardı. İçlerinde her meslekten, her kesimden, her kültürden, her milletten, her türlü anlayış ve kavrayış seviyesinde insanlar vardı. Ama hepsi Kur’ân okuyordu. Hepsi Kur’ân’ı anlamaya çalışıyordu. Abdullah b. Ömer onlara “Çarşıdaki işinizi bitirip de eve döndüğünüzde mushafınızı açıp okuyun” diyordu. Ve herkes okuyor ve anlamaya çalışıyordu. Bilen bilmeyene öğretiyor, bilmeyen bilenden soruyordu. Yanlış anlayan olursa düzeltiyor, eksik anlayan olursa tamamlıyorlardı. Ama kimse kimseye “Sen okuma, anlamazsın”  demiyordu. Bazan da az bilen çok bilenden daha iyi anlıyor ve onun hatâsını düzeltiyordu. Meşhur örnekte olduğu gibi:

Hz. Ömer zamanında kadınlar mehir taleplerini çok yüksek tutmaya başlamışlar, bu yüzden evlenmek birçok kimse için külfet halini almıştı. Bunun üzerine Hz. Ömer mehir için üst sınır koyarak mescidde bunu ilân etti.

Bunu işiten bir kadın derhal mescide gelerek Hz. Ömer’e sordu:

“Ey mü’minlerin emiri, Allah’ın kitabı mı, yoksa senin emrin mi uygulamada öncelik taşıyor?”

“Tabii ki Allah’ın kitabı,” diye cevap verdi Hz. Ömer. “Niçin soruyorsun?”

“Az önce sen insanların fazla mehir ödemelerini yasakladın. Halbuki Allah Teâlâ kitabında ‘Yükler dolusu mehir vermiş olsanız dahi ondan hiçbir şeyi geri almayın’ buyuruyor.”

Bunu işiten Hz. Ömer “Doğru düşünen ve doğru söyleyen bir kadın, hatâ eden bir imam; Allah yardımcımız olsun” dedi ve derhal minbere çıkarak az önceki emrini geri aldığını insanlara duyurdu. Arkasından, arkadaşlarına dönüp “Benim böyle bir söz söylediğimi işitiyorsunuz da beni uyarmıyorsunuz. Sonra da öyle fazlaca bir bilgisi olmayan bir kadın bana cevap veriyor” diyerek onları uyardı.[4]

Kur’ân ortak değer olup da bütün zihinler ona yönelince, toplumun hatâ ihtimali işte böyle sıfıra inebiliyordu. Onlardan birisi, hattâ en büyüğü yanılacak olsa bile mutlaka bir başkası onu düzeltiyor; herkes aynı kaynağa teslim olduğu ve bütün kalpler ona müteveccih bulunduğu için, hatâ yapmak da, ikaz edilmek de kimse için bir aşağılanma sebebi olarak görülmüyordu. Toplum tek bir vücuttan ibaretti ve bu vücudun ruhu da Kur’ân-ı Kerim idi. O ruh, âlimiyle, cahiliyle, her kesimden ve her seviyeden her türlü insana, tek bir vücut gibi hayat dağıtıyordu.

Bu arada, Sahabenin Kur’ân’ı okuma ve ondan azamî istifadeyi sağlama hususunda takip ettikleri önemli bir ölçü daha vardı ki, bu da bir sonraki bölümün konusunu teşkil ediyor.

[İlk yayın tarihi: 17 Mayıs 2020]


Yazarın Kalem Yazmak Zorunda: Kur’an ve Sünnet Işığında Risale-i Nur Cemaatlerinin Dünü, Bugünü, Yarını adlı eserinden alınmıştır. Kitabı bütün kitap sitelerinde bulabilirsiniz. İki örnek:

https://www.kitapoba.com/kalem-yazmak-zorunda

https://www.babil.com/kalem-yazmak-zorunda-kitabi-umit-simsek


[1] M. M. el-Azamî, Kur’an Tarihi (İstanbul: İz Yayıncılık, 2006), s. 100.

[2] İbni Mâce, Mukaddime: 3; Dârimî, Mukaddime: 28 (no. 286); Müstedrek (Hâkim), no. 353.

[3] M. Sait Şimşek, “Asr-ı Saadette Kur’an ve Sünnetin Anlaşılması,” (Kettânî, et-Terâtîbü’l-İdariyye, 2:279’dan naklen), Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadette İslâm (İstanbul: Beyan, 1994), c. 1, s. 213.

[4] Kur’an Yolu, Nisâ 20. âyet tefsiri (İbn Hacer, el-Metâlibü’l-Âliye’den naklen); Zemahşerî, el-Keşşaf, Nisâ 20. âyet tefsiri.