SON EKLENENLER
latest

13 Ağustos 2021 Cuma

Zulmedenlere meyletmeyin







Zulmedenlere meyletmeyin; yoksa ateş size de dokunur. Sizin Allah’tan başka dostunuz zaten yoktur; sonra kimseden yardım görmezsiniz.

Hûd Sûresi, 11:113

ÜMİT ŞİMŞEK

ADALET, varlık âleminin en esaslı bir kanunu ve bir mü’minin en başta gelen bir özelliğidir. Onun zıddı olan zulüm ise, imana zıt olarak düşünülebilecek şeylerin başında gelir. Onun için, olgun bir mü’min, tabiatı itibarıyla adalete meyilli, zulümden ise nefret eden bir yapıya sahiptir.

Bu hakikatin en parlak şahitleri, Peygamber Efendimizin Sahâbîleridir. Onlardan hangisine bakacak olsanız, adaleti bir ahlâk olarak benimsemiş, zulümden ise şiddetle kaçan bir insan bulursunuz.

Bu âyet-i kerimenin uyarısı ise, mü’minin sahip olması gereken bu özelliği iyice vurguluyor.

İnsanları, değil zulmetmek, değil zulme destek olmak, değil onu alkışlamak, kalben zulme bir eğilim duymaktan bile şiddetle sakındırıyor.

Bu âyet bize şöyle bir ilkeyi de ders veriyor:

Mü’minin âdil olması, kendi davranışları itibarıyla iyi insan olması yetmez.

O, bizzat iyi işler yapmakla yükümlü olduğu kadar, kötülüğe arka çıkmamakla da yükümlüdür.

Hattâ kötülüğe arka çıkmamak da yetmez; kalbinin gizliliklerinde dahi ona bir eğilim taşımamalıdır.

Özellikle zulüm söz konusu olduğunda, ona en küçük bir eğilim bile duymamak çok daha fazla önem taşır. Çünkü insan topluluklarında zulmün yaygınlaşmasına sebep, bundan başka birşey değildir.

Tarihin hemen hemen hiçbir döneminde zalimler, bir ülkede çoğunluğa sahip olmuş değillerdir. Ya belirli şahıslar veya belirli bir zümre zulmetmiş, halkın geri kalanı da ya onları alkışlamış veya onlara boyun eğmiştir. Fakat onlara taraftar olanlar, onları hoş görenler, onlara kalben eğilim duyanlar, o zalimler hesabına bir manevî çoğunluk teşkil etmişlerdir. Bediüzzaman, Kastamonu Lâhikasında yer alan mektuplarından birinde, bu duruma şöyle bir muhakeme ile ibret nazarlarımızı çevirir:

Bu asrın acip bir hassasıdır. (Yani, elması elmas bildiği halde, camı ona tercih eder.) Bu asırdaki ehl-i İslâmın fevkalâde safderunluğu ve dehşetli cânileri de âlicenâbâne affetmesi; ve bir tek haseneyi, binler seyyiatı işleyen ve binler mânevî ve maddî hukuk-u ibâdı mahveden adamdan görse, ona bir nevi taraftar çıkmasıdır. Bu suretle, ekall-i kalîl olan ehl-i dalâlet ve tuğyan, safdil taraftarla ekseriyet teşkil ederek, ekseriyetin hatâsına terettüp eden musibet-i âmmenin devamına ve idamesine, belki teşdidine kader-i İlâhiyeye fetva verirler; “Biz buna müstehakız” derler.[1]

Özetle:

– Bir topluluğa gelen musibetler, İlâhî cezalar, çoğunluğun hatâsı yüzünden gelir.

– İnsanları saptıran ve onlara zulmedenler ise, toplum içinde çoğunluk değil, hattâ azınlık bile değil, ancak azınlığın azınlığıdır.

– Fakat safdil çoğunluk onların içyüzünü anlamakta sağduyulu davranmaz. Onları hoşgörür, zulüm ve cinayetlerini mühimsemez. Veya onların küçük bir iyiliğini gördüğü anda, o küçücük iyilikle binlerle cinayeti örter; sayısız mazlumların hukukunun çiğnenmiş olmasına aldırmadan onlara taraftar olur.

– Zulmedenler, bu suretle, çoğunluğun taraftarlığını arkalarına alarak, manevî bir çoğunluk elde ederler.

– Böylece, çoğunluğun hatâsı yüzünden gelen İlâhî cezalara ve musibetlere zemin hazırlanmış olur. O safdil taraftarlar, bu hareketleriyle “Biz böyle cezalara müstehakız” derler; başlarına gelen felâketlerin devamına, hattâ daha da şiddetlenmesine sebebiyet verirler.

Nitekim bir âyet-i kerime çok açık bir şekilde bu tesbiti doğruluyor ve insanları böyle bir âkıbetten sakındırıyor:

Öyle bir fitneden sakının ki, içinizden sadece zulmedenlere isabet etmekle kalmaz. Şunu da bilin ki, Allah’ın cezası pek çetindir.[2]

İşte, Kur’ân, sonunda bütün bir toplumu kuşatma istidadı taşıyan felâketlerin sebeplerini, kaynağında önlüyor ve “Kalbinizde zulme asla yer vermeyin” buyuruyor. Zira zulme duyulan meyil bir kere kalpten çıkıp da davranışlara yansıdı mı, zaten iş en vahim noktasına varmış demektir. Bir mü’min, velev kendi uğradığı zulmü hoşgörecek ve bağışlayacak bile olsa, başkalarının haksızlığa uğraması karşısında nasıl sessiz kalabilir; öyle zulümlere nasıl taraftar olabilir?

İman, teorik bir bilgiden ibaret değildir; o bir ahlâktır, bir yaşayıştır, bir hayat tarzıdır. Bu ahlâk ise tümüyle adalet temeli üzerine kurulmuştur. Onun için, zulmü çağrıştıran herşeyi bir mü’minin bünyesi fıtrî bir refleksle reddeder ve ona, en küçük bir eğilim halinde bile olsa yer vermez.

Şurası da bir gerçek ki, insanlar eğer Kur’ân’ın onlara öğütlediği gibi adalet ve huzur içinde bir hayat yaşayacaklarsa, böyle toplumları meydana getirecek olanlar da, adaleti ahlâk edinmiş olan bireylerdir.


Sitemizde yayınlanan yazılardan ânında haberdar olmak için
bizi Twitter’da takip edebilirsiniz:

twitter.com/umit_simsek


[1] Kastamonu Lâhikası, 19. Mektup.

[2] Enfal Sûresi, 8:25.

12 Ağustos 2021 Perşembe

Hüsran dolu beraberlikler


*

“Bâtıla dalanlarla biz de dalıp gitmiştik.”
Müddessir Sûresi, 74:45



ÜMİT ŞİMŞEK


ÖNCESİ ve sonrasıyla, bu âyet, Cehennem ehlinin hüsran dolu itiraflarından birini, bir müthiş ibret tablosu olarak dikkatimize sunuyor.

Bu sözler, kıyamet gününde “Yaptığınız hangi iş sizi bu ateşe soktu?” şeklindeki soruya Cehennem ehlinin verdiği cevap içinde yer almaktadır. Bu sözleri de içeren cevaplar, Müddessir Sûresinin 43-46. âyetlerinde dört madde halinde sıralanıyor:

Derler ki: “Biz namaz kılmazdık.

“Yoksulları doyurmazdık.

“Bâtıla dalanlarla biz de dalıp gitmiştik.

“Hesap gününü de yalanlıyorduk.”

Sayılan suçlar arasında “batıla dalanlarla beraber dalıp gitme, özel bir şekilde üzerinde durulmayı gerektiriyor. Çünkü bu fiilde, diğer bütün suçlara, hattâ daha da fazlasına yol açabilecek bir potansiyel saklıdır. İnsan, kendisini bir defa bâtıla dalanlar arasında buldu mu, evvelce kendisine pek uzak gelen kötülükler bile zaman içinde onun için bir hayat tarzına dönüşebilir. Hesap gününün unutulması, yahut insanın onu yalanlayacak hale gelmesi de, böyle topluluklar içinde bulunmanın bir sonucundan başka birşey değildir.

Bu âyet, özellikle günümüzde çok büyük bir ciddiyetle kulak verilmeye değer bir uyarı içeriyor. Çünkü zamanımızın iletişim araçları, insanların arasındaki her türlü sınırları ve uzaklıkları kaldırıyor, bütün dünyayı bir meclis, bir topluluk haline getiriyor. Bu kadarında elbette kötü birşey yoktur. Kötülük, bu iletişim imkânlarının, büyük çoğunluğuyla, insanları bâtıla daldırmak ve boş şeylerle oyalamak için kullanılmasıyla ortaya çıkıyor.

Bugün medyanın telkinlerine, iletişim araçlarının insanlar üzerindeki etkilerine, bu etkiler altında insanların toplu bir şekilde kendilerini kaptırdığı şeylere baktığımızda, âyetin “bâtıla dalanlarla beraber boş şeylere dalmak” şeklindeki tasvirine günlük hayatımızdan örnekler bulmak hiç de zor gelmiyor.

Siz bugünkü medyanın, insanları — ekseriyet itibarıyla — boş olmayan, insan hayatını anlamlı kılan, yararlı şeylere yönlendirdiğini söyleyebilir misiniz?

Sıradan bir insanın sıradan bir gününde her taraftan maruz kaldığı telkinlerin, reklamların, kampanyaların, internet ve sosyal medya saçmalıklarının içinde “İşte bu boş birşey değil” dedirtebilecek kaç tane hayırlı şey bulabilirsiniz?

Herhangi bir akşam, bütün bireyleriyle bir âletin karşısında oturmuş, kendilerine gösterilen renkli ve hareketli resimler karşısında saatlerini tüketen toplumların hali bu âyetin tasvir ettiği tablonun içine mi düşer, dışında mı kalır?

Şurası bir gerçek ki, bugünün dünyasında insanların büyük çoğunluğu, kendi inisiyatifleriyle belirledikleri bir hayat tarzı içinde yaşamıyor.

İnsanlara hedefler gösteriliyor ve insanlar bu hedeflerin peşine düşüyorlar.

İnsanlara oyuncaklar sunuluyor ve insanlar bu oyuncaklarla oyalanıyorlar.

İnsanlar niçin yaşadıklarını da bilmiyorlar; hattâ kendi hayatları hakkında kendi kendilerine karar vermelerini sağlayacak bir güce veya imkâna da sahip bulunmuyorlar.

Onlara, yegâne sermayeleri olan ömürlerini tüketmek için, birbiri ardınca tuzaklar sunuluyor. Ve insanlar hep birlikte bu tuzaklara atılıyorlar.

Bir hayat amacından yoksun bir şekilde, kitleler halinde o bâtıl şeyden bu bâtıl şeye telâşla koşup duruyorlar.

Hayat amacını bir yana bırakın; hayatı tüketmek bir amaç olup çıkmış! Saatleri, günleri, yılları ve ömürleri en hızlı bir şekilde, hattâ zamanın geçtiğini hiç hissettirmeyecek bir biçimde tüketebilmek, zamanın en gözde sanatı haline gelmiş bulunuyor.

Fakat zaman ne kadar hızlı tüketilirse, insanların kaçtığı âkıbet o kadar hızlı bir şekilde yaklaşıyor. Ve sonunda, hiç kimse öyle bir âkıbetten yakasını kurtaramıyor.

Böyle bir durumda, insanın, kendisini bâtıla çağıran ve ömrünü boş şeylerle tüketmeye kışkırtanlara şöyle bir soru sorma hakkı yok mudur:

“Sonuç olarak bana ne vaad ediyorsunuz?”

Ömrünü boş şeylerle tüketmiş bir insana ne bu dünyada, ne de sonrasında kimsenin vaad edebileceği birşey yoktur. Bu gerçeği bir defa kabullenmek zorundayız. Ondan sonra da, insan, hiç değilse vaktinin bir kısmını, hayatını sorgulamaya ayırmalı ve kendi hayatına kendi iradesiyle yön verebilecek hale gelmek için çalışmalıdır.

Zira âyetin ifadesi gerçekten hüsran doludur:

“Bâtıla dalanlarla biz de dalıp gitmiştik.”

Hiç kimse bu sözlerin kendi ağzından dökülen sözler olmasını istemez.

Onun için, henüz bu âlemde iken ve henüz elimizde seçme imkânı varken, insan,

(1) ömrünü nerede harcadığına,

(2) kimlerle beraber olduğuna

herşeyden ziyade dikkat etmelidir.

Çünkü riske atılan şey gelip geçici bir mal değil, insanın kendi hayatı, üstelik ebedî hayatıdır.


Sitemizde yayınlanan yazılardan ânında haberdar olmak için
bizi Twitter’da takip edebilirsiniz:

twitter.com/umit_simsek


11 Ağustos 2021 Çarşamba

Bir kalb, bir bakış, bir dünya

*


ÜMİT ŞİMŞEK


Bir bakış yeter herşeyle dost olmak için.

Bir bakışla kâinat, ülkesi oluverir insanın.

Orada yabancılık çekilmez.

Orada korku nedir bilinmez.

Hiçbir şey ürkütmez insanı, hiçbir şey kederlendirmez.

Görülen dostun yüzü, işitilen dostun sesidir ancak.

Onları öylece görmek ve işitmek için, sadece bir bakış yeter.

***

Bir damla su, bir bakışla bir dünya olur.

Onun yere inişini, bütün çiçeklerle karşılar insan.

Susamış çiçeklerden her birinin hazzını ayrı ayrı duyar kalbinin derinliklerinde. Hepsini birden zevk eder. Suya kanan çiçeklerin sayısınca hazları birden yaşar.

Onların diliyle dua eder, onların diliyle şükürler sunar.

Bir damla, bir dünya olur. Bir kalb, dünyayı bir damla gibi emer.

***

Bir serçenin cıvıltısı, bir bakışla bir dünya olur.

Neş’eyle dolar dünya.

Sayısız çığlıklar yankılanır dünyada sayısız kuşların neş’esiyle.

Hepsini birden dinler insan, bir serçenin cıvıltısında.

Bir muhteşem musikinin her bir nağmesini ayrı ayrı zevk eder.

Her bir nağmeyle dualar eder, her bir neş’eyle şükürler sunar.

Bir kuş bir dünya olur. Bir kalb, o dünyayı bir bir küçücük kuş gibi avucuna alır.

***

Bir yıldız, bir bakışla bir çiçek olur.

Renk renk çiçekler doldurur uzayı, bir bahçe gibi.

Hiçbiri solmaz o çiçeklerin. Hiçbirinin yüzünden gülücükler eksik olmaz.

Yerin çiçekleri, göklerin çiçekleriyle buluşur ve konuşur.

Nağmeler alınıp verilir uzayın sessizliğinde.

Yıldızdan semazenlere bahar koroları eşlik eder bir küçücük gezegenin üzerinden.

İnsan, dile gelenleri kalbiyle dinler.

Her bir sözün ve her bir sesin güzelliğini ayrı ayrı tadar.

Yalnızca bir bakışla işitir onları.

Bir yıldız, bir kâinat olur bir bakışla.

Bir çiçekle baş başa, bir kalbin içinde açar.

Çiçeklerin açtığı yerde çirkinlik olmaz.

Yalnız ferah, mutluluk, sevinç ve neş’e yaşanır orada.

Göklerin ve yerin bütün güzellikleri orada toplanır, orada görülür, orada yaşanır.

Onları ise bir bakış toplar.

Sadece bir bakış…

10 Ağustos 2021 Salı

Yağmur duası

ÜMİT ŞİMŞEK

Su ister çatlamış topraklar.

Su ister boynu bükük çiçekler.

Su ister, fışkırıp filiz olmak isteyen tohumlar.

Toprakta barınan yahut yerde yürüyen ne varsa, hepsi su ister.

Su çok uzaklardadır. Üstelik acı ve tuzludur. Ne içilir, ne bir çiçeğe faydası dokunur.

Onu getirmeye ve kana kana içmeye güçleri yetmez.

Onun için, istediklerini, herşeye gücü yeten birisinden isterler.

***

Toprağın her bir zerresinden duâlar yükselir Arşa.

Yerin ve Göklerin Rabbine, Onun sayısız kulları, niyazlarını sunar.

Dualara cevap veren, güneş ışığını gönderir denizlerin yüzüne.

Suyu ısıtır, arıtır, havaya kaldırır.

Bulutlara “Toplan” emrini verir.

Bulutlar şevkle koşar Rabbinin emrine. Bölük bölük toplanırlar. Şekilden şekle girerler.

Sonra rüzgâr emir alır Rabbinden. Hedef gösterilir. Ve rüzgâr, gösterilen yere bulutları taşır.

Şimşeğe “Çak” emri ulaşır.

Şimşek, tesbihatıyla gökleri çınlatır.

Gök gürültüsüne “Müjdele,” buyurulur. “Müjdele Benim kullarıma rahmetimi.”

Bulutlar “Geliyoruz,” diye haykırır. “Rabbimizin rahmetiyle geliyoruz.”

Gökyüzü bir mescid olur. Gök görültüsü Onu över, melekler Onu tesbih eder.

Semâda ürkütücü nâralar yankılanır. Ümit ve korku bir arada yaşanır.

Âlemlerin Rabbi rahmetini müjdelediği zaman bulutları böyle koşturur, gökleri böyle konuşturur. Sizin ise, ey münkirler, Allah’tan başka bel bağladığınız şeyler arasında, gökleri susturabilecek birisi var mı?

***

Derken, damlalar birer ikişer ıslatmaya başlar yeryüzünü.

Süzüle süzüle inerler, yavaşça konarlar, incitmeden okşarlar çiçeklerin güzel yüzünü.

Beraberlerinde, şimşeklerin 30 bin derece sıcaklıkta ürettiği azot bileşiklerini de hediye olarak getirir, çiçeklere sunarlar.

Duâlara cevap olarak gelen yağmur tanelerinden, yine duâlar yükselir Arşa:

“Bu sevimli çiçeklerin güzel yüzleriyle yeryüzünün yüzünü güldür, ey Rabbimiz!”

Güldüren de Odur, ağlatan da. Bulutların gözyaşları, Onun emriyle yeryüzüne tebessümler saçar.

Güller açar ve gülümser.

Nehirler coşar ve yeniden yağmur olup geri dönmek için deryaya koşar.

Toprak canlanır, ölüler dirilir.

Göklerin tesbihatına, çiçekler kendi dilleriyle iştirak eder; rengârenk desenleriyle, süslü nakışlarıyla zikreder Yer ve Göklerin Rabbini.

***

Su ister çatlamış topraklar.

Su ister boynu bükük çiçekler.

Su ister, fışkırıp filiz olmak isteyen tohumlar.

Toprakta barınan yahut yerde yürüyen ne varsa, hepsi su ister.

Hepsi de kimden isteyeceğini bilir.

Bütün duâlar Ona yükselir. O ise, yerden çıkanı ve gökten ineni hakkıyla bilir. Çünkü her duâyı işiten ve herşeyi indiren Odur.

9 Ağustos 2021 Pazartesi

"Nev'in enaniyeti" ve Risale-i Nur cemaatlerine maliyeti



Övünme alışkanlığı, Risale-i Nur talebelerini, eserleri anlamaktan, yaşamaktan ve iman hakikatlerine muhtaç kitlelere ulaştırmaktan uzaklaştırıyor.

ÜMİT ŞİMŞEK

-20-

Bediüzzaman Said Nursî talebelerine “tefâni” adını verdiği bir kaide öğretmişti. Bu, Risale-i Nur talebelerinin benlik dâvâsından tamamen vazgeçerek birbirlerinde fâni olmalarını, buz parçası hükmündeki benliklerini cemaatin ortak havuzunda eritmelerini ve hareketlerinde yegâne gaye olarak Allah’ın rızasına talip olmalarını esas alan bir ilke idi.

İlk nesillerde bu ilke olağanüstü sonuçlar verdi. Koyu bir istibdat döneminde, baskıların en yoğun seviyelere ulaştığı bir zamanda, bütün ülkeye yayılan bir hizmet ağının gece gündüz demeden senelerce faaliyetlerine devam etmesi ve yüz binlerce eseri üreterek insanlara ulaştırması, ancak benliklerinden soyunmuş, birbirlerine itimat ve muhabbette zirveye erişmiş, emeklerine Allah rızasından ve insanların imanlarını kurtarmaktan başka hiçbir gaye veya menfaati bulaştırmamış tertemiz ruhlarla başarılabilecek bir işti ve başarıldı.

Takip eden nesillerde ise, cemaatlerimizin dünya hayatı ve siyasetle tanışmasından sonra bu ilke mutasyona uğradı. Gerçi benlikler bu dönemde de ortak havuza atılmaya devam etti, ama bu defa “tefâni”den ortaya çıkan şey daha geniş bir havuz değil, gittikçe büyüyen buzdağları idi. Çünkü tefâni ilkesi artık sadece özne değişiminden ibaret bir gramer işlemi olarak muamele görüyor, “Ben yaptım” yerine “Biz yaptık” deyince maksadın hasıl olduğu sanılıyordu.

Oysa “biz” zamiri övünmeye değil, himmetlerin ve dâvâ arkadaşları arasındaki samimiyet ve muhabbetin ziyadeleşmesine vesile olsun diye bu ilke formülleştirilmişti. Ferdî övünmelerin cemaat halinde övünmeye dönüşmesine Bediüzzaman’ın koyduğu isim ise “nev’in enaniyeti” idi.

Tefâni kavramındaki anlam kaymasını 11. Bölümde temas ettiğimiz kudsiyet kaymasıyla beraber ele aldığımızda, bugünkü cemaat tablosunu meydana getiren sebepleri çözmek zor olmayacaktır: Kur’ân-ı Kerim ihmal edilince, onun lâzımı olan ve her türlü kusurdan münezzehiyeti ifade eden kudsiyet Risale-i Nur’a ve müntesiplerine kaymış, böylece cemaat halinde ölçüsüzce övünmenin yolu açılmıştır. Burada, daha ileri gitmeden önce bir parantez açmamız gerekiyor.

İlk nesillerin lâhikalara girmiş mektuplarında ve mahkeme müdafaalarında da Risale-i Nur’u ve hizmetkârlarını senâ eden ifadeler bir hayli fazladır. Ancak onların yazdıkları, yaşanan hayattan süzülmüş izlenimlerdi; iman hakikatlerine muhtaç ruhlara bu hakikatleri ulaştırmaya vesile olmuş kimselerin o muhtaç ruhlarda bu hakikatlerin eserini görmüş olmaktan gelen şevkle kalemlerinden dökülen ve hem okuyanları, hem de yazanları daha çok gayrete getiren satırlardı. Onlar Kur’ân’dan sadece dostlar alışverişte görsün diye söz etmiyorlar, bu eserlerin Kur’ân ile irtibatını bizzat müşahede ve tecrübe ettikleri için onlara meftun olduklarını dile getiriyorlardı. Çileli ve tehlikeli bir dâvâyı yüklenmiş, gece gündüz insanların en büyük ihtiyaçlarına derman yetiştirmek için çalışan insanlar olarak, onların, maruz kaldıkları tehlikelere karşı birbirlerine destek olmak gibi benlikten ve dünyevî menfaatlerden uzak gayeleri, sırf Allah rızasını kazanmak gibi tek bir ulvî hedefleri vardı.

Sonraki zamanlarda serbestiyet, sosyal hayat ve siyasetle tanışan nesillerin öncelikleri değişmeye başladı. Tek tek insanlara iman hizmeti ulaştırmak ve her birinin derdiyle ayrı ayrı uğraşmak gibi sabır ve zaman isteyen yollar yerine, Risale-i Nur’un mahiyetine ve ölçülerine en uzak bir yol olan siyasî hedefler Risale cemaatlerinin ilgi alanına girdi. Gözler makam, rütbe ve ünvanlara dikildi. Ondan sonra da “Biz . . .” diye başlayan övünmelerin önünde hiçbir engel kalmadı. Tabii, yüceliği üzerinde bu kadar vurgu yapılan bir topluluğun Mehdîlikten daha aşağı bir dereceye razı olması beklenemezdi. Nitekim bu yola girdikten sonra cemaatlerimizin söylemleri ekseriyet itibarıyla Mehdîlik makamı etrafında yoğunlaşmaya başladı ki, bu yol aynı zamanda cemaatlerimizin siyasetle ilgilenmeleri için de bir nevi mazeret teşkil ediyordu. Bu konunun ayrıntılarını Mehdiyet ile ilgili 15. Bölüme havale ederek, ilk nesillerden devralınan mirasın bugünkü kahramanlar elinde ne hale geldiğini gösteren küçük bir karşılaştırmayı ibret nazarlarınıza sunuyoruz.

Bediüzzaman, tefâni ilkesinin bir uygulaması olarak, talebelerine “birbirlerinin faziletlerine naşir olmayı” tavsiye etmişti. Talebeleri de aynın böyle yapıyordu. Onun bütün talebelere örnek olarak gösterdiği iki kişiden birisi diğerini “Üstad-ı Sani Hulûsi beyefendimi saatçilerde bulunan yıldızvari sekiz on ağızlı saat anahtarlarına benzetiyorum” sözleriyle tarif ederken, diğeri de “Bana liyakatimin çok fevkinde hüsnüzan eden ve teveccüh gösteren aziz ve muhterem ve mütevazi Sabri kardeş” diye ona hitap ediyordu. Şimdi geliniz, nezaket ve zarafetin zirvesindeki bu ifadeleri, kendileri gibi düşünmeyen Risale-i Nur talebelerine “canavar hayvan,” “Nur mesleğine sadakatsiz herif,” “tasmasını tutan sahibinin hoşt demesiyle kudurmuş” gibi ifadelerle hücum eden “ana akım” savunucusu kahramanların üslûplarıyla mukayese ediniz! Aralarındaki tek ortak nokta: Evvelkiler de, şimdikiler de sözleriyle kendi içlerinde olan şeyi dışa vuruyor ve kendilerini tanımlıyor, o kadar! Fakat öyle bir topluluğa vâris olanlardan bir kısmının bu duruma nasıl geldiği üzerinde ne kadar durulsa azdır. Zira, her ne kadar bu edep yoksunu tavır ekseriyetçe benimsenmese bile, o güzide topluluktan böyle bir azgınlar güruhunun çıkmış olması, bazı büyüklerce himaye görmesi ve topluluğun geri kalan kısmının da bu duruma seyirci kalması, sadece bir cemaatin değil, belki milletlerin hayatını tehdit etme istidadını taşıyan bir çürümeyi göstermiyor, gözümüze sokuyor!

***

Övünmelerin hatâları görmek ve tashih etmek imkânını büyük ölçüde insanların ve cemaatlerin elinden alması beklenmelidir. Oysa fertler gibi, fertlerden meydana gelmiş olan cemaatlerin de hatâdan arınmış olamayacakları açıktır. Lâkin ümmetin fazileti hakkındaki hadis-i şeriflerde “ümmet” mânâsında kullanılan “cemaat” kelimesini her cemaatin kendisine yontacak şekilde kullanması genel bir uygulama halini aldığı için, Risale-i Nur cemaatlerinde de beraberce verilen (veya verdirilen) kararlarda hatâ olamayacağı inancı bir hayli taraftar toplamış bulunuyor. Bu zannın yanlışlığını dile getiren en güzel teşbih, merhum Dr. Halûk Nurbaki’ye aittir. Bir defasında gençlerimizden birisi, cemaati aklayan bir cevap alabilmek ümidiyle Nurbaki’ye “Cemaat hatâ yapar mı?” diye sormuş, o da “Fertlerin hatâsı araba kazası gibidir; cemaatlerin hatâsı ise tren kazasına benzer” cevabını vermişti.

Ne var ki, hatâsızlık bir cemaatin bünyesine nüfuz ettikten sonra, sadece hep birlikte yapılan işleri kapsamına almakla kalmıyor; önce cemaat büyüklerini, sonra da hiçbir ferdi hariç bırakmayacak bir şekilde, derece derece cemaatin bütün mensuplarını temize çıkarıyor. İnançları ağır hasara uğratan “Abimiz lâyüs’eldir ve kusursuzdur” şeklindeki iddialar, “Büyüğümüz bir konuştu, büyük devletler kendilerine çekidüzen vermek zorunda kaldı” gibi ayık kafayla pek zor üretilebilecek, akla-fikre-dine-dünyaya ziyan hezeyanlar her ne kadar ilk defa işitildiğinde tuhaf karşılansa da, zamanla hepsine alışılıyor – tıpkı “Cemaat yanılmaz; Risale-i Nur talebeleri ehl-i tahkiktir, herşeyin doğrusunu bilir, aldatılmaz” şeklindeki iddialar gibi.

Cemaatlerin kendi içlerinde muhasebe yaparak hatâlarını düzeltme yoluna gitmesi çok yaygın bir âdet olmamakla birlikte, büsbütün tarihe karışmış bir hadise de olmasa gerektir. Bu konuda nümune teşkil edebilecek bir hadiseyi, geçtiğimiz yıllardaki bir toplantıda, Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay nakletmişti. Bolay, 1950’li yılların başlarında İhvan-ı Müslimîn’in Irak’taki bir toplantısında büyük âlim Emced Zehâvî’nin şöyle dediğini anlatıyordu:

“Biz her mağlûbiyetten sonra kendi içimizde bir muhasebe yapar ve bu mağlûbiyetin niçin başımıza geldiğini araştırarak dersler çıkarırız. Suçu kâfirlere, Yahudilere, münafıklara atmak kolaydır; fakat bunlar Resulullah (s.a.v.) zamanında da vardı. Bunlar o zaman tesirli olmayıp da şimdi tesirli olabiliyorlarsa, kusuru kendimizde aramamız gerekir. Biz de böyle yapıyor ve kendi hatâlarımızı bulup düzeltmeye çalışıyoruz.”

İhvân ile Nur talebelerinin çalışma alanları farklı olmakla birlikte, Bediüzzaman bu iki cemaatin İslâm âleminin pek çok saflarından “iki mütevafık ve müterafık saf”[1] teşkil ettiklerini söyler ki, her iki cemaatin birbiriyle ilişkisini “karşılıklı uyum ve karşılıklı arkadaşlık” olarak niteleyen bu kelimelerden birincisi bütün Risale-i Nur Külliyatında sadece üç defa, ikincisi de iki defa geçmektedir. Ne var ki, diğer cemaatlere olduğu gibi İhvân-ı Müslimîn’e de bu kelimelerin çağrıştırdığı sımsıcak hislerle bakmak şeklinde bir alışkanlık, Risale-i Nur cemaatleri içinde bugüne kadar yerleşebilmiş değildir. Bilâkis, ne zaman İhvân’dan söz edilecek olsa, cemaatlerimiz içinde gelenek halini almış olan uygulama, onlarla aramızdaki farkı vurgulamak ve onların hatâlı, bizim ise doğru yolda olduğumuzu hatırlatacak — veya en azından ima edecek – şekilde cereyan eder. Muhtemelen bu hatırlatmamız da bazıları tarafından aynı şekilde karşılanacak ve Tarihçe-i Hayat’ta yer alan İsa Abdülkadir’in makalesi[2] bize karşı örnek olarak sunulacaktır. Oysa bu makalede vurgulanan şey iki cemaat arasındaki farklılık değil, gaye birliğidir; bu arada yöntem farklılıklarından da söz edilmektedir ki, bu farklar Nur talebelerinin sadece iman hizmeti sahasında faaliyet göstermesi, İhvân’ın faaliyet alanının ise siyaseti de kapsamasından ileri gelen farklılıklardır. Yoksa, bir tarafı haklı, diğerini haksız bulan bir karşılaştırma söz konusu değildir. Son yıllarda İhvân’ın başına gelen musibetleri onların siyasetle iştigallerine ve kendi hatâlarına bağlamak ise isabetli bir yol olmadığı gibi, Risale-i Nur cemaatlerine hiç yakışan bir tavır olamaz. Böyle bir durumda “Siyasetle dürüstçe iştigal etmek mi, yoksa siyasetle iştigal etmediğini iddia ederek boğazına kadar siyasete batmak mı daha büyük hatâdır?” sorusunu sorma hakkı doğar ki, cemaatlerimizin çoğunluğu maalesef böyle bir sorunun altından kalkabilecek durumda değildir. Siyaset dışındaki faaliyetlerde, özellikle Risale-i Nur talebelerinin asıl faaliyet alanı olması gereken iman derslerinde her hafta şu kadar veya bu kadar kimsenin toplandığını anlatmanın da iknâ edici bir tesiri yoktur; çünkü aynı derslere bundan bir sene, üç sene, beş sene önce de bu kadar, hattâ birçok yerde bundan daha fazla insanın katıldığı anlatılıyordu. Nüfusun ve ihtiyacın artışı ile kıyaslandığında ise, bu durumun mevcudu muhafaza anlamına bile gelmeyeceği, daha açıkçası, cemiyetin iman hususundaki ihtiyaçlarına karşı cemaatlerimizin iddia edildiği kadar duyarlı davranmadıkları açıktır. Özetle:

Kuru övünmeler, tıpkı sarhoşluk gibi, geçici bir avunma sağlasa da, gerçek hayatta kimseye bir fayda vermiyor. Çünkü övünmelerden kayda değer bir sonuç beklemek için, önce övülmeye gerçekten değer bir şeyler yapmak gerekiyor.

***

Övme ve övünme iptilâsının bir de kolay kolay fark edilmeyen sonuçları vardır ki, bunların en önemlisi, Risale-i Nur’un anlaşılması ve yaşanması önünde bir engel teşkil etmesidir. Ders okunurken bir yerlerde Üstadın o harikulâde tesbitlerinden biri karşımıza çıktığında hayranlığımızı dile getirmekten kendimizi alamayız ki, bu kadarla kaldığı takdirde problem olmaz, ama biz bir kere maşaallah’ları peş peşe sıralamaya ve Üstadın ifadelerindeki olağanüstülüğü konuşmaya giriştik mi, bazan hızımızı alamayız, okumakta olduğumuz konuyu bir tarafa bırakıp Üstadın, Risale-i Nur’un ve bunlara bağlı olarak cemaatimizin büyüklüğünü anlatmaya başlarız. Halbuki o harikulâde ifadede keşfedilmeyi bekleyen nice nükteler, Risale-i Nur’un daha başka bahisleriyle irtibatlandırılabilecek nice noktalar, bizi daha ileri seviyede okumalara sevk edecek nice ayrıntılar vardır. Lâkin bunlar üzerinde durmak emek ister, gayret ister, ter dökmek ister. Övmek ve övülmek ise zahmet istemez ve bizi düşünmek ve araştırmak külfetinden kurtarır, üstelik Üstada ve eserlerine karşı medih vazifemizi yerine getirmiş olmanın rahatlığını bahşeder. Ancak bu alışkanlığın uzun vadede insanları zihin tembelliği gibi bir âfetin kucağına attığını ve cemaatlerimizi umumî heyetiyle bir gerileme dönemine soktuğunu söylemek mübalâğa olmayacaktır.

***

İster haklı, ister haksız şekilde olsun, övgüyle meşguliyet özden uzaklaşmanın bir alâmetidir. Bu ise işin kolay tarafıdır. Çünkü Risale-i Nur’un birbirinden nefis, birbiriyle pek çok yönden bağlantılı, birbirini açıklayan ve derinleştikçe derinleşen iman bahisleri uzun uzadıya çalışılmak, araştırılmak, Kur’ân ve hayat ile bağlantıları üzerinde durulmak, anlaşılmak, tecrübe edilmek ve tekrar tekrar keşfedilmek isteyen bahislerdir. Üstadın bir sene bu eserleri anlayarak okuyan kimse için söylediği “Bu zamanın hakikatli bir âlimi olur” sözünü bu şartlar altında anlamak gerekir. Ama bu hiç de kolay bir iş değildir. Eserin muhtevası üzerinde çalışmayı bırakıp ona övgüler düzmek ise bilgi, zekâ ve emek istemeyen, kimseyi aklını kullanmak ve rahatını bozmak zorunda bırakmayan bir iştir. Onun içindir ki, muhtevayı bırakıp da eserin ve cemaatin övgüsüyle meşgul olanlar, kendilerine gerçekler ne kadar hatırlatılırsa hatırlatılsın, bir türlü bundan vazgeçmek istemezler. Çünkü esere, dâvâya ve cemaate yakıştırılan olağanüstü özellikler unutulduğunda, onlar da zamanın Zembilli’si kılığından soyunup kendi gerçek kimlikleriyle yüzleşmek zorunda kalacaklardır. Bundan başka, ellerindeki eserin tam bir liyakatle taşımakta olduğu olağanüstü özellikleri keşfetmek ve ona mensubiyetle şereflenebilmek için, onun bizi yönlendirdiği Kur’ân ve Sünnet ile içli dışlı olmak, ayrıca bütün bu çalışmalarından öğrendiği şeyleri hayatın bütün safhalarına yansıtmak gerekecektir. Bunlar ise sosyal medya sayfalarında hava atmaktan ve birbirine içi boş lâflar yetiştirmekten daha zor işlerdir.

Özetleyecek olursak: “Biz” diye başladığımız övünmelerimiz, çoğunlukla, nüfûs-u emmârenin kollektif bir tezahüründen ileri gelen ve ferdî kibirlerin cemaat kibrine dönüşmesinden ibaret bir durumdur ve halis iman hizmetinin duraklamasından sorumlu olan en önemli sebepler arasındadır. Bu, aynı zamanda, Risale-i Nur dairesi haricindeki insanlarla sıcak ve samimî münasebetlerin kurulmasını da engelleyen bir durumdur. Çünkü insan ruhu kibir kokusunu çok uzaklardan alır; cemaat halindeki övünmeler ise, cemaatin üzerinde, uzun yıllar silinmeyecek menfi izler bırakır. Meselenin bu cephesine tek kitaplılık konusuyla ilgili 16. Bölümde temas ettiğimiz için burada kesiyoruz.

[İlk yayın tarihi: 7 Aralık 2020]


Yazarın Kalem Yazmak Zorunda: Kur’an ve Sünnet Işığında Risale-i Nur Cemaatlerinin Dünü, Bugünü, Yarını adlı eserinden alınmıştır. Kitabı bütün kitap sitelerinde bulabilirsiniz. İki örnek:

https://www.kitapoba.com/kalem-yazmak-zorunda

https://www.babil.com/kalem-yazmak-zorunda-kitabi-umit-simsek


Sitemizde yayınlanan yazılardan ânında haberdar olmak için
bizi Twitter’da takip edebilirsiniz:

twitter.com/umit_simsek


[1] Emirdağ Lâhikası: 2, 28. Mektup. http://erisale.com/#cntent.tr.10.399

[2] Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı: http://erisale.com/#content.tr.14.905

8 Ağustos 2021 Pazar

Gökler ve biz



***

ÜMİT ŞİMŞEK

Biz gökteki güneşi hiçbir zaman o anki haliyle görmeyiz.

Güneş doğar. Biz ise, yaklaşık sekiz dakika sonra, onu doğarken seyretmeye başlarız.

Ne zaman başımızı kaldırıp da güneşe baksak, o yine sekiz dakika önceki haliyle bize görünüyordur. Onunla aramızdaki mesafe o kadar büyüktür ki, ışığı ancak sekiz dakikada bize ulaşır.

Gece semasında çok daha eski zamanları seyrederiz.

Yıldızlardan herbiri yıllar öncesinden bize gülümser.

Onlardan bize en yakın olanlarının ışığı dünyamıza gelinceye kadar seneler geçmiştir.

Meselâ Süreyya Takımyıldızlarını, yaklaşık 500 yıl önceki haliyle seyrederiz.

İçinde yaşadığımız galaksinin derinliklerinde göz gezdirdiğimiz zaman, mesafeler binlerce yıla çıkar.

Samanyolunun merkezi eğer görüşü engelleyen bulutlarla kaplı olmasaydı, bu bölgeyi 30 bin yıl önceki haliyle seyredecektik.

Bu galaksinin bir ucundan diğerine bakanlar ise, 100 bin sene öncesini görürler. Saniyede 300 bin kilometre hızla koşan ışık, galaksimizi boydan boya ancak 100 bin senede kat eder.

***

Yine de bunlar, uzay ölçüleri içinde son derece mütevazi rakamlardır.

Kendi galaksimizin dışına çıktığımız andan itibaren, bu rakamlar önce küsurat haline gelir, sonra bütün bütün görünmez olur.

Bizim hemen yanıbaşımızda, Samanyoluna benzer bir başka spiral galaksi daha vardır: Andromeda. Abdurrahman es-Sufî’nin asırlar önce “küçük bir bulut” tarifiyle kaydettiği bu cismin 100 milyardan fazla yıldızı içinde barındıran bir galaksi olduğunu, insanlar yirminci yüzyılda öğrendi.

Kâinattaki kapı komşumuz olan bu galakside şu anda olup bitenler hakkında en küçük bir fikrimiz bile yoktur. Çünkü biz onu, 2 milyon 200 bin sene önceki haliyle görüyoruz.

Bir kısmı bize yıldız gibi görünen, bir kısmı ise ancak güçlü teleskoplarla tespit edilebilen diğer galaksiler ile aramızdaki uzaklıklar ise, on milyon, yüz milyon, hattâ milyarlarca ışık yılı ile ifade edilir.

Onların sayısı hakkındaki bilgimiz ise, ancak hesap ve tahminlerden ibarettir. Ve bu tahminler de, 100 milyar seviyesinde dolaşmaktadır.

***

Birinden diğerine ışığın milyonlarca yılda ulaştığı milyarlarca galaksiyi barındırır içinde yaşadığımız kâinat.

O galaksilerden her biri içindeki ortalama yıldız sayısı da, bildiğimiz kâinattaki galaksi sayısı kadardır.

Bu galaksilerden bir tanesinin içindeki yüz milyar yıldızdan birisidir bizim güneşimiz.

Bir okyanusta belli bir su damlacığını aramak, kâinat içinde güneşi aramaktan milyarlarca defa daha kolaydır.

Dünyanın yerini ise, Güneş Sisteminin biraz uzağından bile kolay kolay bulamazsınız.

Fakat o küçücük dünya, muazzam ve muhteşem bir kâinatı örter çoğumuz için.

Ve biz, o küçücük dünyanın küçücük bir toprak parçası üzerinde ve küçücük bir zaman diliminde, küçücük kavgalar üretir ve onlarla ömür tüketiriz:

Başımızı bir an için göklere doğru kaldırıp da nerede yaşadığımızı, nereden gelip nereye gittiğimizi düşünmeden…

 


Sitemizde yayınlanan yazılardan ânında haberdar olmak için
bizi Twitter’da takip edebilirsiniz:

twitter.com/umit_simsek