SON EKLENENLER
latest

29 Ocak 2022 Cumartesi

Mucize isteyenlere Kur'ân'ın cevabı


En’âm sûresinin 7-11. âyetlerini okuduğumuz 338. Kur’an Buluşmasının özeti ve video kaydı.

Kendilerini hak dine davet eden Allah’ın elçisinden mucize isteyen, yahut elçi olarak insan değil melek gönderilmesi talebinde bulunan inkârcılarla ilgili âyetler 338. Kur’an Buluşmasının gündemindeydi.

Onların istekleri ve Kur’ân’ın buna cevabı, 29 Ocak 2022 Cumartesi günkü Buluşmada okuduğumuz En’âm sûresinin 7-11. âyetlerinde şöyle anlatılıyordu:

Biz sana kağıtta yazılı bir kitap indirsek ve ona elleriyle dokunacak olsalar, yine de o kâfirler “Besbelli bu bir büyüdür” derlerdi.

Nitekim “Ona bir melek indirilseydi ya” dediler. Biz melek indirmiş olsaydık, işleri hemen bitirilir, kendilerine göz açtırılmazdı.

Biz bir meleği peygamber olarak gönderecek olsaydık, onu yine bir adam olarak gösterir; onları içine düştükleri şüpheye yine düşürürdük.

Senden önceki peygamberlerle de alay edilmişti. Sonra o alay edenleri, alaya alıp durdukları şey kuşatıverdi.

De ki: Yeryüzünde gezin de bakın, yalanlayanların sonu ne olmuş!

Bu âyet-i kerimelerin mânâlarından nasibimizi ararken yaptığımız tesbitleri de başlıca şu noktalarda özetledik:

  • Bu sadece Âhirzaman Peygamberine has bir durum değildir; tarih boyunca bütün peygamberlerin büyücülük ithamına maruz kaldığını Kur’ân bize haber veriyor.
  • Peygamberlerin kişiliklerinde veya mesajlarında çürütülecek bir taraf bulamayınca, onları tesirsiz bırakmak için, onların mesajlarındaki güzelliği ve harikulâde tesiri “büyü” ile açıklamaktan başka bir çare bulamıyorlardı.
  • Melekleri beşer suretinde gördükleri takdirde melek olduklarını nasıl anlayacaklardı?
  • Kur’ân’ın bize birçok âyetinde “yeryüzünü gezip de gördüklerimizden ibret alma davetinde bulunmasında şu mânâlar vardır:
  • Yeryüzünde gezin de görün. Karşınıza çıkan harabeleri, kalıntıları, mezarları görün. Bir zamanlar insanların at koşturduğu, alışveriş yaptığı, binalar yaptığı, ticaret yaptığı, savaştığı yerleri görün. “Şimdi onlardan, gördüğün, yahut fısıltısını işittiğin birileri var mı?” (Meryem, 19:98).
  • Gezdiğiniz yerlerde minareler de çıkacak karşınıza. Oralardan her gün, tekrar tekrar bir insanın adını işiteceksiniz. Bu insan, müşriklerin yalanlayıp durdukları, onun yerine Allah’ın melek göndermesi talebinde bulundukları Muhammed aleyhissalâtü vesselâmdan başkası değildir. Dünya döndükçe onun ismi de peş peşe dünyayı dolaşacak, her namaz vakti, günler, aylar, yıllar ve asırlar boyunca, ta kıyamete kadar.
  • Diğer yandan, müşriklerin mucize taleplerine cevap verilmemesinde de şu mânâyı okumalıyız: Kur’ân’ın mesajında olağanüstülüklere, uçup kaçmalara prim veren birşey yoktur. Bilâkis, onun bütün emir ve teşvikleri, yaşanan hayata dair, yaşanan hayatın kanunları içinde yerine getirilecek işlerdir. Zaten bu kanunlar da yine Allah’ın tekvinî kanunlarından başka birşey değildir.

En’âm sûresinin 7-11. âyetlerini okuduğumuz 338. Kur’an Buluşmasının video kaydını buradan izleyebilirsiniz:

UTESAV organizasyonuyla gerçekleşen ve daha önce MÜSİAD Genel Merkezinde yapılan Kur’an Buluşmaları, salgın sebebiyle bir müddettir https://www.youtube.com/erdemlihayat adresinden Cumartesi günleri 07:30’dan itibaren canlı olarak yayınlanıyor. Kur’an Buluşmaları ile ilgili gelişmeleri kaçırmamak için bu sayfaya abone olabilirsiniz.


Sitemizde yayınlanan yazılardan ânında haberdar olmak için
bizi Twitter’da takip edebilirsiniz:

twitter.com/umit_simsek


28 Ocak 2022 Cuma

Mutluluk ne kadar uzakta?


ÜMİT ŞİMŞEK (Sade Hayat’tan)

Gelecek zamanların büyüsü, insanların hülyalarını her zaman etkisi altında tutmuştur. Her çağın insanı, istikbal hakkında hayal kurarken, hep o meçhul zaman diliminin insan nesline sunacağı imkânlar üzerinde yoğunlaşmış ve hayalini kurduğu istikbalde yaşayacak olan hemcinslerine imrenip durmuştur. Böylece, her çağın insanı, daha önceki nesillerin rüyasındaki bir zamanı yaşarken, bir yandan da, sürüp giden bir insanlık rüyasının bir sonraki bölümünü kendi hayal gücünde inşa etmeye çalışmıştır. Bizim yaşadığımız günler de, hiç kuşkusuz, bizden öncekilerin tatlı hülyasıydı. Bu hülyaları şekillendiren ise, büyük ölçüde, teknolojiden, âletlerden, makinelerden, insan uygarlığının icadı olan harikulâde imkânlardan ibaretti. Uygarlık ilerledikçe evvelki çağların pek çok imkânsızı mümkün hale gelecek, insanlık olağanüstü beceri ve imkânlarla donanacak, refah artacak, dünyanın en köklü sorunları birer birer ortadan kalkacaktı.

***

Modern insanın paradoksu: Mutluluğa ulaşmak için maddî refah peşinde koşuyor. Bunun aracı olarak da çok para kazanmaya çalışıyor. Sonuçta hem borcu artıyor, hem huzursuzluğu. Mutluluk ise hâlâ biraz daha ötede; ona yetişmek için daha fazla para kazanmak gerekiyor. Joe Dominguez ile Vicki Robin, Amerikalı ve Kanadalılar arasında yürüttükleri 1000’den fazla kişiyi kapsayan anketlerinde, insanlardan, mutluluk düzeylerini 1’den 5’e kadar uzanan bir tablo içinde işaretlemelerini istediler. Bu anket kimler arasında ve ne zaman tekrarlansa, her defasında çıkan sonuç, hiç değişmez bir biçimde, “Fena sayılmaz” anlamına gelen 3 rakamının biraz altına isabet ediyordu. Ve bu cevap, kişinin geliri 1000 doların altında da olsa, 4000 doların üstünde de olsa hiç değişmiyordu! Daha da ötesi, bu insanlara “Mutlu olmak için neye ihtiyaç duyuyorsunuz?” sorusu yöneltildiğinde, yine bütün gelir grupları içinde aynı oranda insanlar “Daha fazla paraya” cevabını veriyordu. Yani, insanlar, gelir seviyesi ne olursa olsun mutluluktan aynı düzeyde paya sahiptiler ve hepsi de sahip olduğundan daha fazla paraya ihtiyaç duyuyordu.

Bir başka yazar, Lewis Lapham ise, uzun yıllar boyunca buna benzer bir soruyu Amerikalılara sorup durdu: “Bağımsızlık Bildirgesinde vaad edilen Amerikan Rüyasına ulaşmak için ne kadar paraya ihtiyacınız var?”

Onun aldığı cevaplar da hem birbirine, hem de Dominguez ve Robin’in aldığı cevaplara benzer cinsten idi. Herkes, gelirinin iki katını istiyordu. Yılda 15 bin dolar kazanan 30 bin dolar, yılda 1 milyon dolar kazanan 2 milyon dolar kazandığı takdirde ikisinin de dünyada başkaca bir derdi kalmayacaktı!

Bu anketler bizi iki önemli soru ile karşı karşıya getiriyor:

Soru 1: Eğer yoksulluk sınırının altındaki bir insanla zenginlik sınırının üstündeki insanın mutluluktan nasibi de, paraya olan ihtiyacı da aynı düzeyde ise, zengin olmakla fakir kalmak arasında ne fark vardır?

Soru 2: Uygarlık, bütün imkân ve servetleriyle modern insana ne kazandırmıştır?

— Sade Hayat’tan


Kitabı bu adreslerden veya diğer internet kitapçılarından temin edebilirsiniz:

https://www.kitapoba.com/sade-hayat

https://www.kitapyurdu.com/kitap/sade-hayat/388018.html


27 Ocak 2022 Perşembe

Risale-i Nur talebelerinin en çetin imtihan alanı: siyaset

Şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınan Bediüzzaman Said Nursî’nin yolunu takip eden Risale-i Nur talebeleri, onun siyasetle ilgili uyarılarına ne kadar kulak veriyor?

– 18 –

ÜMİT ŞİMŞEK

Her zaman her yerde olduğu gibi Risale-i Nur cemaatlerinde de sürekli ihtilâf sebebi olmuş bir şey varsa o da siyasettir. Bu ise gerçekten şaşılacak bir muammâdır. Çünkü siyaset Risale-i Nur cemaatlerinin yapısına da, gayesine de, faaliyet sahasına da tamamen ters düşen bir unsur olduğu gibi, bu büyük topluluğun siyasetten hiçbir zaman bir kazanç sağladığı görülmemiş, bilâkis cemaat tarihindeki ihtilâf ve bölünmelerin en büyük sebebini siyaset teşkil etmiştir. Buna rağmen cemaatin siyasete olan ilgisinde bugüne kadar bir azalma görülmüş değildir.

Bir iman hizmeti olarak ele alındığında Risale-i Nur hareketinin siyasetle bir arada barınamayacağını görmek zor değildir. Çünkü siyaset âlemi birbirine üstün gelmek için çalışan tarafların mücadele alanıdır. Bu alana giren hiçbir hareket bütün tarafların birden sempatisini üzerinde toplayamaz; hangi tarafa meylettiyse onun dışında kalanları karşısına almak zorundadır. İman ise, hangi kesime mensup olursa olsun, herkesin ortak değeridir ve iman hizmetinin hiçbir ayırım yapmaksızın ve üzerine hiçbir gölge düşürmeksizin herkese tam bir eşitlik içinde sunulması gerekir. Onun için, üzerine siyasetin gölgesi düşmüş bir hareket, kendisini ne şekilde adlandırırsa adlandırsın, artık iman hizmeti kimliğinden soyunmuş demektir. Risale-i Nur cemaatlerinin siyasete yaklaştığı oranda geniş halk kitlelerinin sempatisini kaybetmekte oluşu işte bu sebeptendir.

Aslında bu gerçeği dile getiren açık ifadeler Risale-i Nur Külliyatının birçok yerinde mevcuttur ve her Nur talebesi de bunları ezbere bilir. Hepsi bir yana dursun, sadece şu iki kısa pasaj dahi konuyu bütün açıklığıyla netleştirmeye ve her Nur talebesini ciddî bir nefis muhasebesine sevk etmeye kâfi gelmelidir:

İman dersi için gelenlere tarafgirlik nazarıyla bakılmaz. Dost, düşman derste fark etmez. Halbuki siyaset tarafgirliği bu mânâyı zedeler, ihlâs kırılır.[1]

Nur şakirtleri hiç siyasete karışmadılar, hiçbir partiye girmediler. Çünkü iman mal-ı umumîdir. Her taifede muhtaçları ve sahipleri vardır. Tarafgirlik giremez. Yalnız küfre, zındıkaya, dalâlete karşı cephe alır. Nur mesleğinde mü’minlerin uhuvveti esastır.[2]

Bediüzzaman’ın Risale-i Nur hizmetini her türlü siyaset gölgesinden uzak tutmaktaki hassasiyetini gösteren en canlı delillerden biri de, İslâm âlemine gönderdiği Risalelerin sınırdan geri çevrilmesi üzerine yazdığı mektuptur. Bu mektupta Bediüzzaman Risalelerin yerine ulaşmamasını hayra yoruyor ve “[Böyle olmasaydı] inkişafa başlayan İslâm birlik fikri ve ittihad-ı İslâm siyaseti, Risale-i Nur’u kendine bir kuvvet, bir âlet yapmaya çalışacaktı ve bizleri siyaset-i İslâmiyeye bakmaya mecbur edecekti”[3] diyordu. Oysa ittihad-ı İslâm, siyasetin en yüksek gayesini teşkil ediyordu ve Bediüzzaman bu gayenin gerçekleşmesini “bu zamanın en büyük farz vazifesi”[4] olarak niteliyordu. Aynı Bediüzzaman, böylesine yüce bir hedefe dönük siyasî faaliyetlere dahi şu veya bu şekilde karışmanın yahut karışmış görünmenin, dünyayı saran müthiş yangının alevlerinden birkaç kişinin olsun imanını kurtarabilmek için çabalayan bu hizmetin insanları için bir problem teşkil edeceğini görmüş, onun için bu tür hizmetleri İslâm âleminin diğer cemaatlerine bırakıp dört elle iman hizmetine sarılmak ve Risale-i Nur’un iman hizmeti üzerine hiçbir gölge düşürmemek gerektiğini hatırlatmak lüzumunu hissetmiştir.

Diğer taraftan, Bediüzzaman’ın sadece 1957 seçimlerinde oy kullandığı ve tercihini Demokrat Parti yönünde yaptığı da bir başka gerçek olarak karşımızda duruyor. Buna karşılık, 1946, 1950 ve 1954 seçimlerinde oy kullandığına dair hiçbir bilgi yoktur ve bu da açıkça gösterir ki, bu seçimlerde Bediüzzaman oy kullanmadığı gibi, şu veya bu yönde oy kullanılmasına dair de kimseye bir işarette bulunmamıştır.

1957 seçimleriyle ilgili olan bir Emirdağ mektubu ise, Üstadın Demokrat Parti lehindeki tercihini açıkça dile getiriyor. Ancak bu mektubun, Bediüzzaman’ın sağlığında yayınlanmadığını hatırlamamız gerekir. Nitekim bizzat Üstadın bu mektuba eklediği not da mektubun hususî mahiyette olduğunu ve Risale-i Nur hizmetiyle ilgili sair mektuplarla aynı kategoride mütalâa edilmemesi gerektiğini göstermektedir:

Tabiratta lüzumsuz zararlı kelimeleri siz tebdil edebilirsiniz. Merkezlerden münasip gördüğünüz yerlere, sû-i tesir yapmamak şartıyla, gönderebilirsiniz.[5]

Bu mektubun, altındaki notla beraber, iman hizmetinin siyaset-üstü mahiyetine dikkat çeken ve talebelerini siyasî tarafgirlikten şiddetle sakındıran diğer mektuplarla teâruz halinde olduğu açıktır. Eğer Nur mesleğinde mü’minlerin uhuvveti esas ise, iman hakikatlerinin her kesimde muhtaçları ve sahipleri var ise, bu iman hizmetine tarafgirlik giremez ise ve siyaset tarafgirliği bu mânâyı zedeliyor ise, belirli bir partiyi destekleyip diğerini düşman ilân etmek ve birinin lehinde, diğerlerinin aleyhinde çalışmak şeklindeki bir davranışı bu telâkki ile bağdaştırmak mümkün olmayacaktır.

Bunun aksi de aynı derecede geçerlidir: Eğer bir parti dost, diğeri düşman ilân edilip birinin lehinde, diğerinin aleyhinde faaliyet gösterilecekse, bu defa da mü’minlerin uhuvvetinden ve herkese eşit şekilde iman hizmeti sunmak gibi bir iddiadan vazgeçmek gerekecektir.

Bu durum, birbiriyle teâruz halinde bulunan bu iki seçenekten birisini esas olarak tercih etmek mecburiyetiyle Nur talebelerini karşı karşıya bırakıyor. Bunu söylerken, hattâ daha cümlenin ortasına bile gelmeden, “Hâşâ, Üstadın sözlerinde teâruz olmaz; onun bütün sözleri kıyamete kadar bâki hakikatlerden ibarettir!” şeklindeki itirazların da ileri sürülmesi yarın sabah güneşin doğacağı kadar kesin bir hakikat olduğu için, itiraz sahiplerine şimdiden hatırlatalım:

Ağzından haktan başka bir söz çıkmayacağını[6] bizzat beyan buyurmuş olan Resulullahtan rivayet edilen hadisler arasında bile ihtilâfların görülmesi muhaddisler için yabancı bir konu değildir; hattâ bu ihtilâfları çözüme kavuşturmak üzere kurallar belirleyen bir ilim dalı teşekkül etmiş ve bunun adına “muhtelifü’l-hadis ilmi” denmiştir.[7]

Bediüzzaman’ın beyanlarıyla ilgili olarak karşı karşıya bulunduğumuz tercih mecburiyetine gelince, söz konusu iki seçenekten hangisinin tercih edilmesi gerektiği, izaha ihtiyaç bırakmayacak kadar açıktır. Ve bu seçenek, gerçekten de kıyamete kadar geçerliliğinden hiçbir şey kaybetmeyecek olan bâki bir hakikattir:

İman mal-ı umumîdir. Her taifede muhtaçları ve sahipleri vardır. Tarafgirlik giremez.

İşte Risale-i Nur hareketine rengini veren ve her zaman için, her ne pahasına olursa olsun korunması gereken ilke budur. Nitekim söz konusu mektubu gönderirken Üstadın bu mektupta “lüzumsuz zararlı kelimelerin bulunma ve sû-i tesir yapma” ihtimalinden söz etmesi de dikkate alınması icap eden önemli noktalar arasındadır. Bu da açıkça gösteriyor ki, Bediüzzaman bu mektubu her zaman ve her türlü şart altında geçerli olacak bir ilkeyi beyan etmek üzere yazmamıştır; onun için, söz konusu mektup, her zaman geçerli olan ana ilkelere tâbi olacak şekilde değerlendirilmelidir. Şu noktayı da ayrıca belirtmek gerekir ki, söz konusu mektup Bediüzzaman’ın sağlığında neşredilmiş değildir; Emirdağ Lâhikasına onun irtihalinden sonra talebeleri tarafından dahil edilmiştir. Yine onun talebelerinden Said Özdemir’in neşrettiği Emirdağ Lâhikası nüshalarında ise bu mektup hiçbir zaman yer almamıştır.

Diğer taraftan, Bediüzzaman’ın hayatından daha başka kesitler de onun bu mektuptaki tavrının sürekli bir uygulamayı yansıtmadığını göstermektedir. Bediüzzaman tarafından “Nur’un birinci talebesi” unvanına lâyık görülerek Risale-i Nur talebelerine numune-i imtisal olarak gösterilen Hulûsi Yahyagil anlatıyor:

Ben Üstadı görmeye gittiğimde seçimler yaklaşıyordu. Üstada “Hangisine vereyim?” diye sordum. O da bana “Kardeşim, biliyorsun siyasetle uğraşmıyorum. Sen istediğine ver, ben de seninle beraberim” dedi.

Ben ki Üstadla görüşmüşüm, niye siyasete karışayım? Ben cemaate desem “Gelin, filân partiye oyumuzu verelim”; o vakit cemaatin itimadı kalmaz. Siyasî fikrimin açık olmasından dolayı beni hiç kimse dinlemez.[8]

Burada takip edilecek olan usul bellidir ve son derece nettir:

Bu iki tavırdan birisini esas alarak diğerini ona tâbi olacak ve onu ihlâl etmeyecek şekilde, kaleme alındığı zamanın kendi şartları içinde düşünmek. Daha açık bir ifadeyle: İman hizmetinin üzerine hiçbir zaman ne siyasetin, ne de başka bir şeyin gölgesini düşürmemek. Çünkü esas olan tavır, siyasetten uzak olma ve bütün kesimlere iman hizmetini tam bir eşitlik ve içtenlikle ulaştırma tavrıdır. Bu tavır, dünya var oldukça ve dünya üzerinde Risale-i Nur’un hizmeti devam ettikçe var olmaya devam edecek olan tavırdır. Bu tavrın korunmadığı yerde Risale-i Nur da yok demektir. Çünkü bunun aksi Risale-i Nur’un siyasete tâbi olması anlamına gelir; bu da ona yapılabilecek en büyük kötülüktür. Bediüzzaman ise daha yolun başında iken siyaseti “efkârın âleminde bir şeytan” olarak ilân etmiş ve ondan istiâze etmiştir.[9]

Birbiriyle bağdaştırılması mümkün olmayan bu iki tavırdan birisini esas almak her ne kadar siyaseti seven dostlarımıza zor gelse de, aslında onların yaptıkları da aynen böyle bir tercihten ibarettir. Yalnız onlar konuya ters taraftan yaklaşmakta, siyaset âleminde taraf tutmayı esas alarak tarafsızlık ilkesini buna tâbi kılmaktadırlar. Yoksa Üstadın her iki sözüne birden sahip çıkmış değillerdir. Tabii, bu tercihlerinin fiilî sonucu ise, siyaset-üstü kimliğin bütünüyle yok olması ve Risale-i Nur cemaatlerinin Risale-i Nur’a değil, siyaset âlemindeki taraflardan birisine tâbi hale gelmesidir.

***

Şimdiye kadarki ihtilâflarda bu açmazı aşmak için (1) taraflardan birine yüce bir misyon yükleme, (2) onun karşısındakileri de tehlike olarak ilân etme şeklinde iki şıklı bir yol izlenmiş, böylece bir nevi âcil durum senaryosu sahneye konmak suretiyle konunun serinkanlı bir şekilde tahlil edilmesi önlenmiştir. Zaman içinde siyaset sahnesinin kompozisyonu değişmiş, bu değişimle birlikte “dostlar” ve “düşmanlar” da değişmiş, ama oyunun kuralı da, sonucu da hiç değişmemiştir. Siyaset âlemi her zaman bildiğimiz şekilde kalmaya ve işlemeye devam etmiş, iktidara şunun veya bunun gelmesiyle ne beklenen mutlu istikbal gerçekleşmiş, ne de korkulan âkıbet yaşanmıştır. Risale-i Nur talebelerinin bu oyunlar sonucundaki durumu ise her seferinde Üstadı tasdik edecek şekilde tecellî etmiştir:

“Sizler baktınız, günahlardan başka ne kazandınız? Ben bakmadım, ne kaybettim?”[10]

Bu kaybın tek bir sebebi vardır; o da, Risale-i Nur cemaatlerinin siyasete meyletmiş olmasından ibarettir. Nur talebelerinin elbette ki her vatandaş gibi siyasî tercihleri de olacak, gün geldiğinde onlar da gidip reylerini vicdanlarının gösterdiği istikamette kullanarak vatandaşlık görevlerini yerine getireceklerdir. Yanlış olan, bunun ilân edilmesi, üstelik cemaat halinde yapılması ve siyaset âleminde dostlar ve düşmanlar edinilmesidir. Bunu yapmakla Risale-i Nur cemaatleri kendilerine tamamen yabancı bir alana girmişler, ondan sonra da, farkına varmasalar bile bu yabancı alanın kendisine has kural ve standartlarını benimseyerek kendi hizmet alanlarına taşımışlardır. Bu gerçeği açıkça görmek isteyenler, Risale-i Nur cemaatlerinden siyasete temas etmiş olanların siyaset öncesi ve sonrası durumlarını mukayese edebilirler.

***

Siyaset ile iman hizmetinin mahiyetleri de, standartları da birbiriyle imtizaçlarına hiçbir zaman müsaade etmeyecek kadar farklıdır. İman hizmetinin değişmez bir kuralı vardır: maddî veya manevî, dünyevî veya uhrevî hiçbir karşılık gözetmeksizin ve insanlar arasında hiçbir ayırım yapmaksızın, erişebildiği herkese Kur’ân’ın tarif ettiği ebedî saadet yolunu göstermek. Daha kısa anlatımıyla, insanların ebedî hayatlarını kurtarmak. Ancak bu sadece nutuk çekerek, konferans vererek, kitap okuyarak yapılacak bir iş değildir; mutlaka yaşanarak ve lisan-ı hal ile desteklenmek suretiyle yapılabilecek bir iştir – tıpkı Resulullahın (s.a.v.) ve Sahabîlerinin yaptığı gibi.

Siyasette ise öncelikler listesinin ilk iki maddesi hiç değişmez. Bunlardan birincisi iktidara gelmek, ikincisi de iktidarda kalmaktır. Diğer gayelerin en kutsalı bile ancak üçüncü maddede kendisine yer bulabilir. Bu da siyasetin tabiatından beklenebilecek bir sonuçtur; çünkü siyasetçi hiçbir gayesini eline imkân geçmeden uygulayamaz. Hattâ, kendisine ait hiçbir iddiası olmayan idealist kadrolar için bu kural daha da vazgeçilmez bir hal alır; zira iktidarı gözden çıkardığı zaman sadece kendi menfaatini değil, idealini de gözden çıkarmış olacaktır.

Siyaset âlemiyle Nur talebelerinin âlemi arasında daha başka önemli farklar da bulunmakla birlikte, daha ilk maddede manzara bütün açıklığıyla ortaya çıktığı için, sözü uzatmaya ihtiyaç kalmıyor. Ama ne manzaranın açıklığı, ne de Bediüzzaman’ın bu konudaki mükerrer ikazları, cemaatlerimizi en küçük bir fırsatta siyasete dalmaktan alıkoyamıyor. Zaman geçtikçe manzara iyice netleşir ve cemaatlerimiz de birer ikişer hatâlı yoldan dönmeye başlarlar diye umarken, bilâkis, evvelce siyasete karşı soğuk durmuş cemaatlerimizin bile yeni yeni iştahlarının açıldığını ve daha önce başkalarının defalarca tekrarladığı hatâları bu defa bizzat deneyerek doğruyu bulmaya çalıştıklarını görüyoruz.

***

Üstadın beka âlemine irtihalinden bu yana altmış yıl geçti. Bu altmış yıl boyunca da nice seçimler gelip geçti. Bunların hepsinde Risale-i Nur talebelerinin en azından bazı kesimleri seçim kampanyalarının aktörleri arasında yer aldı. İç ve dış düşmanlara karşı kahramanca savunduğumuz partiler değişip durdu, iktidarlar el değiştirdi, ama bu kavga hiç bitmedi. Biz ise iman kurtarmak için girdiğimiz yolda ray değiştirdik ve parti kurtarmayı önde gelen bir meslek esası olarak benimsedik. Bu arada iman kurtarmak konusunda nereye geldiğimizi soracak olursanız, bir küçük örnek, meseleyi yeterince aydınlatacaktır:

Vaktiyle Nur talebesi gençlerin kaldığı bir talebe yurdu, seçim zamanında AP’nin propaganda faaliyetlerine katılmak ve dönemin şiddet olaylarında karınca kaderince bir rol oynamak gibi kutsal (!) hizmetlerin odağı haline gelmiş, hattâ bir defasında AP’li Müslüman gençlerle Ülkücü Müslüman gençler arasında çıkan bir tartışmada bir öğrenci de can vermişti. Yurda iman derslerinin şefkat ve muhabbet atmosferini solumak hayaliyle gelmiş bulunan bir başka genç ise aradığını orada bulamayınca yurdu terk ederek arayışlarına başka yerlerde devam etmişti. Sonunda, İslâma hizmet eden Nur talebelerinin arasında bulamadığı emniyet, şefkat ve muhabbet ortamını Hıristiyanların arasında buldu ve din değiştirdi. O zamanki gencimiz, şimdi Türkiye’deki Hıristiyan cemaatlerinden birinin ruhanî liderliğini yapıyor.[11] Oysa biz bu yola iman kurtarmak ve bu ulvî hizmete taze kuvvetler kazandırmak için çıkmıştık; onun yerine Hıristiyan cemaatine bir pastör kazandırmış olduk.

Şimdi bu maceranın değişik versiyonları Anadolu sathında, muhtelif Nur medreselerinde yaşanıyor. Bazı insanlar, iman dersi almak için geldikleri medreselerde siyasî propaganda ile karşılaşınca ayaklarını oradan kesiyorlar. Bazıları da bunu yapmalarına hâcet kalmadan, hizmet ehli tarafından kovuluyorlar. Bu arada, vaktiyle siyasetin en uzağında bulunan ve siyasetle meşgul olanları şiddetli dillerle kınayan bazı cemaatlerimiz de evvelce kınadıkları şeyin cazibesine teslim olmuş bulunuyor. Herşeye rağmen derslere devam edenler, büyük çoğunlukla toplumun belli bir siyasî kesime taraftar olan kısmından; geri kalanların ise iman dersine gelmek, yanılıp da gelecek olsa bile orada bir huzur atmosferi bulmak gibi bir şansı yok.

Çünkü biz asıl olanı ârızî olana, bâki olanı gelip geçici olana tâbi kıldık.

Oysa buna hiç ihtiyaç bırakmayacak bir şekilde, her birimiz desteklemek istediğimiz kişi veya partiyi yine oyumuzla destekler, gidip sandığa reyimizi atar, sonra da kimseye ilânatta bulunmaksızın döner, işimizin başına geçerdik. Böylece, hiç kimseyle arayı bozmadığımız gibi, siyasî tercihlerimizi bir cemaat meselesi haline getirmemiş ve farklı siyasî tercihleri bulunan insanlarımızla bu iman hizmetinin arasına duvar dikmemiş olurduk.

Meselenin en hazin taraflarından biri de, siyaset maceralarımızda hiçbir zaman kayıplarımızla mukayese edilebilecek ölçüde bir kazanç, hattâ hiçbir kazanç elde etmemiş olmamızdır. Altmış yıl içinde gelip geçmiş seçimleri bir hatırlamaya çalışın: Bunlardan kaç tanesinde Risale-i Nur talebeleri sonuçları belirleyici bir rol oynadı? Vatanı hangi seçimde kim hangi tehlikeden kurtardı? Tarafsız kalınsaydı kimin ne kaybı olacaktı? Taraf olmakla kim ne kazandı?

***

Buraya kadar konuya Risale-i Nur cemaatleri ile ilgili yönünden yaklaştık. Fakat mesele sadece bir kesimin değil, bütün bir toplumun âkıbetini etkileyecek kadar önemlidir. Ve bu önemli alanda, Risale-i Nur talebeleri, asıl kaynaklarına döndükleri takdirde, gerçekten de toplumun geleceğine önemli bir hizmette bulunacak potansiyele sahiptir. Zira hayatın gerçekleri, bir milletin fertleri olarak bizi pek çok inanç ve eğilimlere mensup kimselerle birlikte yaşamaya sevk ediyor; bunda yanlış olan hiçbir şey yoktur. Bizim bu konudaki tercihimize gelince, beraber yaşayıp yaşamamak değil, beraberce iyilikle mi, kötülükle mi yaşayacağımız şıklarıyla sınırlıdır. Eğer farklılıkların her türlüsünü tehlike olarak görüp de onu bertaraf etmeye çalışırsanız, sonunda haklı çıkabilirsiniz: Çünkü muhalifiniz de sizi – haklı bir gerekçeyle – tehlike olarak görecek ve kendi varlığını sizin yokluğunuzda bilecektir. Bu fasit dairenin gerilim, şiddet ve ıztırap üretmekten başka verebileceği hiçbir sonuç yoktur.

“Bu kadar zıt dünya görüşlerinin bir arada barış içinde yaşaması mümkün müdür? Bu insanların hepsine birden mutlak bir eşitlik içinde iman hizmeti sunulabilir mi?” sorularına gelince:

Bunun en yakın ve Risale-i Nur talebelerine en âşinâ olan cevabı, Nur’un birinci talebesi Hulûsi Yahyagil’in bütün hayatı boyunca uyguladığı modelde bilfiil görülmüştür. O, hiçbir zaman, ne açıkça, ne de üstü kapalı şekilde, hiçbir siyasî partinin lehinde veya aleyhinde bir tavır almamıştı. Siyasî çekişmelerin ve sokak çatışmalarının bütün ülkeyi kapladığı zamanlarda, herkesin eli birbirinin boğazında iken, o her siyasî görüşteki insanların ayağına gidiyor, onlar da Hulûsi Beyin iman derslerine geliyor ve orada birbirleriyle kucaklaşıyorlardı – evet, kucaklaşıyorlardı! İşte, çok uzak olmayan bir geçmişte, milletin kamplara bölündüğü ve anarşinin kol gezdiği bir ortamda, Nur’un Birinci Talebesi Hulûsi Yahyagil’in başka hiçbir yerde bir araya gelmeyecek düşmanları birbiriyle kucaklaştıran ve Elazığ’ı hiç değilse bir dereceye kadar anarşinin tesirinden kurtaran Risale-i Nur dersleri; 1960 yılından itibaren Hulûsi Yahyagil’in Risale-i Nur derslerine iştirak eden Veli Sarıkamış anlatıyor:

Hulûsi Ağabey genellikle öğle namazından bir saat önce çarşıya çıkar; terzi, eczacı, berber gibi esnafı ziyaret ederdi. Geçtiği her yerde halk ona teveccüh eder, hürmet gösterirdi. Ben bu halini, İslâmı lisan-ı haliyle topluma tebliğ ettiğine yorardım.

Meselâ eczacı Hacı Tevfik vardı. Bu adam CHP il başkanıydı. Hulûsi Ağabeyi çok sever, sayardı. Hulûsi Ağabey ona da uğrar, onun evinde ve bahçesinde Risale-i Nur dersleri yapardı.

Meselâ bir ilköğretim müdürü İzzet Bey vardı. Daima fötr şapkalı ve papyon kravatlı gezerdi. Onun da Hulûsi Ağabeye büyük saygısı vardı. Onun evinde de dersler yapılırdı.

Yine Köy Enstitüsü mezunu Mahmut Solmaz ve Bekir Bey vardı. Bekir Bey Samsunluydu. Hulûsi Ağabeyden dolayı tayinini Elazığ’a aldırmıştı.

Demokrat Parti İl Başkanı da, CKMP’liler de, hepsi Hulûsi Ağabeyin dersine gelirdi. Hele bir Hacı Bakır vardı, bu zat çok koyu Demokrat’tı. Üstadın milis kuvvetleri arasında da bulunmuştu. Halk Partili Hacı Tevfik ile Bakır Hoca derste kucaklaşırlardı.

Bakır Hoca birgün heyecana gelip Menderes ve Celâl Bayar’ı methetmiş, İnönü’ye de lâf çakmıştı. Hemen Hulûsi Ağabey “Hocanın ağzına somun tıkın, hoca acıkmış galiba” diye lâtife ederek kendisini susturdu.

Diğer taraftan, Muhtar Şerif Bey Adalet Partisi militanıydı. O da derslere gelirdi. Meclis başkanları, il genel meclisi üyeleri, o gün hepsi derse gelirdi. Yediden yetmişe bütün insanlar derste kaynaştıkları için, Elazığ’da sokakta parti kavgası ve aşırılıklara rastlanmazdı. Farklı politikacılar onun dairesinde kardeşçe bulunurdu. Hoşgörü, barış gibi kavramları en mükemmel şekliyle topluma Hulûsi Ağabey yansıtmış ve benimsetmişti.

Özetle, Hulûsi Ağabeyin bulunduğu yerde tefrikanın izine rastlanmazdı. Tıpkı Yunus’un “Yetmiş iki millete bir öz ile bakmayan / Şer’in evliyası da olsa hakikatte âsidir” dediği gibi, iman dersinde kimseyi tefrik etmez, bu yüzden dershanelere siyasetin girmemesi için de büyük gayret gösterirdi. Esprileri, hikâyeleri ve şiirleriyle dersi canlı tutardı. Hülâsa, her partiden, yaşlısı, genci, tarikatçisi, âlimi, herkes dersine gelirdi.[12]

***

Hulûsi Yahyagil’in de hiç şüphesiz siyasî tercihleri vardı. O da seçimler geldiğinde gidip oyunu kullanıyordu. Ama kime oy verdiğini hiçbir zaman kimse öğrenemedi. Ve hiçbir zaman onun hizmetine siyasetin gölgesi düşmedi.

Biz de Hulûsi Yahyagil ile aynı kitapları okuyoruz. Fakat bizim derslerimizde düşmanlar kucaklaşmıyor. Daha doğrusu yolları dersimize düşmüyor. Çünkü siyasetin ve sosyal medyanın acımasız kavgaları arasında bir güler yüz ve bir çift tatlı söze susamış insanları derslerimize çağırırken bir elimizde kitabı tutuyorsak, diğer elimizden de topuzu eksik etmiyoruz.

Ondan sonra da, “Elimizde bu hakikatler varken bu kadar insan nasıl oluyor da deizme, budizme, şu veya bu dine yahut dinsizliğe kayıyor?” diye merak edip duruyoruz.

[İlk yayın tarihi 20 Ekim 2020]


Yazarın Kalem Yazmak Zorunda: Kur’an ve Sünnet Işığında Risale-i Nur Cemaatlerinin Dünü, Bugünü, Yarını adlı eserinden alınmıştır. Kitabı bütün kitap sitelerinde bulabilirsiniz. İki örnek:

https://www.kitapoba.com/kalem-yazmak-zorunda

https://www.kitapyurdu.com/kitap/kalem-yazmak-zorunda/575825.html

https://www.babil.com/kalem-yazmak-zorunda-kitabi-umit-simsek


Sitemizde yayınlanan yazılardan ânında haberdar olmak için
bizi Twitter’da takip edebilirsiniz:

twitter.com/umit_simsek


[1] Emirdağ Lâhikası: 2, 30. mektup http://erisale.com/#content.tr.10.401

[2] Emirdağ Lâhikası: 1, 132. mektup http://erisale.com/#content.tr.10.234

[3] Emirdağ Lâhikası: 1, 197. mektup http://erisale.com/#content.tr.10.327

[4] Divan-ı Harb-i Örfî, “Sadâ-yı Hakikat,” http://erisale.com/#content.tr.15.416

[5] Emirdağ Lâhikası: 2, 98. Mektup, https://www.hizmetvakfi.org/risaleinur/emirdag-lahikasi-ii-s-149-170/

[6] Ebû Dâvud, İlim: 3.

[7] Değerli hadis âlimimiz Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan’ın bu konuya münhasır bir eseri vardır: Hadislerde Görülen İhtilâflar ve Çözüm Yolları: Muhtelifü’l-Hadis İlmi, İstanbul: Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Vakfı Yayınları.

[8] Nurun Birinci Talebesi: Hulûsi Yahyagil, Nesil Yayınları, s. 192.

[9] Sözler, “Lemeât,” http://erisale.com/#content.tr.1.973

[10] Kastamonu Lâhikası, 129. Mektup http://erisale.com/#content.tr.9.258

[11] Bu hikâyeyi bizzat kahramanının ağzından dinlemiş bulunuyorum.

[12] Nurun Birinci Talebesi: Hulûsi Yahyagil, s. 382-383.

26 Ocak 2022 Çarşamba

Öğüt fayda vermeli



Sen öğüt ver — öğüt fayda verecekse.
A’lâ Sûresi, 87:9


ÜMİT ŞİMŞEK

HZ. PEYGAMBERİN şahsında onun ümmetine hitap eden bu âyet, İslâm dininin en önemli özelliklerinden birini vurguluyor ve onun öğüt dini olduğunu gösteriyor.

Bu hakikatin altını çizen daha birçok âyet ve hadis vardır. Bunlardan bir kısmı ise, öğütsüzlüğün sonuçları hakkında ciddî uyarılar içeren âyet ve hadislerdir.

Bütün bunları bir arada incelediğimiz zaman açıkça görüyoruz ki, bu din, mensuplarının sadece kendilerini kurtarmakla yetindiği, herkesin kendi başının çaresine baktığı bir din değildir. Bu dinde, kötülükten uzak durmak ve iyiliği yapmak kadar, kardeşlerini de iyiliğe teşvik edip kötülükten sakındırmak ve bilgisini onlarla paylaşmak esastır.

Öğütü bu dinin önemli bir esası olarak yerleştiren Kur’ân, bu âyetinde de onun önemli bir şartını açıklıyor:

“Öğüt fayda verecekse…”

Ya fayda vermezse, yahut fayda yerine zarar vereceği apaçık meydanda ise?

O zaman öğüt bir yükümlülük olmaktan çıkabilir, hattâ bazı durumlarda, öğüt vermemek, vermekten daha hayırlı hale de gelebilir.

Öğütün fayda verip vermemesi, hem öğüt verene, hem de onu dinleyene bağlı bir durumdur.

Bu, herşeyden önce öğüt verene bağlıdır; çünkü öğüt vermek bir bilgi ve ehliyet meselesidir. Bu iş ilim sahiplerine yakışır; fakat sadece bilmek de yetmez. Verilecek öğütün zamanını, zeminini, muhatabını iyice ölçüp biçmek ve onu uygun şekilde vermek de bu konuda ehliyetin şartlarındandır. Doğru şey doğru zamanda, doğru kimseye, doğru şekilde söylenirse bir fayda vermesi umulur ki, âyetin şart cümlesinde buna işaret vardır. Bu açıdan bakıldığında, “Öğüt fayda verecekse” demek, “Eğer ne söyleyeceğini ve nasıl söyleyeceğini biliyorsan” anlamını ifade eder. Bunlar bilinmiyorsa, öğütün yarardan çok zarar getirme ihtimali söz konusudur ki, “İlimsiz iş yapanın bozduğu şey, yaptığı şeyden daha çoktur” sözüyle, âlimlerimiz bu hakikati dile getirmişlerdir.

Öğütün fayda vermesini engelleyen sebep, öğüt verilen kimseyle de ilgili olabilir. Bir başka âyet-i kerimede, “Onlara ne zaman Rablerinden yeni bir öğüt gelse eğlenerek dinlerler”[1] buyurulmuştur. Böyle durumlarda öğütün fayda vermemesi, öğütün kendisinden veya onu verenden değil, dinleyenin niyetinden ileri gelmektedir. Eğer verilen öğüt muhatabın azgınlığından başka birşeyi arttırmayacaksa, öylelerine lâf anlatmak için insanın kendisini helâk etmesi gerekmez, doğru da olmaz.

Ancak böyle durumlar öğüt vermekten bütünüyle geri durmayı icap ettirir mi?

Başka bir âyet-i kerime bu soruyu şöyle cevaplandırıyor:

Dinlerini oyun ve eğlence edinen, dünya hayatına aldanmış kimseleri bırak. Fakat sen Kur’ân ile öğüt ver ki, kimse kazandığı günahlarla helâke sürüklenmesin.[2]

Bu da gösteriyor ki, öğüt vermek gerçekten bir ilim ve ehliyet meselesidir. Öğüt verecek olan kimse, hastanın nabzını elinde tutan ve ona ne zaman hangi ilâcı hangi dozda vereceğini bilen bir hekim gibi olmalıdır.

Ancak şu hususu da hiçbir zaman unutmamak gerekir:

Fayda verip vermeyeceğini gözetmek ne kadar gerekli olsa da, öğüt bu dinin esasıdır. Kural öğüt vermektir; öğüt verilmesi gerekmeyen durumlar onun istisnasıdır.

Diğer yandan, A’lâ Sûresinin konumuz olan âyetini “Sen öğüt ver — öğüt mutlaka fayda verir” şeklinde tercüme etmek de mümkündür ki, bu durumda, âyet şu anlamı dile getirmiş olur:

Öğüt almaya niyetli olmayanların duyarsızlıkları veya densizlikleri seni gevşekliğe itmesin. Sen yine usulüne uygun şekilde öğüt vermeye devam et; çünkü öğüt onlara değilse de başkalarına fayda verir.

Zaten bunun devamındaki âyetler de öğütten yararlanan ve yararlanmayan kimselerin durumlarını, tamamen kendi iradeli seçimlerinin sonucu olarak gösteriyor:

Allah’tan korkan öğüt alır.

Bedbaht olan da ondan kaçınır.[3]

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz:

İlim ve öğüt, bu dinin iki önemli esasıdır. Onun mensuplarından beklenen şey, bunlarda her zaman iki taraftan biri olmaktır:

Ya alan, ya veren olmak.

Yahut her zaman alan olmak, ama bu arada verebileceğini vermekten de geri durmamak.


Sitemizde yayınlanan yazılardan ânında haberdar olmak için
bizi Twitter’da takip edebilirsiniz:

twitter.com/umit_simsek


[1] Enbiyâ Sûresi, 21:2.

[2] En’âm Sûresi, 6:70.

[3] A’lâ Sûresi, 87:10-11.



25 Ocak 2022 Salı

Hasret mi, şükür mü?


Günlerin ve mevsimlerin güzellikleri birer birer ayrılıp gidecekler. Ömür dakikalarımız, günlerimiz, yıllarımız da onlarla beraber gidecek. Gidenlerden bizim payımıza kalacak olan hangisi: hasret mi, şükür mü?


ÜMİT ŞİMŞEK

HER YENİ GÜN, yeni bir âlem serer gözümüzün önüne. Her gece yıldızlar ayrı bir desenle süsler gökkubbemizi. Her mevsim ayrı sofralar kurulur dünyamızda.

Her gün dünya yeniden doğar, her yıl yeryüzü yeniden di­rilir.

Bir yanda ovalar çiçeklerle bezenir, bir yanda ıssız sahil ka­yalıkları kuşlarla şenlenir. Sünbüller, menekşeler, serçeler, kelebekler, tavuslar, yunuslar yeri, göğü ve denizin derinlik­lerini süsler. Manevî kameralar, zaman dediğimiz film şeri­dinde her an milyarlarca kareye İlâhî isimlerin nakışlarını doldurur.

Bir yanda bülbüller şakır, bir yanda semâ bulutların nâralarıyla çınlar. Bir başka yerde ırmakların uğultusuyla yaprakların hışırtısı beraberce İlâhî bir musikîyi seslendirir. Her bir hava zerresi, minicik kulağıyla bu seslerin hepsini tek tek ezberler, minicik ağzıyla aynen tekrarlar. Atmosferin her bir zerresi birer teyp olur. Sesler kaydedilir, sesler nakledilir.

Dünyayı çepeçevre kuşatan çok, ama pek çok sesli bir musikî, sa­yısız dillerle ve nağmelerle terennüm edilen Lâ ilâhe illâ hû sadâsını sayısız kulaklarda ve hafızalarda nakşeder.

Ve dünya, mazhar olduğu İlâhî isimlerin neş’esiyle, semâa kalkmış bir Mevlevî gibi döne döne uzayın derinliklerinde uçar. O uçarken, bir konser salonunun duvarlarında yankıla­nan müzik misali, kâinatın ufuklarında da tevhid sadâları çınlar, durur. Bu muhteşem sanat galerisinde sergilenen her bir eser, dünya ile birlikte gelip geçtiği her yerde bir tevhid mührü bırakır.

Filmi çekilmiş bir dekor nasıl değiştirilirse, dünyamız da her an öylece yenilenir ve tazelenir. Mahlûkat kafileleri birbi­ri ardınca gelip geçerler. Gürül gürül akan bir ırmağın su damlacıklarındaki güneşin parıltısı gibi, dünya üzerinden ge­lip geçen varlıklar üzerinde de İlâhî bir sanatın ebedî güzel­liği parlamaya devam eder.

Su damlacıkları gider, fakat parıltı hâlâ oradadır. Gözümüz önünden kaybolup giden şirin ve sevimli varlıkların güzel­likleri de, demek ki, kendilerinin değildir. Kendilerinin olsay­dı, o güzellikleri de beraberlerinde alıp götüreceklerdi. Oysa o birbirinden güzel varlıkların kaybolup gitmesiyle dünya çirkinleşmiyor; bilâkis yenileniyor, tazeleniyor ve daha da gü­zelleşiyor.

İşte, şu sararıp dökülmüş yaprakların yerine önümüzdeki bahar yenileri ve yeşilleri gelecek. Kışın beyaz kefenine bü­rünmek üzere olan yeryüzünden, birkaç ay sonra rengârenk hayat fışkıracak. Çıplak dağlar yine gelinciklerle, sarıçiçeklerle süslenecek. Bu sabah tanyerini rengârenk bir tablo haline getiren bulutların yerine, akşam vakti başka bulutlar, her sa­niye değişen gurup manzaralarıyla daha değişik tablolar çi­zecek.

Fakat onlarla beraber giden ömür dakikalarımızın yerine yenileri gelmeyecek. Bugüne kadar binlerce “bugün” elimiz­den çıktığı gibi, bugün de çıkacak, yarın da çıkacak. Bunlar­dan bir kısmı hasretle anılacak, bir kısmı da şükürle hatırla­nacak.

Eğer her gün doğan güneş bize yeni birşeyler anlatmıyor­sa—

Mızrap vurmuş tanbur teli gibi rüzgârın dokunmasıyla ih­tizaza gelen ağaç yaprakları penceremizin önünde akşama kadar oynaşıp durdukları halde bizi dünyanın bunalımlarından çekip de Âyetü’l-Kübrâ’nın mârifetullah ve muhabbetullah deryasına sürükleyemiyorsa—

Başımızın üzerinde kanat çırpıp duran kuşlar, zikir ve tes­bihlerine katılma neş’esini bizde uyandıramıyorsa—

Daha da kötüsü, kâinatı sarıp sarmalayan İlâhî güzelliğin hakikatleriyle haşir neşir olmadan geçen bir ânı kaybolmuş bir hayat telâkki eden Nur’un birinci talebesi gibi “O Nurlar­la iştigal etmediğim zamanlar keşke enfâs-ı mâdûde-i hayat­tan olmaya idiler [yaşanmış sayılmasaydı]” diyemiyorsak—

O zaman giden ömür gerçekten gitmiştir. Ne ardında bir feyiz bırakır, ne âhiret âleminde sünbüllenir, ne de bir daha ele geçer!

***

İŞTE, her yeni gün, yeni bir âlem serer gözümüzün önüne.

Her yeni günle beraber yeni fırsatlar doğar.

Günler, mevsimler, yıllar ve fırsatlar birbirini takip eder.

Sonra gün gelir, fırsatlar biter.

Hiç beklemediğimiz bir anda perde kapanır.

Bu defa, ömür sermayemiz bir film şeridi gibi önümüze serilir—ve Kur’ân’ın vaadini tasdik eder:

Defterler açıldığında,
Gök yerinden kaldırıldığında,
Cehennem kızıştırıldığında,
Cennet yaklaştırıldığında,
Herkes o gün için ne hazırladığını bilmiş olacaktır.1

l. Tekvir Sûresi, 10-14.


Sitemizde yayınlanan yazılardan ânında haberdar olmak için
bizi Twitter’da takip edebilirsiniz:

twitter.com/umit_simsek


24 Ocak 2022 Pazartesi

ÜMİT ŞİMŞEK

1950 yılında İstanbul’da doğdu. 1967 yılında Bugün gazetesinde gazeteciliğe başladı. Haber, Yeni Asya, Yeni Nesil gazeteleri ile Köprü dergisi, Yeni Asya Yayınları, Nesil Yayınlarında fıkra yazarlığı, editörlük, başyazarlık ve genel yayın yönetmenliği görevlerinde bulundu. ABD’de, Risale-i Nur’ların İngilizce tercüme ve yayın faaliyetlerinde yer aldı. Bir grup arkadaşıyla beraber Yeni Asya Araştırma Merkezini kurdu ve koordinatörlüğünü üstlendi. İnanç konularını işleyen TV ve video belgesellerinin, bu arada TGRT ve Kanal 7’de yayınlanan Kâinatın Dilinden programlarının metin yazarlığı ile yönetmenliğini yaptı. Sade hayat konusunu Türkiye gündemine taşıyan Özgür ve Bilge dergisini genç bir ekiple birlikte çıkardı. Hâlen kitap ve eğitim çalışmaları ile Açıkdeniz dergisinde yayın danışmanlığı yapıyor. UTESAV’ın şu ana kadar 350’den fazla bölümü yayınlanan Kur’an Buluşmaları adlı tefsir programını hazırlıyor. Evli, iki çocuk babası, iki torun dedesi.

Yazarın resmî sitesi: https://umitsimsek.blogspot.com  | https://yazarumit.com

Sosyal medya: https://twitter.com/umit_simsek  | https://www.facebook.com/yazarumitsimsek/ https://www.youtube.com/c/yazarumitsimsek

Yayınlanmış eserleri: Kalem Yazmak Zorunda | Ayet ve Hadislerle Açıklamalı Kur’an-ı Kerim Meali (M. Yaşar Kandemir ve Halit Zavalsız ile birlikte) | İslâm İnanç İlmihali | Sade Hayat | Uçan Üniversite | Araştırma Teknikleri | Toplumsal Cinsiyetten Toplumsal Cinnete | Bir Arının Hikâyesi | Doğal Âfetleri Doğru Okumak | Namaz Sureleri Tefsiri | Eserden Esmâya | Herşeyin Hikâyesini Merak Eden Adam | Binlerce Diliyle İnsan Yüzü| Hayat Meydan Okuyor | Dünyalardan Bir Dünya | Ben ve O | Bakıp da Görmediklerimiz | Bir Kalp Bir Bakış Bir Dünya | Ayetler ve İbretler | Aile Okulu (5 kitaplık seri) | Büyük Kavuşma | Barla Modeli | İ’câz-ı Kur’an (Muallim Naci, Osmanlıcadan)

Kur'an Buluşmaları: 300'den fazla bölüm; sunumlu ve görüntülü Kur'ân dersleri (devam ediyor)

Kâinatın Dilinden: 200'den fazla bölüm; televizyon belgeseli

23 Ocak 2022 Pazar

Asr-ı Saadet'ten iki ayna: görebilene...


Cehl-i mürekkep üzerine inzimam etmiş kin, nefret, öfke ve intikam duygularıyla her gün yeni bir kavganın tahrik edildiği bir ortamda akl-ı selim ve kalb-i selim ittifakıyla kaleme alınmış böyle bir yazıya pek çok ihtiyacımız vardı. Metin Karabaşoğlu’nun https://www.karakalem.net/?9959 adresinde orijinaline ulaşabileceğiniz bu yazısını, Cenab-ı Hak’tan tesirini halk etmesi niyazıyla biz de sütunlarımıza alıyoruz.


METİN KARABAŞOĞLU

MEKKE DÖNEMİNDE mü’minlerin Kureyş müşriklerinden gördükleri türlü çeşit eziyet, siyer kitaplarının sadece birini bile okuyanların mâlûmudur. Buna karşılık Medine’deki yeni mü’minler Akabe biatlarıyla Mekkeli ilk mü’minleri güven içinde yaşamak üzere kendi şehirlerine davet ettiklerinde gerçekleşen hicretin akabinde Kureyş yine rahat durmayacak, doğrudan veya dolaylı biçimde onları rahatsız etmenin, canlarına kasdetmenin yolunu yine de arayacaktır. Bu şartlar altında Kureyş müşrikleri ile Medine’de biraraya gelmiş ilk ve yeni mü’minlerin karşı karşıya geldikleri ilk çetin mücadele, Bedir muharebesidir. Dokuzyüzü aşkın savaşçı barındıran iyi silahlanmış Kureyş ordusu ile silahça daha zayıf durumda olup sayıca üçyüzü ancak aşan mü’minler Bedir kuyusu yanında savaşa giriştiğinde, Kur’ân’ın haber verdiği ‘nice azların nice çoklara galebesi’nin bir nümunesi daha yaşanır ve Ebu Cehil Amr b. Hişam, Utbe b. Rebia, Ümeyye b. Halef gibi önde gelen kabile liderleri dahil yetmişin üstünde kayıp veren Kureyş’in bir o kadar önemli ismi de esir olarak mü’minlerin eline düşer.

Süheyl b. Amr, bu esirlerden biridir. Süheyl’in iki kardeşi, oğullarından Abdullah ve Ebu Cendel, kızları Sehle ve Ümmü Külsûm henüz Mekke döneminde İslâm’ı seçenler arasındadır. Kureyş’in o tarihte reisi konumundaki Utbe b. Rebia’nın oğlu Ebu Huzeyfe ile evlendirdiği kızı Sehle, damadı ile birlikte Kureyş içinde İslâm’ı seçen ilklerdendir. Kendisinin Kureyş’in Benî Âmir boyunun önderi konumunda olmasına karşılık en yakınındaki insanların ilk Müslümanlardan olması onun Kureyş içindeki konumunu ve karizmasını sarsan bir durum olduğu içindir ki, Süheyl İslâm’a ve Müslümanlara karşı şiddetli bir öfke biriktirmiş haldedir. Zenginliği ve nüfuzu yanında, hitabeti ile de temayüz etmiş bir Kureyşli olarak, bu özel durumu sebebiyle, Kureyş içinde İslâm’a karşı en şiddetli tavır takınanlardan biri olacak, nitekim Kureyş ordusu sözümona ‘İslâm’ı bitirme’ gayretiyle Bedir kuyusuna doğru yola çıktığında, sözleriyle onları en fazla harekete geçiren isimlerin başında Süheyl yer alacaktır.

Ne var ki Süheyl Bedir’de esir düşer. Mâlûm, bir müddet sonra esirler ya fidye karşılığı yahut on Müslümana okuma-yazma öğretme şartıyla serbest bırakılacaklardır. Ama henüz bu aşamaya gelinmemişken, daha Bedir’deki savaşın harareti soğumamış halde iken Hz. Ömer Resûlullah aleyhissalâtu vesselamın yanına gelir ve Süheyl için düşündüğü ‘tedbiri’ ona arzeder. Kureyş’in hatibi olan, nitekim Bedir öncesinde ve esnasında onları yine İslâm’a ve Müslümanlara karşı coşturan ve kışkırtan bir isim olarak Süheyl’in üst dudağındaki yarığa ilaveten iki ön dişi de çekilse dili dışarı sarkacağı için hitabeti etkisini kaybedecek, dolayısıyla o dil artık İslâm’a karşı kullanılma imkânını yitirecektir.

Ömer’in bu teklifine karşılık, Hz. Peygamber öncelikle “Ben onun uzuvlarına böyle birşey yaparak bir zarar vermem. Eğer bunu yaparsam, peygamber olmama rağmen, Allah da bunu bana yapar” diyerek savaşın da bir ‘hukuku’ olduğunu ve esire dahi eziyete dinin izin vermediğini açıkça ifade eder. Sonra, Hz. Ömer’e der ki: “Belki o, senin yermeyeceğin, bilakis öveceğin bir makamda da bulunur; sen onu översin. Belki bir gün o seni sevindirir!” Neticede Süheyl, fidye karşılığı salıverilir ve Mekke’ye döner.

Seneler birbirini takip eder. Bedir’den dört yıl sonra Kureyş ile mü’minler arasında Hudeybiye’de imzalanan barış antlaşmasının bir tarafında Hz. Peygamber’in, öteki tarafında Kureyş adına Süheyl b. Amr’ın imzası vardır. Aradan iki sene daha geçtiğinde, Kureyş’in barış antlaşmasını çiğnemesine cevaben gerçekleşen seferle savaşsız surette Mekke’nin fethedilmesinin az zaman sonrasında bu kez Süheyl b. Amr da İslâm’ı seçmiş olanlar arasında görürüz.

Ancak, Mekke’nin de fethinden sonra İslâm’ı seçtiğini beyan edenlerin hepsi, iman kalblerine yer etmiş olarak dilleriyle iman beyanında bulunmuş değillerdir. Bilakis, “Dinde zorlama yoktur” âyeti mucebince kimse İslâm’ı seçmeye zorlanamayacağı ve zorlanmadığı halde, onlardan bir kısmı ‘devran bu tarafa döndü’ düşüncesiyle bu beyanda bulunmuşlardır. Böyleleri, âyetin “‘İman ettik’ dediler. Onlara de ki: ‘Henüz iman gönüllerinize yerleşmediğine göre, sadece boyun eğdiniz’” (bkz. Hucurât, 49:14) diye haber verdiği haldedirler. Nitekim, Resûlullah aleyhissalâtu vesselam vefat ettiğinde, bedevîler arasından ve Kureyş içerisinden böyleleri, ‘devran yine tersine döndü’ düşüncesiyle bu kez irtidada meylederler. Bu şartlarda Süheyl b. Amr Kureyş’i Mescid-i Haram’da, Kâbe’nin yanında toplayıp onlara şöyle seslenir: “Sizler Müslüman olanların en sonuncusu olmanıza karşılık, irtidad edenlerin en birincisi olmayın. Vallahi ben iyi biliyorum ki, bu din güneşle ayın doğuşu ve batışı devam ettiği sürece devam edecektir.” Süheyl’in bu cümleleri de içeren ve yüreğinden kopup gelen gözyaşlarını akıtarak yaptığı konuşma Kureyş’i derinden etkileyecek, Mekke içerisinde boy verme istidadı gösteren irtidad hareketi onun konuşmasının ardından sönecektir. ‘İslâm’a karşı’ kullanıldığı için ‘susturulması’nı önerdiğinde Hz. Ömer’e Peygamber aleyhissalâtu vesselamın söylediği şey gerçekleşmiş; Ömer’in o gün ‘konuşamaz’ hale getirmeyi teklif ettiği dil, İslâm için konuşur haliyle Ömer’in ‘öveceği bir makama’ kavuşmuştur!

Benzer bir durum, Süheyl’in İslâm’a yöneldiği günlerde, yani yine Mekke’nin fethi akabinde genç bir Kureyşli için de sözkonusudur. Bedevî Hevâzin kabile topluluğunun Mekke’nin fethi akabinde Müslümanlar üzerine yürümesi üzerine gerçekleşen Huneyn seferine, henüz Müslüman olmamış birçok Mekkeli de katılmış haldedir. Zaferle sonuçlanan bu seferin ardından Mekke’ye dönülürken, Kureyşli on genç Ci’râne mevkiinde Resûlullah aleyhissalâtu vesselamla karşılaşır. Atalarından gördükleri üzere hayat yolculuklarını şirk üzere sürdüren bu gençler nezdinde Hz. Peygamber, ibadet ettikleri putları yıkıp Kâbe’yi İbrahim aleyhisselamdan miras kalan asıl haline kavuşturması sebebiyle, ‘insanların en nefret edileni’ mesabesindedir. Ci’râne’de İslâm ordusunun müezzini namaz için kalkıp ezan okuduğunda, bu gençler bir kuytuya gizlenmiş halde onlarla alay etme kasdıyla müezzini taklid ederek yüksek sesle ezanı tekrarlarlar. Kendilerini gizlemelerine karşılık sesleri ona ulaştığında Hz. Peygamber, o gençlerin bulunup yanına getirilmesini ister. Bu gençler, Resûlullah aleyhissalâtu vesselamın huzuruna getirildiklerinde, durumları açığa çıkmış olarak, her türlü azarı işitmeye ve daha da ötesine zihnen ve hissen hazır haldedirler. Ama rahmeten li’l-âlemîn aleyhissalâtu vesselam onlara hiçbir kötü söz söylemez, gizlide okudukları ezanı bir de burada okumalarını ister. On genç, sırayla okurlar. Onu da ezan okuduktan sonra, Hz. Peygamber içlerinden kimin en güzel ezanı okuduğunu onlara sorar. Hepsinin parmağı, Kureyş’in Cumah kolundan olan arkadaşları Evs’i göstermektedir. Bunun üzerine Resûlullah aleyhissalâtu vesselam, başka birşey söylemeden diğerlerini salıverir, Evs’i yanında tutar ve ashabına yönelip, “Bu gencin ne güzel sesi var!” buyurur. Sonra da ezanı eksiksiz şekilde bizzat ona öğretip “Kalk, namaz için ezan oku!” der. Ezanından sonra da Evs’e hediyeten bir kese gümüş para verip elini Evs’in alnına koyar; yüzünü, gözünü ve sırtını sıvazlayıp “Allah bunu senin hakkında hayırlı ve mübarek kılsın!” diye dua eder.

Ondan sonrası, siyer kitaplarının Ebu Mahzûre künyesiyle kaydettiği Evs’in İslâm’la müşerref olduğu ilk dakikalardır. Ve Resûlullah aleyhissalâtu vesselamın talimatıyla, Mescid-i Haram’da ezanları bundan böyle Ebu Mahzûre okuyacak; sonraki nice nesiller boyu çocukları, torunları bu vazifeyi sürdürecektir. Ayrıca, siyer kitaplarında bildirildiği üzere, aynı günün içinde sözümona ezanla alay etmek üzere başladığı yolculuğu İslâm’la neticelenen Ebu Mahzûre, Resûlullah’ın eli değdi diye saygısından dolayı, saçlarının alnına isabet eden kısmını hiç kestirmemiştir.

Şairin, merhum Sezai Karakoç’un “İslâm’ı öyle diri yaşa ki, seni öldürmeye gelen sende dirilsin” diye kelimelere döktüğü şeyin fiilî iki örneğidir Asr-ı Saadet’in bu iki hatırası… Geçelim kimi zamanelerin te’vili mümkün olan bir sözden tekfir çıkarma gayretkeşliğiyle giriştiği ‘dil koparmak’tan söz etme üslupsuzluğunu; açıkça küfre hizmet eden bir dile karşı dahi savaşın bile ‘hukuk’u olduğunu unutmadan takınılan adilâne bir tutumun meyvesi, koparılmayan dilin imana hizmet etmesi, susturulmayan sesin ise Kâbe’de nesiller boyu insanları namaza çağırması olmuştur.

Bir Asr-ı Saadet’ten bu hatıralara bakalım, bir de bugüne…

Bir Resûlullah aleyhissalâtu vesselamın açık küfür ve açık alay durumunda dahi ‘ölüden diri’ ve ‘düşmandan dost’ çıkmasına vesile olan sabrına, itidaline, insafına, hilmine ve merhametine bakalım; bir nazarı da, sadrı da dar kimi zamane ‘dindar’larının siyaseten sonuç alma adına kin, nefret, öfke ve kem söz saçarak dine düşman olmayandan bile ‘din düşmanı’ üretişine…

İşte ayna… Görebilene…

İşte muhasebe fırsatı… Yapabilene…

Karakalem‘den