SON EKLENENLER
latest

12 Şubat 2022 Cumartesi

En'âm sûresinden muhteşem bir Tevhid dersi


En’âm sûresinin 14. âyetini okuduğumuz ve Fâtır, fıtrat, İslâm, teslimiyet, esenlik, rızık, velâyet ve tevhid konuları üzerinde durduğumuz 340. Kur’an Buluşmasının özeti ve video kaydı.

Kur’an Buluşmalarının 340. bölümünde En’âm sûresinin tevhid derslerinden birinin daha halkasındaydık.

12 Şubat Cumartesi günkü Buluşmada okuduğumuz 14. âyet-i kerime, bütün varlık âlemini yoktan yaratan ve bütün canlıları rızıklandıran Yer ve Gökler Fâtır’ının dostluğuna çağırıyor ve şöyle diyordu:

De ki: Göklerin ve yerin Fâtır’ı, doyuran, doyurulmaktan ise münezzeh olan Allah’tan başkasını mı kendime veli edineyim? De ki: Bana, hakka teslim olanların ilki olmam emredildi ve “Sakın müşriklerden olma” buyuruldu.

Fâtır ism-i şerifinin mânâsı, İslâm, teslimiyet ve esenlik kavramları, velâyet ve rızık konuları üzerinde durduğumuz Buluşmada özetle şu tesbitler yapıldı:

  • Bundan önceki âyetler bütün varlık âleminin geçmişi ve geleceğiyle beraber bütünüyle ve her haliyle Allah’ın mülkü olduğunu, Allah’ın ise kullarına rahmetle muamele etmeyi ilke edindiğini, bütün insanların kıyamet gününde Allah’ın huzurunda toplanarak hesaba çekileceğini bildiriyordu.
  • Bu âyet de aynı konuyu başlıca şu hususlardaki vurgularıyla daha da açıklığa kavuşturuyor:
  • Allah bu kâinatı ve içindekileri hiç yoktan yaratmıştır. Ona ortak koştuklarınız ise Allah’ın yoktan yarattığı kâinatın birer parçasıdır ve sonradan yaratılmışlardır. Yaratılan ve var olmak için birisinin onu var etmesine muhtaç olan kimseler, kendileri gibi yaratılmış olan diğer varlıklara ilâh olabilir mi?
  • Var olmak için yiyip içmeye muhtaç olan varlıklar da sizin gibi yaratılmış olan varlıklardır; Allah’ın sevgili kulları dahi olsalar bu sıfatları açısından sizden hiçbir farkları yoktur.
  • Herşeyi yoktan yaratan ve herşeyin dizginini elinde tutan Allah’a kul olmak demek, başka hiç kimseye kul olmamak demektir. Bu, Âlemlerin Rabbine mensubiyetle şereflenmek ve Ona muhatabiyet vasıtasıyla bütün varlıkların üzerinde şerefli bir mevkie kavuşmak demektir. Şirkin her türlüsü insanı böyle bir mevkiden mahrum bırakır ve kendisi gibi âciz varlıkların önünde küçük düşürür. Peygamberler, insanları işte böyle aşağılık bir durumdan kurtarmak üzere gelmişler ve onlara emrettikleri şeyleri en önce kendi nefislerinde yaşamışlardır.
  • Bu âyet-i kerimenin vurguladığı büyük hakikat, sadece din hususunda değil, hayatın bütün alanlarında her zaman hatırlanması gereken ve her türlü şart altında insana harikulâde bir kuvvet ve moral aşılayan bir ders  teşkil ediyor.

En’âm sûresinin 14. âyetini okuduğumuz 340. Kur’an Buluşmasına ait video kaydını buradan izleyebilirsiniz:

https://youtu.be/CWdxaq3y-Ng

UTESAV organizasyonuyla gerçekleşen ve daha önce MÜSİAD Genel Merkezinde yapılan Kur’an Buluşmaları, salgın sebebiyle bir müddettir https://www.youtube.com/erdemlihayat  adresinden Cumartesi günleri 07:30’dan itibaren canlı olarak yayınlanıyor. Kur’an Buluşmaları ile ilgili gelişmeleri kaçırmamak için bu sayfaya abone olabilirsiniz.

10 Şubat 2022 Perşembe

Bir insan = bir kâinat


Her birimiz Onun ilminden, kudretinden, rahmetinden nasiplenirken sanki bir kâinat oluruz. Elimizi açtığımız zaman, âdetâ bütün kâinatı bir yana bı­rakmış gibi bizi dinleyen öyle bir Zâtın rahmetine el açmışızdır.

ÜMİT ŞİMŞEK

YAPRAK üzerindeki bir çiy damlasına güneş vurduğu za­man, bütün özellikleriyle beraber vurur. O damla, artık gü­neşle baş başa bir sohbet içindedir. Yanındaki diğer damlala­rın, yeryüzündeki sayısız damlaların, hattâ koca okyanusla­rın güneşle doğrudan münasebeti, onun bu sıcak ve özel soh­betine engel olmaz ve değerinden hiçbir şey eksiltmez. Eğer güneş koca uzayda sadece o çiy damlasını aydınlatıp ısıtacak olsaydı, bunu yine aynı şekilde yapacaktı.

Âlemlerin Rabbi karşısında her bir varlığın her bir hali, gü­neş karşısında çiy damlasının durumu gibidir. O tek bir şeyi yaratıp yaşatırken, sanki bütün kâinatı bir yana bırakmış gibi onu yaratıp yaşatır. Bütün kâinatı da, sanki tek bir şeyi yara­tır gibi yaratır ve idare eder.

Onun sanatı bir kuşu rengârenk tüylerle süslerken, sanki kâinatı süslüyor gibidir. Yahut kâinat yok, sadece o kuş var­dır ortada. Öylesine önemle ona yönelir, duasını dinler, ihtiyacını görür ve üzerinde nakış nakış bir elbise dokur. Aynı anda yeryüzünün dört bir köşesinde milyarlarca kuşun giyiniyor olması, onun elbisesinde tek bir nakış nok­san bırakmaz.

Onun rahmeti bir yavrunun feryadını dinlerken, sanki kâinatı dinliyormuş gibidir. Yahut kâinat yok, sadece o yavru vardır ortada. Şekeri, tuzu, proteini, kaymağı sadece o yavru için özel şekilde terkip edilmiş bir sütü ana şefkatiyle sarıp sarmalar, tam ihtiyaç zamanında ve hiç umulmadık bir yer­den onun imdadına gönderir. Aynı anda yeryüzünün dört bir köşesinde milyarlarca yavrunun aynı özenle besleniyor olması, o yavruya gönderilen sütü bir dakika geciktirmez, kaymağından bir miligram noksan bırakmaz, onun mazhar olduğu şefkatten de hiçbir şeyi eksiltmez.

Her birimiz Onun ilminden, kudretinden ve rahmetinden nasiplenirken sanki bir kâinat oluruz. Kanımızın her bir dam­lası, bir kâinat yaratılıyormuşçasına Onun emriyle yaratılır ve damarlarımızda dolaşır. Ciğerlerimize girip çıkan her bir hava zerresi, sanki kâinatta başka bir zerre yokmuşçasına Onun gözetimi altında iş görür. Adım atarken, otururken ve yatarken her an vücudumuzun her parçasının durumunu beyne bildirmek için koşuşturup duran sodyum ve potas­yum iyonları da, bütün o bilgileri Allah’ın izniyle alıp değer­lendiren beynimiz de, her an, sanki Âlemlerin Rabbi sadece onunla meşgul oluyormuş gibi Ondan emir ve kuvvet alır.

Elimizi açtığımız zaman, adetâ bütün kâinatı bir yana bı­rakmış gibi bizi dinleyen öyle bir Zâtın rahmetine el açmışızdır. Artık isteyin isteyeceğinizi; çünkü duanız, kâinatın duası gibi dinlenecek ve cevap verilecektir.

Günde beş defa Onunla mazhar olduğumuz “bâkiyâne sohbet” de, Onun kudretinin ve rahmetinin nazarında mil­yonlarca kişinin namazından bir namaz değil, sanki kâinatta o anda kılınmakta olan yegâne namaz gibidir. Çünkü “gafle­tin hiçbir çeşidi hiçbir zaman Ona arız olamaz.” Onun huzurundayken bizim hayalimiz nerelerde dolaşırsa dolaşsın, O her an bizi görmekte ve dinlemektedir. Savuşturulacağım bile bile bir devlet büyüğünden randevu alıp birkaç dakika görüşebilmek için aylarca beklemeyi göze alan, üstelik bunu bazan bir ömür boyu anlatılacak bir hatıra haline getiren in­sanlar, Âlemlerin Rabbi huzuruna her gün beş defa çağrılma­nın ve hiçbir sınırlamaya tâbi tutulmadan her türlü dileğini dilediği gibi Ona arz edip doğrudan doğruya Ondan cevap almak için her gün defalarca önüne serilen imkânların kaç tane kâinat demek olduğunu da kolayca takdir edebilirler.

— Hayat Meydan Okuyor’dan

9 Şubat 2022 Çarşamba

Bir yumurta nasıl ambalajlanır?

ÜMİT ŞİMŞEK

Bir yumurta hiçbir zaman elimize bu şekilde ulaşmaz. Yirmi dört saatlik bir üretim faaliyetinin neticesi olan bu aziz ve leziz nimet, mutfağımıza kadar güvenle ulaşabilmesi için, son derece dikkatle plânlanmış bir ambalaj içinde bize sunulur.

Yumurta kabuğu deyip geçmeyin. Bir çırpıda kırıp çöp sepetine atıverdiğimiz bu mükemmel ambalaj, aslında mimarîsiyle akılları hayrette bırakan bir sağlamlık, pratiklik ve geometri şaheseridir.

♦♦♦

Yumurtanın sarısı ve akı, tavuk vücudunda ayrı ayrı yerlerde imal edilir. Sonra da bu mamul, 16 saat süren bir işlemle ambalajlanır.

Önce yumurtanın şekline bir bakın: Parmaklarınızla iki ucundan ne kadar kuvvetle bastırsanız, onu kıramazsınız. Ambalaj sağlamdır ve şekli de pürüzsüz ve kusursuzdur. Böyle bir kabuğu bir üretim tezgâhında dökmek için kalıp gerekir. Oysa tavuğun vücudunda yumurta kabuğunu dökecek herhangi bir maddî bir kalıp bulunmaz. Demek, yumurta kabuğu mânevî bir kalıba, bir kadere göre yapılıyor.

Yumurtayı paketlemekle görevli olan bez, tavuğun vücudundaki bütün kalsiyum ve karbonat iyonlarını çekecek şekilde düzenlenmiştir. Öyle ki, tavuğun besininde kalsiyum eksildiği zaman, kabuğun hammaddesi olarak, tavuk kendi kemiklerini kullanır. Bir tavuk, tek bir yumurtanın ambalajlanması için, bir günde kemiklerinin yüzde onunu harcayabilmektedir.

Öyle bir fabrika düşünün ki, tavuk kanı gibi, pek de iştah açıcı olmayan basit bir maddeden hem yumurta sarısını, hem yumurta akını, hem de kabuğunu ayrı ayrı çıkarsın. Ve, beş on santimlik bir üretim şeridi içinde bütün bu işleri ayrı ayrı gerçekleştirdikten sonra, kan ve dışkı gibi iki necasetin tam ortasından, yumurta gibi ter temiz bir nimeti ortaya çıkarsın. Birşeyden herşeyi yapan bir ilim ve kudretin Sahibinden başka bu fiile mührünü basabilecek kim var?

♦♦♦

İnsan medeniyeti, tavuğun besininden yahut kanından yumurta yapabilecek bir fabrikayı kuramadı. Muhalfarz, eğer kurmuş olsaydı bile, bugün bir yumurtayı bin liraya değil, milyonlarca liraya yiyemezdik. Onun için, tavuğun bir yumurta için gıdaklamasını sakın çok görmeyin. Âlemlerin Rabbi tarafından hizmetimize sunulmuş bu mübarek hayvancığın sesini eğer dikkatle dinleyecek olursanız, bu İlâhî rahmet hediyesindeki harikulâdelikleri size işittirmek için çırpındığını görür gibi olursunuz.

♦♦♦

Bir dahaki yumurta kırışınızda, kabuğu atmadan önce ona uzun uzun bakın.

Size bu aziz nimeti bu mükemmel ambalaj içinde göndereni düşünün.

Onun adını anın.

Afiyetle yiyin.

Ve Ona şükredin.