SON EKLENENLER
latest

26 Şubat 2022 Cumartesi

Allah'ın büyüklüğü kullar için müjde demek

 

En’âm sûresinin 18. âyetini okuduğumuz 342. Kur’an Buluşmasının özeti ve video kaydı

En’âm sûresinin muhteşem tevhid ve marifetullah derslerinden biri daha 342. Kur’an Buluşmasının gündemindeydi.

Allah Teâlânın kulları üzerinde Kahir oluşunu Hakîm ve Habîr isimleriyle birlikte ifade eden 18. âyet-i kerimenin meâli şöyleydi:

O, kullarının üzerinde mutlak kudret ve egemenlik sahibidir. O her işi hikmetle yapar, herşeyden de haberdardır.

Konuyla ilgili diğer âyetlerin ışığında yaptığımız değerlendirmede özetle şu noktaları tesbit ettik:

  • Allah, herşeye boyun eğdiren ve herşeyi her haliyle mutlak hakimiyeti altında tutan kahır ve galebesiyle birlikte, herşeyi kuşatan sonsuz hikmet sahibidir ve mülkünde olup biten büyük-küçük, gizli-açık herşeyden haberdardır.
  • Sizin en küçük bir iyiliğiniz de, en küçük bir kötülüğünüz de, en küçük bir ihtiyacınız veya en gizli bir duanız da Ondan gizli kalmaz.
  • Bu bilgiler bir defa öğrenildikten sonra hafızamızın derinliklerine terk edilecek bilgiler değildir. Sürekli hatırlanmak, tefekkür edilmek, hayatta eserini göstermek ister. Aslında, marifetullaha dair bu bilgiler zihnimizin arka planında sürekli olarak çalışır durumda bulunmalıdır. İşte o zaman hayata, muaşerete, ahkâma dair diğer bilgiler âlemimize girdikçe, bu fonun üzerinde anlam ve hayatiyet kazanacak ve yaşanan bir din halini alacaktır. Bu sebepten, Kur’ân-ı Kerimin her tarafında karşımıza çıkan marifetullaha dair bu bilgilerin üzerinde çalışmak, tefekkür etmek, onları farklı zamanlarda ve farklı açılardan ele alarak tekrar tekrar incelemek ve tazelemek gerekir.
  • Özetle: Âlemlerin Rabbi hakkında en doğru, en sağlıklı, en tesirli ve en kolay ulaşılabilir bilgi ve bu bilgiye ulaşma yöntemi, Kur’ân’ın âyetlerindedir. Hayatın en önemli gayesi de marifetullah olduğuna göre, bu âyetleri devamlı surette ve tefekkürle okumamız gerekir.

En’âm sûresinin 18. âyet-i kerimesini okuduğumuz 342. Kur’an Buluşmasına ait video kaydını buradan izleyebilirsiniz:

Kur’an Buluşmaları, 2013 yılından beri UTESAV organizasyonuyla haftalık olarak devam ediyor. Pandemi önlemlerine kadar MÜSİAD Genel Merkezinde Cumartesi sabahları gerçekleşen Buluşmalar, Mart 2020’den bu yana YouTube’un Erdemli Hayat kanalından Cumartesi sabahları 7:30-8:30 arasında canlı olarak yayınlanıyor.


25 Şubat 2022 Cuma

Allah katında hayırlı insanlar

 

Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek Ona dua edenlerle beraber sabret. Dünya hayatının tantanasını arzulayarak onlardan gözünü ayırma.
Kehf Sûresi, 18:28

BU ÂYET, toplum hayatımıza Müslümanca bir bakış açısı getiren, yaşayışımızda egemen olması gereken değerleri sağlam bir şekilde düzenleyen, bu arada, Allah yolunda hizmet edecekler için de hiç göz ardı edilmeyecek olan bir âyettir.

Bu âyet, yaşanan hayattan canlı bir kesit ortaya koyuyor. Bir zaafımıza işaret ediyor. Bu zaafın etkisinde kalarak haktan uzaklaşma ve Allah’ın kullarına zulmetme tehlikesine karşı bizi uyarıyor.

Ashab-ı Kiram, Peygamber Efendimizin yoksullarla beraber bulunmaktan, onlarla sohbet etmekten ve onların dertleriyle meşgul olmaktan asla yüksünmeyen pek yüksek bir ahlâka sahip olduğunu anlatmaktadır. Zaten onun yanında bulunanların çoğu dünyadan fazla bir nasibi olmayan kimselerdi. Fakat Kureyş’in ileri gelenleri için bu tahammül edilebilecek birşey değildi. Mevki ve servet sahibi olan ve toplum içinde saygı görmeye alışmış olan bu kimseler, aşağılık gözüyle baktıkları yoksul Sahabîlerle diz dize oturup da Resulullahın sohbetini dinlemeyi asla kibirlerine yediremiyorlardı.

Bu durum, hiç kuşku yok ki, onların aleyhine oluyordu. Çünkü bir inat uğruna ve yersiz bir gurur sebebiyle, hak dine girme imkânından kendilerini mahrum ediyorlardı.

Peki, aynı durum İslâma da zarar vermiyor muydu?

Mekke döneminin o ağır şartlarını düşünün: Bir iki tane Kureyş ileri geleni Müslüman olsa, İslâm büyük bir güç kazanmaz mıydı? Onca Müslümanın çektiği sıkıntılar hafiflemez miydi? Oysa o günler İslâmın en zor günleriydi. Bir avuç insan dünyaya karşı var olma mücadelesi veriyordu. Onların o günlerdeki ihtiyacı kadar, hangi dönemde Müslümanların yardıma ihtiyacı vardı ki?

Fakat âyet, o en çetin şartlar altında bile, servet ve iktidar sahibi olan kimselere meyledip de üç beş yoksul mü’minin ihmal edilmesine, bir kenara itilmesine, ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmesine izin vermiyor; bu kapıyı kesin bir şekilde ve ebediyen kapatıyor:

Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek Ona dua edenlerle beraber sabret. Dünya hayatının tantanasını arzulayarak onlardan gözünü ayırma.

Nedir dünya hayatının tantanası?

Para, mal, mülk, elbise, unvan, makam, iktidar, kaba kuvvet, şan, şöhret, gösteriş…

Bunlar, bu dünya hayatında geçer akçeler… Kimin elinde bunlardan bir ikisi varsa, girdiği yerde itibar görür, sözü dinlenir, önemli bir adam sayılır.

Fakat, tantanası bir yana dursun, dünya hayatının kendisi nedir ki?

Bir toz zerresinin üzerinde son saniyenin bir fraksiyonu!

Ayetler ve İbretler dizisinin ilk bölümlerini hatırlayacak olursak: Kâinattaki yüz milyarlarca galaksi içinde bizim galaksimizi, bizim galaksimiz içinde de yüz milyarlarca yıldız arasından bizim güneşimizi bulmaya, bir harita üzerinde onun yerini göstermeye insanlığın ömrü yetecek gibi değildir. Kâinatın ömrü içinde tüm insanlığın tarihi ise, 24 saatlik bir günün son saniyesi içine yerleşiyor.

İşte dünyanın tantanası olan para, elbise, şöhret, makam, unvan gibi şeyler bu toz zerresinde, bu son saniyenin içinde para ediyor!

Ve o saniyenin içinde bir an geliyor, insan, kendisini, bu değerlerin beş para etmediği bir başka âlemde buluyor—sanki burada hiç yaşamamışçasına!

O âlemde ise, insanın kalbinde ne kadar Allah korkusu taşıdığına, takvâ denen şeyden ne kadar nasiple geldiğine bakıyorlar. Orada ilim sahibi olan itibar görüyor; merhametten, muhabbetten payı olanların, Allah’a ve Resulüne gönülden bağlı olanların yıldızı parlıyor.

Onun içindir ki, Sevgili Peygamberimiz, bu dünyada horlandıkları halde Allah katında büyük bir değer sahibi olan kimselerden söz ediyor ve onları incitmemeleri konusunda insanları uyarıyor:

Saçı başı dağınık, eli yüzü tozlu, kapılardan kovulmuş öyleleri vardır ki, onlar Allah adına yemin edecek olsalar, Allah onların dediğini yapar.[1]

Ve yine bunun içindir ki, Yüce Allah, kendisine ve Resulüne iman ve muhabbetle bağlı olan bir mü’minin izzet ve şerefini, dünyanın tantanasına değişmemiş, hakka hizmet uğruna dahi olsa, bir avuç yoksul Müslümanın Peygamber dizi dibinden ayrılmasına razı olmamıştır.

O Yüce Peygamber de, Rabbinin bu emrini şükürle ve sevinçle karşılamış, “Hamd olsun Allah’a ki, sizinle sabretmeyi emretmeden canımı almadı. Hayat da sizinle olsun, ölüm de!” buyurmuştur.

Maddenin cazibesiyle kamaşan gözleri servetten, şöhretten, eşyadan, mevki ve makamdan başka şey göremez hale gelmiş şu zamanın böyle uyarılara ve böyle şükürlere ne kadar da çok ihtiyacı var!

--ÜMİT ŞİMŞEK


[1] Müslim, Birr: 138.


Şeytanın gücü

 

İman eden ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde şeytanın hiçbir gücü yoktur.
Onun gücü, ancak onu dost edinenlere ve Allah’a ortak koşanlara yeter.
Nahl Sûresi, 16:99-100

KUR’ÂN-I KERİM, birçok âyetinde insanları şeytana karşı uyarır, onun insana düşman olduğunu bildirir, onun tuzağına düşmemelerini mü’minlere tekrar tekrar hatırlatır.

Bu uyarıların şiddeti, sonradan yaşanması muhtemel olan hüsranın büyüklüğü sebebiyledir. Zira işin sonunda, bu dünyada iken peşinden gidilen birisinin yaman bir düşman olduğunu görmek ve o düşman tarafından başına açılmış bir belâ ile baş başa kalmak ihtimali vardır. Yoksa, bu uyarılar, şeytanın çok güçlü bir varlık olduğu, yahut insanlar üzerinde bir hakimiyet sahibi olduğu anlamına gelmez.

Diğer yandan, şeytanın öyle bir güce sahip olmayışı, onu insan için büyük bir tehlike olmaktan da çıkarmaz.

Bu durumda, hem güçsüz, hem de çok tehlikeli bir düşman karşısında bulunduğumuz sonucuna varıyoruz ki, bu sonucun her iki hükmünü de açıkça ifade eden âyetler vardır.:

Şüphe yok ki, şeytanın hilesi pek zayıftır.[1]

Şeytan sizin düşmanınızdır; siz de onu düşman belleyin. O, kendi taraftarlarını alevli ateşte barınmaya çağırır.[2]

Konumuz olan âyet-i kerime ise, şeytanın güçsüzlüğüne rağmen nasıl olup da bu kadar yaman bir düşman kesilebildiğini açıklıyor:

Evet, şeytan güçsüz bir düşmandır. Ama insan ona kendisini teslim eder, yahut ona karşı savunmasız ve korunmasız bulunursa, onu kendisine musallat eder ve dehşetli bir belâ haline getirir.

Sağlığı yerinde olup savunma sistemi düzgün bir şekilde çalışan bir insanı etkilemeyecek bir mikrop, zayıf ve savunmasız düşmüş bir kimseyi nasıl kolayca yatağa düşürebilirse, şeytan ve taraftarları da, Kur’ân’ın ve Sünnetin korumasından yoksun bir hayatı kolayca ifsat edebilir. Bu onun gücünden değil, kendisini öyle bir tehlikeye karşı açık hale getiren kimsenin zaafından kaynaklanmaktadır.

Bu yüzdendir ki, Kur’ân,

(1) iman edip Rabbine tevekkül eden kimseyi şeytan karşısında güvenli bir mevkide gösterirken,

(2) onu dost edinen ve Allah’a ortak koşan kimseler üzerinde de şeytanın bir hakimiyet sahibi olduğunu bildirmiştir.

İşte bu iki hususun birbirine karıştırılmaması icap eder. Bu önemli noktayı kavrayan bir insan, hem şeytan gibi bir düşman karşısında uyanıklığı elden bırakmayacak, hem de onun karşısında kendisini hiçbir zaman çaresiz hissetmeyecek bir konuma erişmiş olur.

Yine burada dikkate alınması gereken bir başka nokta daha vardır:

Şeytandan söz edildiği zaman anlaşılması gereken sadece İblis’ten veya cin şeytanlarından ibaret değil, cin ve insan şeytanlarının tümünü içine alan bir düşman kavramıdır. Daha başka bölümlerde de değindiğimiz gibi, Kur’ân hem insan, hem de cin şeytanlarından söz eder ve her ikisi karşısında da tedbirli bulunmamızı ister. Bu konuda kesin olarak söylenebilecek şu söz vardır:

Şeytan hem kendisi azgın olan, hem de başkalarını azdıran bir varlıktır.

Onun içindir ki, kendisi azdığı gibi başkalarını da azdıran ve Allah karşısında isyana sürükleyen birilerini gördüğümüz zaman, şeytanın karşısında bulunduğumuzu bilmemiz gerekir.

Bu şeytanlar görünmeyen türden olabileceği gibi, görünür cinsten de olabilir.

Onlar dünyada önemli mevkilerde bulunabilir, herkesi hayran bırakan etiketlere, ünvanlara sahip olabilirler.

Reklamlarla, her türlü iletişim imkânlarıyla, telkinlerle, propagandalarla bizi her taraftan kuşatabilirler.

Toplumların önemli bir kesimi, hattâ insanların çoğunluğu onların peşine takılmış da olabilir.

Ancak bunların hiçbiri, iman eden ve Rabbine tevekkül ederek özgürlüğüne kavuşan bir insan üzerinde zorlayıcı bir etki vücuda getiremez.

İnsanlar ancak çeşitli bahanelerle, kuruntularla ins ve cin şeytanlarını dost edinir ve onları başlarına belâ ederler.

Ve bu durum sebebiyle de kendi nefislerinden başka hiç kimseyi suçlamaya hakları olmaz.

İşte, böyle dehşetli bir tehlikeden emin olmak isteyenlere, Kur’ân, iki altın anahtar sunuyor:

İman ve tevekkül.

--ÜMİT ŞİMŞEK


[1] Nisâ Sûresi, 4:76.

[2] Fâtır Sûresi, 35:6.



22 Şubat 2022 Salı

İhtirasa çağrı


Kanaatsizlik aslında kötü bir huy değildir; ait olmadığı yerde kullanılmak onu kötüleştirir. Yerli yerinde kullanıldığı zaman ise, kanaatsizlik, övgüye en çok lâyık insanî özelliklerin gelişimi için bir vasıta olur. Lâkin biz çoktandır doyumu yanlış yerde aradığımız için, onun peşi sıra pek çok kavram da yer değiştirdi, bu arada kanaat ve hırs kavramları arasında da bir becayiş cereyan etti. Şimdi biz hırs gösterilmesi gereken yerde kanaat ediyor, kanaat etmemiz gereken yerde de hırslarımızın peşinde koşturuyoruz.

Hatânın başı, hadiste belirtildiği gibi, “dünya sevgisi” idi. Dünyaya karşılıksız bir aşkla bağlandıktan sonra, bütün hazlarımızı dünya hayatında aramaya başladık. Çok geçmeden de kendimizi bir fasit dairenin içinde buluverdik:

Doyum için dünya zevklerinin peşine düşüyorduk; ama eriştiğimiz her zevk, doyumun daha ötelerde bir yerde olduğunu bize gösteriyordu. İçtikçe susadık, susadıkça içtik dünya zevklerini. Önceki nesiller bir yana dursun, kendimizin dahi birkaç sene önce hayal edemediği imkânlara eriştikse de, aradığımız doyum ve huzur aksi istikamette yer aldığı için, onlarla aramızdaki mesafeyi kapatıyoruz zannıyla daha fazla açtık.

Oysa aradığımız şey bize çok yakındı.

Sadece bir yerde, kendi irademizle tayin edeceğimiz bir yerde ağzımızdan çıkacak tek bir söze bakıyordu bütün huzurumuz:

“Yeter” diyebilseydik, bu bize yeterdi.

***

Bu sözü nerede ve ne zaman söyleyeceğimizden daha önemli olan şey, onu söyleyebilmiş olmamızdır. Kimi bir lokma-bir hırkayı yeterli bulurken, kimi bu çizgiyi bir ev-bir araba seviyesinde, kimi de bunun biraz daha ilerisinde çizebilir. Yeter ki bir çizgi çizilsin ve “Buraya kadar olanı bana yeter” densin. Eğer bu çizgi çizilmezse, insanın ebedî bir hayat için yaratılmış duyguları bu fâni dünyada tatmin yolları arar, fakat aradığını bulamadığı gibi aramaktan da vazgeçmez. Nihayet insan, başarısız arayışlarla hebâ edilmiş bir hayatı ömrünün tek mahsulü olarak geride bırakıp dünyaya veda etmek zorunda kalır.

Maddî hazlarda “yeter” çizgisini çizen ve buna kararlı bir şekilde riayet eden insan ise, kendisini huzura ve tatmine ulaştıracak olan yolun önündeki en büyük engeli kaldırmış demektir. Artık o, maddî hırsların baskısından kendisini kurtarmış halde, manevî hazların peşine düşebilir. İşte burası, kanaatsizliğin ve hırsın geçer akçe olduğu bir mübarek ülkedir.

***

Almaya doyamayanların istilâsı altında can çekişen dünyamızda, bir de vermeye doyamayanlar var; hattâ dünya onlar sayesinde ayakta duruyor desek mübalâğa etmiş olmayız. Ama onlar gürültü çıkarmadıkları için varlıklarından pek az kimse haberdar oluyor. Fakat bu sessizlik içinde, asıl yaşanacak hayatı onlar yaşıyor.

Çünkü onlar Rablerinin kereminden iki şekilde nasipleniyorlar:

Bir yandan Rableri onları nimet ve ihsanlarıyla yaşatırken, onlar da Ondan gelen her nimetin farkında olarak, Onun hususî ihsanlarına mazhar olmanın hazzını şükür vasıtasıyla yaşıyorlar.

Bir yandan da, Allah onlara nasıl ihsanda bulunduysa, onlar da başka kullara ihsanda bulunmak suretiyle, “kerem” denen o yüce vasfın nasıl birşey olduğunu yaşayarak öğreniyorlar. Onlar bu İlâhî sıfatın cazibesine tutuldukları zaman, dünyanın maddî hazları, uzak bir gezegenin çekimi kadar bile onlar üzerinde bir tesir bırakmıyor.

***

İns ve cin şeytanları, insanı böyle büyük bir nasipten alıkoyabilmek için onun bütün dünyasını oyuncaklarla doldurdular. Ama ondan daha önce, bir kelimeyi ona yasakladılar:

“Yeter” sözünü bir küfür kelâmı olarak ilân edip hayattan bütünüyle dışladılar. Böylece, çağın en kutsal değeri olarak, tüketim tutkusu, hayatımızın merkezine yerleşti ve oradan bize hükmetmeye başladı.

Bu bâtıl dini tahtından indirmenin yolu, girdiği kapıdan onu çıkarmaktır. Ona ve beraberinde getirdiklerine “Yeter!” deyin, kâfidir.

Ondan sonra, iman kendi değerleriyle hayatımıza yerleşecek, orada hükmünü icra edecek ve bizim hırs ve ihtiraslarımıza asıl hedeflerini gösterecektir.

İşte bundan sonrası, her adımı bir huzur çağrısı olan bir doyumsuzluk yarışıdır.

“Nereye kadar?” diyecek olursanız:

“Mü’min Cennete girinceye kadar hayra doymaz.” (Tirmizî, İlim: 19.)

--ÜMİT ŞİMŞEK






Kur'an Buluşmaları

Kur’an Buluşmaları, 2013 yılından beri UTESAV organizasyonuyla haftalık olarak devam ediyor. Pandemi önlemlerine kadar MÜSİAD Genel Merkezinde Cumartesi sabahları gerçekleşen Buluşmalar, Mart 2020’den bu yana YouTube’un Erdemli Hayat kanalından Cumartesi sabahları 7:30-8:30 arasında canlı olarak yayınlanıyor.

Sûreleri sıralı olarak, her derste bir veya birkaç âyeti yine âyet ve hadislerin ışığında okuduğumuz Buluşmalar sunumlu olarak cereyan ediyor. Halen En’âm sûresine devam etmekte olduğumuz Kur’an Buluşmalarının canlı yayın ve eski kayıtlarına https://www.youtube.com/erdemlihayat adresinden ulaşabilir, Buluşmalarla ilgili haber ve duyuruları da bu blogdan takip edebilirsiniz.

20 Şubat 2022 Pazar

İstibdadı kökünde kurutmak

 

Keyfe tâbi olma ki seni Allah yolundan saptırmasın.
Sâd Sûresi, 38:26

DÂVUD Aleyhisselâma hitap eden İlâhî öğütler arasında yer alan bu ifade, Kur’ân’ın başka yerlerinde de vurgulanan bir ilkeyi ders veriyor:

Hevâya, hevese, arzulara uymamak, keyfî davranmamak.

Burada “uyulmaması” gereken şeyi bildiren Kur’ân, daha başka âyetlerinde de neye uyulması gerektiğini açıkça göstermiştir.

Bakara Sûresinin bu konu hakkında ibret nazarlarımızı çeken iki âyeti vardır:

Eğer sana ulaşan ilimden sonra sen onların heveslerine uyarsan, seni Allah’tan kurtaracak ne bir dostun olur, ne de bir yardımcın.[1]

 Sana gelen ilimden sonra sen onların heveslerine uyacak olursan, işte o zaman zalimlerden olursun.[2]

Bu âyetlerin ikisi de, uyulmaması gereken hevese karşılık, uyulması gereken şey olarak ilmi gösteriyor. Henüz Mekke döneminde iken nazil olan bir başka âyet ise, bir taraftan heveslerine uyulmayacak kimseleri ilimden yoksunlukla nitelerken, diğer taraftan da, uyulması gereken bu dini, son derece geniş bir cadde olarak gösteriyor:

Biz seni dinde geniş bir yol üzere kıldık. Artık ona tâbi ol; bilmeyenlerin heveslerine uyma.[3]

Aynı yönde uyarılar içeren daha başka âyetler de vardır ki, bütün bunları toplu bir şekilde önümüze koyup incelediğimiz zaman, şu apaçık sonuçla karşı karşıya kalıyoruz:

Bu din, keyfîliğin her türlüsünü hayatın bütün alanlarından çıkarıp atmıştır.

İster kişisel hayatta, ister aile hayatında, ister toplumsal ilişkilerde, ister siyasette, isterse hayatın şu veya bu kesiminde olsun, keyfî davranışlar, heveslerin peşine takılmak, doğrusuna yanlışına bakmaksızın işine öyle geldiği veya canı öyle istediği yahut birisinin ağzından çıkan söz o istikamette olduğu için bir yolu izlemek, bu dinin ruhuna uygun bir hareket tarzı değildir. Kur’ân’dan dersini alan bir mü’min bu konuda iki yönlü bir yükümlülük altındadır:

(1) kendi keyfine göre davranmamak,

(2) başkalarının keyfine tâbi olmamak.

Keyfe tâbi olmayı bir ilke olarak reddettiğiniz zaman, bunun “kimin keyfi” olduğu önem taşımaz. Artık başkasının heveslerine uymadığınız gibi kendi heveslerinize de kapılmaz, başkalarını da kendi keyfinize uydurmaya çalışmazsınız. Bu ilke bir defa hayatınıza Kur’ân’ın bir dersi olarak girdi mi, tümüyle kişiliğinizi yoğuran, ona rengini veren bir ruh hayatınıza üflenmiş demektir.

İşte bu ruh, bütün istibdatların, her türden ve her çaptaki diktatörlüklerin kökünü kurutan bir ruhtur.

O ruhun hakim olduğu yerde ilim hâkim durumdadır; herkes onun karşısında boyun eğer. Ancak bunu da, ilimden haberdar olan, cevherin kadrini bilen insanlar yapar. Zaten âyet de bize “Bilmeyenlerin heveslerine uyma” buyurarak, ilmin olmadığı bir yerde hidayet aranmayacağını bildiriyor. Bundan çıkan sonuç da açıktır:

Özgürlük, bilgiden güç alır ve bilgeliğe paralel şekilde gelişir — tıpkı istibdadın cehaletle birlikte gelişmesi ve ondan kuvvet alması gibi.

Burada, istişare ile ilgili olarak yaptığımız bir tesbiti hatırlatmak isteriz:

Mü’minlerin hayatında istişarenin önemine işaret eden âyetleri incelerken, aile hayatının da bu âyetlerin kapsama alanına girdiğine temas etmiş ve “Bu, aileden başlayacak bir terbiyedir” demiştik.

Kur’ân’ın “keyfe tâbi olmama” yönündeki buyrukları da bu konuyla doğrudan ilgilidir ve aynı kapsama alanına hitap etmektedir.

Açıkçası, eğer mü’minlerin hayatından istibdat kovulacak ise, ona kapısını ilk olarak kapatacak yer, aile hayatı olacaktır.

“Ne kendi keyfine, ne de başkasının keyfine tâbi olmama” şeklindeki bir ilkeyi aile bireyleri arasında uygulayabilen kimselerin oluşturduğu bir toplum üzerinde istibdat kurabilmek gerçekten de pek zordur.

Ama, gelin görün ki, bugünün dünyasında böyle aileleri ve böyle toplumları bulabilmek de pek kolay olmuyor!

--ÜMİT ŞİMŞEK


[1] Bakara Sûresi, 2:120.

[2] Bakara Sûresi, 2:145.

[3] Câsiye Sûresi, 45:18.