SON EKLENENLER
latest

30 Nisan 2022 Cumartesi

KİMLERLE RESİM ÇEKTİRELİM?


  
Allah, sizden öncekilerin yoluna sizi de eriştirmeyi murad ediyor.Nisâ Sûresi, 4:26
İFFETLİ bir aile hayatının esaslarını ders veren ve haram ve helâlleri açıkça bildiren âyetlerin devamında yer alan bu âyet, şu cümlesi ile, muhataplarına hem bir müjde veriyor, hem de mü’minler arasındaki birlik ve bütünlüğü vurguluyor.
Bu âyet, aynı zamanda, Kur’ân’ın en başında yer alan ve her gün, her namazın her rekâtında tekrarladığımız bir dua ile de ilgilidir:
Bizi, kendilerine nimetler verdiğin kimselerin yoluna ilet.[1]
Bu âyet, o duanın cevabını içeriyor ve, öncesindeki âyetler de dikkate alındığında, o sözlü duanın hangi fiilî dualarla desteklenmesi gerektiğini gösteriyor. Yani, “Allah’ın çizdiği sınırlara riayet eder, haramı helâli bilir, Onun buyruk ve yasaklarını dikkate alarak yaşarsanız, Allah sizin bu duanızı kabul eder, sizden önce kendilerine nimetler bağışladığı kimselerin yoluna sizi de eriştirir” mânâsını dile getiriyor.
“Sizden öncekiler” ile kimlerin kastedildiğine gelince.
Bunun da cevabı bir başka âyette veriliyor:
Kim Allah’a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar Allah’ın nimetlere eriştirdiği peygamberler, sıddıklar, şehidler ve salihlerle beraberdir. Bunlar ise ne güzel arkadaştır![2]
İşte, Allah’ın, söz dinleyen kullarına vaad ettiği, böyle seçkin insanların beraberliğidir. Konumuz olan âyetteki “sizden öncekilerin yoluna eriştirme” vaadi, böyle bir müjdeye işaret etmektedir.
Bu, aynı zamanda, mü’minlerin arasından zaman ve mekân ayrılıklarını da gideren bir müjdedir.
Bu müjdenin sevincini ruhunda hisseden bir insan, kendisini, Allah’ın sevgili kulları arasında bulur. Onlardan kimi doğuda, kimi batıda, kimi şu kadar bin sene önce, kimi bu kadar zaman sonra yaşamış veya yaşayacak olsa da, Yer ve Gökler Rabbinin nazarında hepsi bir mecliste, bir aradadırlar.
Âlemlerin Rabbine intisap anlamına gelen iman da, bir kula işte böyle bir genişlik kazandırır.
Bizim geçmiş zaman dediğimiz şey, Bediüzzaman Hazretlerinin o nefis tasviriyle, “baştan başa güzel, yeşil bahçelerle nuranî insanların riyaseti altında ibadet, hizmet, sohbet ve zikir meclislerine” dönüşür.
O yeşil bahçelerdeki dost meclislerinde iman ehlinin refikleri İbrahim’ler, İsa’lar, Musa’lar, Ebu Bekir’ler, Mevlânâ’lar, Bediüzzaman’lardır.
O meclislerde doğruluktan ve güzellikten başka şey bulunmaz. İnanan ruhlar o meclislerden her an bir huzur ve muhabbet kokusu almaktadırlar. Bunun için kıyamete kadar beklemek gerekmez. Zira, yine Bediüzzaman’ın tabiriyle, “ehl-i hakikatin sohbetine zaman ve mekân mani olmaz.” İnsan, Kur’ân’ını açtığı anda, kendisini ya bir peygamberle, yahut, adı sanı belli olmasa da, varlığında ve dostluğunda şüphe bulunmayan bir sevgili Allah kulu ile beraber bulur.
En önemlisi, insanın bu dini yaşarken de kendisini o dost meclisinde bilmesidir.
İşte o güvenle insan bir güzel iş yaptığı yahut bir güzelliği yaymak için bir adım attığı, bir söz söylediği zaman, bütün bir dostlar âlemini arkasında bilir, oraya dayanır, oradan kuvvet alır.
Öyle bir kuvvetin karşısında da dünyanın en büyük yaygaraları bir sinek vızıltısından öteye geçemez.
Onun için, insan, her hareketinde kendisini yoklamalı, kimlerle beraber olduğuna, kimlerden uzak düşüp kimlere yakın durduğuna dikkat etmelidir.
— ÜMİT ŞİMŞEK, Âyetler ve İbretler
[1] Fatiha Sûresi, 1:7.
[2] Nisâ Sûresi, 4:69.

29 Nisan 2022 Cuma

Asr-ı Saadette kadınlar nasıl bayram yapardı?


  

Kadınların camilere, gerek ibadet için, gerek ilim öğrenmek için, gerekse Müslümanların meydana getirdiği muhteşem cemaatin bir parçası olmak için gelmeleri, Resulullah’ın (s.a.v.) sadece müsaade etmekle kalmayıp, ısrarla üzerinde durarak takip ettiği önemli bir sünneti idi.

O, hiç şüphesiz, daha sonraki zamanlarda ortaya çıkan ve Peygamberinden daha ileride bir takvâyı (!) bu ümmete öğretmeye çalışan kimselerden çok farklı bir rehberdi.

Kadınlar, gündüz namazlarından başka, yatsı ve sabah namazlarını da onun arkasında kılarlardı.

O, mescide girerken kadınların yanından geçer ve onlara selâm verirdi.

O, bekâr genç kızlardan hayızlı kadınlara kadar bütün hanımların bayram namazında bulunmasını emrederdi. Üzerine giyecek bir elbisesi olmayanların dahi arkadaşlarından ödünç bir örtü alarak Müslümanların bayramına katılmasını isterdi. Kadınlar kendilerine ayrılan yerde – arada perde olmaksızın – durur, erkeklerin tekbiriyle beraber tekbir getirir, onlarla beraber namaz kılıp dua eder, onlarla beraber o günün feyiz ve bereketini yaşardı. Mazeretli olan kadınlar ise namaz kılmadan orada bulunurlar, ancak duaya onlar da katılırlardı. Peygamberimiz de, erkeklerin bulunduğu yerde hutbesini verdikten sonra kadınların yanına gidip onlara da ayrıca hitap eder, kadınlar ise ona sual sorup cevaplarını alırlardı.

Bayram namazlarından başka, Cuma namazları da kadınların devamlı olarak iştirak ettikleri namazlardı. Buralarda kadınlar gerek Resulullah’ın (s.a.v.), gerekse onun Raşid Halifelerinin (r.anhüm) arkasında ibadet ederler, hutbe dinlerler, sual sorup cevap alırlar, hattâ – Hz. Ömer örneğinde olduğu gibi – itiraz edip kendi görüşlerini dile getirirlerdi. (Bkz. Buharî, İydeyn: 12, 15, 16, 20; Müslim, İman: 34; Tirmizî, İman: 6; Cuma: 32.)

Resulullah’ın – ve Hulefâ-i Râşidîn’in – mütevatir sünneti aynen böyle idi.


Zekât nasıl yaygınlaşır?


      

ÜMİT ŞİMŞEK

Zekât vermek herkesin elinden gelmese de, verilen zekâtın miktarını arttırmak hepimizin gücü dahilinde olan birşeydir. Kur’ân da, akıl da bize bu yolu gösteriyor.

Konuyla ilgili düzinelerce âyette zekât emredilir ve zekât verenler övülürken, Mü’minûn sûresinin 4’üncü âyetinde daha değişik bir ifade kullanılmış ve “zekât için çalışanlar”dan söz edilmiştir. Bu genel ifadenin altında pek çok anlam ve hikmet saklıdır. Çözebildiğimiz birkaç tanesi:

Onlar zekât alan değil, zekât veren kimse olmak için çalışırlar, zekât verecek duruma gelmek için çaba harcarlar.

Bir de, onların çalışmaktan ve kazanmaktan maksatları biriktirip yığmak, yahut harcamak, tüketmek, yüksek bir hayat seviyesi tutturup keyfince yaşamak değildir. Onlar, muhtaç olan kardeşlerine yardım etmek için çalışırlar. Allah nasıl kendilerine lütuf ve ihsanda bulunduysa, onlar da Allah’ın verdikleriyle yoksullara iyilikte bulunmak isterler.

Bir başka deyişle, onları “tüketici” değil, “zekât verici” kimliğiyle tanımlamak daha doğru olur. Çünkü çalışmalarının hedefinde zekât vardır.

***

Vaktiyle UTESAV’ın İman İlmihali buluşmalarında Turan Yalçın dostumuzun yaptığı bir hatırlatma, bizi bu âyetin bir başka mânâsıyla daha tanıştırmıştı.

Zekât verenlerle alışveriş yapmalıyız,” diyordu Turan Bey, “tâ ki onlar daha çok kazanıp daha çok zekât versinler.

İşte, burada, dikkatimizden kaçan önemli bir ayrıntı var:

Biz alışveriş yaptığımız kişi veya müesseseye ücret öderken, yoksulun payını da o ücret içinde bir emanet olarak aktarıyoruz. Eğer muhatabımız zekâtını veriyorsa emanet yerini bulacak, daha doğrusu, iki katlı bir kazanç ortaya çıkacaktır:

Hem bize ürün veya emeğini satan kimsenin kazancı artacak, hem de onun vereceği zekât miktarı artacaktır. Sonuçta, biz, “kendimiz için” alışveriş yaparken, ayın zamanda “zekât için çalışmış” olacağız.

Tabii ki bunun aksi de aynı derecede geçerlidir. Zekât vermeyenlerle yaptığımız alışverişlerde de, fakirin hakkı olan payı, ona ulaştırmayacağını bildiğimiz, emin olmayan bir yere teslim etmiş oluruz.

Kısacası, her alışverişte iki şıktan birini tercih etmek zorundayız:

Ya zekât için, ya da zekâta karşı çalışmak!

***

Zekâtı veya zekâtsızlığı teşvik etmek gibi iki şıktan birine mahkûm olduğumuza göre, artık alışveriş alışkanlıklarımızı ciddî bir şekilde gözden geçirmemizin vaktidir. Acı haber:

Göz kamaştırıcı AVM’ler, süper’leri ve hiper’leriyle o meşhur market ağları, listede üzeri ilk olarak çizilecekler arasında yer alıyor! Eğer onların ayrılığı tahammülünüzü aşan bir hicran teşkil edecekse, ara sıra hasret gidermek üzere şöyle bir dolaşabilirsiniz (gerçi bu kadarını da tavsiye etmiyoruz), fakat alışveriş yapmamak kaydıyla! Mutlaka birşeyler alacaksanız, ne yapıp yapın, o ürünü satanlar arasında zekât verenleri bulup alışverişinizi ondan yapın.

Zekât vereni nasıl tesbit edelim?” diye soracak olursanız, bu zaten üzerimizde bir sorumluluk olarak duruyor. Zekât verecek olan kimse, zekâtı hak eden yoksulu araştırıp bulmak ve paranın yanlış kimseye gitmemesi için kendi imkânları ölçüsünde tedbirini almak zorundadır. Aynı sorumluluğu, alışverişlerimizde biz de hissetmeliyiz; çünkü cebimizdeki potansiyel zekâtın yerine ulaşmama tehlikesi vardır.

***

Zekât için çalışanları öven âyet ile ilgili olarak dikkate almamız gereken bir husus daha var:

Burada sayılan özellikler, Firdevs Cennetine hak kazanan mü’minlerin özellikleridir.

Firdevs Cenneti ise, Cennetlerin en yüksek ve en değerli olanıdır. Onun için, Peygamberimiz, “Allah’tan Cennet isteyeceğiniz zaman Firdevs’i isteyiniz” buyurmuştur. (Buharî, Cihad: 4, Tevhid: 22; Tirmizî, Cennet: 4.)

Tabii ki Cennet ucuz değildir; Firdevs Cenneti ise Cennetlerin en pahalısı olmalıdır. Eğer Allah’tan içtenlikle Firdevs Cennetini istiyorsanız, onun fiyatını da ödemeniz gerekir.

Zekât için çalışmak, bu fiyatın bir cüz’üdür.

28 Nisan 2022 Perşembe

Bir sineğin kanadı


  

Sineği bir kuş olarak gördüğümüz zaman, üzerindeki anlamlar da birer birer açığa çıkmaya başlar. Ve karşımızda bir hayranlıkla seyredilecek bir mucizeler paketi beliriverir.

ÜMİT ŞİMŞEK
YUNUS EMRE bir sineğin kanadını kırk kağnıya yüklemiş, kırkı da çekememiş. Şimdi kağnıların yerini otomobiller aldı, ama sinek kanadı yenilmezliğini hâlâ koruyor. Bir sineğin vücudunda 12 bin devirli motor halinde çalışan o incecik şeffaf kanatların gördüğü işi otomobiller de kendi boylarına uygun şekilde görebilselerdi, İstanbul-Ankara arası karayoluyla 6 dakikaya inerdi!
Sinek, saniyede 200 defa kanat çırpar, acelesi yoksa saatte 7,5 kilometre hızla uçar. Bu, kendi boyuna nispet edildiğinde, bir otomobil için saatte 5 bin kilometre hız demektir. Sinek, uçmak için sıçramaya bile ihtiyaç duymaz. Kanatlar harekete geçer geçmez havada ve istediği yöne doğru harekettedir.

27 Nisan 2022 Çarşamba

BİR KUTLU GECE

   
ÜMİT ŞİMŞEK
İnsan, dünyaya gözünü açtığında, insan olduğunun farkında değildi henüz.
“Ben kimim?” diye sordu yüzyıllar boyunca kendi kendine.
Bilemedi.
Göklere sordu, yerdekilere sordu.
Bir cevap alamadı. Aldıysa da anlayamadı.
Bir sele kapılmış gidiyordu kendisi ve etrafındakiler. Herşey ve bütün kâinat bir yerlerden geliyor, bir an görünüyor, sonra kaybolup gidiyordu.
Nereden gelirler, niçin gelirler, nereye giderler? Bilinmezdi.
Gerçi herşey güzel, herşey düzenliydi. Varlık âlemi, sanki inceden inceye yazılmış bir kitap gibiydi. Fakat kim okur, kim anlar?
•••
Herşey bir kutlu gecede çözüldü.
Meleklerin yeryüzüne doluştuğu o gecede, dünya semâsına bir kitap indi.
Kâinatı bir kitap gibi yazanın kelâmıydı o.
Kim olduğunu merak eden, nereden gelip nereye gittiğini öğrenmek isteyen insana, Âlemlerin Rabbinden gelen bir hitaptı o.
Göklerin ve yerin sırları o gecede çözüldü.
Göklerde ve yerde ne varsa, hepsinin dili o gecede çözüldü.
Herşey dile geldi, insana merak ettiklerini bir bir anlatmaya başladı.
Birer tesbih edici varlıktı kâinatta ne varsa. Yıldızlar Onun kudretinden, bulutlar Onun rahmetinden birer haberciydi. Güneş Onun emriyle doğar, yeryüzü Onun izniyle bizi gezdirirdi göklerde. Çiçekler Onun rahmetiyle güler, ağaçlar Onun rahmetinden hediyeler sunardı çeşit çeşit. Denizde ve karada, havada ve yerde, görünen ve görünmeyen ne varsa Onu anlatmaya başladı hep birden…
Gelen Onun emriyle gelir, giden Onun huzuruna dönerdi.
•••
Bir kutlu gecede inen kitapla insan, insan olduğunu anladı.
Ve bir varlığın yükselebileceği en son mertebeye kadar yükseldi.
Yer ve Gökler Rabbinin huzuruna çıktı, Onun hitabına mazhar oldu.
“Ey insan!” sadâsı dünya semâsında yankılandığında, melekler huşu ile dinledi.
Çünkü Âlemlerin Rabbi, insanla konuşuyordu.
•••
Bir kutlu gecede insan, Âlemlerin Rabbine muhatap olma şerefine erdi.
Onun Rahmân ve Rahîm isimleriyle başlayan kitabından, Ona hitap etmeyi öğrendi.
O gecede insan, dünyaya niçin geldiğini öğrendi.
Âlemlerin Rabbi, o geceye Kadir Gecesi ismini verdi.
Çünkü kadri ve kıymeti gerçekten pek büyük bir geceydi o.

26 Nisan 2022 Salı

Blogger'a dönüş

       


Bundan on yedi sene kadar önce Google büyük bir yenilikle blog çağını açtı. Bu, bir bilgisayarı ve söyleyecek birşeyi olan herkes için, bir kitle iletişim aracına sahip olmak ve dünyadaki herkese ulaşabilmek anlamını taşıyordu. Daha sonraki yıllarda sosyal medya insanların hayatına girdi, girmekle de kalmayıp onları avucunun içine aldı. Joomla, Wordpress, YouTube gibi uygulamalar, bizim gibi sıradan insanlara profesyonel standartlarda ve hemen hemen hiç maliyetsiz bir şekilde yayın yapmayı öğretti. Bu arada akıllı telefonlar, sesli ve görüntülü yayınlar derken, vaktiyle güç ve imkânlarına imrenerek baktığımız basın kırallarının elindeki her türlü imkâna hepimiz sahip hale geldik.

2005 yılında Google ilk bloglarını açtığı zaman, ben de AileOkulu, Morötesi ve Ümit Şimşek adlarıyla üç blog açarak bu âleme girmiştim. (Şu anda okumakta olduğunuz satırlar da bu bloglardan sonuncusu üzerinden size ulaşıyor.) Daha sonraki yıllarda lisanslı Wordpress uygulamalarıyla ve profesyonel sunucu firmaları üzerinden yayınlarla, zaman zaman günlük – nadir durumlarda saatlik – denebilecek periyodlar halinde, kalemin ve vicdanın yaz dediği şeyleri siz değerli okuyucularımıza ulaştırmaya çalıştım. Böylece, 2005 yılından bu yana kadar hemen hemen kesintisiz denebilecek bir şekilde bugünlere geldik.

Şimdi ise, belirli bir azınlık haricindeki herkesi etkileyen malûm ekonomik şartlar sunucu masraflarını altından kalkılamayacak seviyeye getirince, tekrar kadim dostumuz Google’un ücretsiz Blogger hizmetlerine dönmek zarureti hasıl oldu. Bir bakıma iyi de oldu, çünkü bu amansız yarışta Blogger’ın da Wordpress’i aratmayacak bir seviyeye ulaşmış olduğunu görme imkânını buldum. (Demek ekonomik politikaların işe yaradığı bir yer de varmış!) Son bir aydır siteyi Blogger’a taşımak, bu arada Blogger’ı şu andaki imkân ve fırsatlarıyla daha yakından tanımaya çalışmakla meşguldüm. Şu anda size, profesyonel olarak hazırlanmış bir arayüzle, eski adresim olan https://umitsimsek.blogspot.com adresinden ulaşıyorum. Bugüne kadar kullanmakta olduğum https://yazarumit.com adresi de bu adrese yönlendirilmiş bulunduğundan, şimdiki adresimden habersiz olanlar bir mağduriyet yaşamayacaklar.

Yeni arayüz vasıtasıyla bloga da bazı yenilik ve düzeltmeler yansımış oldu. Bunlar önümüzdeki haftalar ve aylar içinde de devam edecek inşaallah. Bu yenilikler arasında, “İstediğiniz Dilde Okuyun” başlığı altında bir özellik göreceksiniz. Bu başlık altında açılan menüde herhangi bir dili seçtiğiniz takdirde, saniyeler içinde bütün sayfayı tercüme edilmiş halde görüyorsunuz. Bu menüyü cep telefonlarında sayfanın en sonunda, bilgisayarda ise sidebar’da bulabilirsiniz. Her ne kadar bir mecburiyet sonucu olsa da, gerilemiş değil, daha da zenginleşmiş bir şekilde dostlarımızın karşısına çıkmayı nasip eden Allah’a hamd olsun.

Diğer yazıların yanı sıra bu köşeden de inşaallah zaman zaman sohbetlerimiz devam edecek. Bu arada eli kalem tutan dostlardan iki önemli istirhamım var.

Birincisi: Şu anda bana bu blogdan dünyaya seslenmeyi mümkün kılan imkânlara hepimiz sahibiz. Onun için, dostlar da bu işi ciddîye alsınlar, internet âlemini kendi üretecekleri güzelliklerle süslesinler. Kötülüklerin iyiliklere galebe ettiği bir dünyada buna çok ihtiyaç var.

İkinci olarak da, bu blogun yorum, düşünce ve tekliflerinizle zenginleşmeye ihtiyacı olduğunu hatırlatmak isterim. Yazıların sonunda, yorumlar için biri Facebook, diğeri Blogger üzerinden olmak üzere iki alternatif sunuluyor; bunlardan herhangi birini seçebilirsiniz.

25 Nisan 2022 Pazartesi

Moral veren âyetler



En’âm sûresinin 33-34. âyetlerini okuduğumuz 350. Kur’an Buluşmasının özeti ve video kaydı

Allah’ın âyetlerini inkâr eden ve Onun elçisini yalanlayanlara karşı Resulullaha – ve onun şahsında mü’minlere – moral veren âyetler, 350. Kur’an Buluşmasının gündemindeydi.

23 Nisan günü YouTube’un Erdemli Hayat kanalından yayınlanan Buluşmada okuduğumuz En’âm sûresinin 33-34. âyetlerinin meâli şöyleydi:

Onların söylediklerine senin üzüldüğünü Biz biliyoruz. Gerçekte onlar seni yalanlamış olmuyorlar; o zalimler, Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar.

Senden önce de nice peygamberler yalanlandı. Yalanlanmalarına ve eziyete uğramalarına karşılık, onlar Bizim yardımımız kendilerine erişinceye kadar sabrettiler. Allah’ın vaadini değiştirebilecek kimse yoktur. Nitekim sana peygamberlerin haberlerinden bir kısmı ulaşmış bulunuyor.

Bu âyetlerle ilgili müzakerelerimizde yaptığımız tesbitlerden başlıcaları şu şekilde oldu:

  • Herhangi bir konuda doğruyu söyleyen bir insanın yalancılıkla suçlanması, konu ne kadar küçük ve gelip geçici bile olsa, insanı üzer ve öfkelendirir. Allah’ın âyetlerini yalanlamanın ve bu suretle Allah’ı ve elçisini – hâşâ – yalancılıkla suçlamanın gazab-ı İlâhîyi çekeceği ise aşikârdır. Allah’ın Kendisine ortak koşulmasını – tövbe edilmediği takdirde – asla bağışlamayacağını bildirmesine bu açıdan da bakılmalıdır.
  • Dünya hayatı bir imtihan alanı olarak düzenlenmiştir. İyilik ve kötülüğün serbest bırakılması, elçiler vasıtasıyla tebliğin yapılması, süre tanınması, imtihanın gereklerindendir.
  • Peygamberlerin davetine inkârla cevap verenler hemen cezasını bulsaydı, imtihanın şartları oluşmazdı.
  • İlk anda inkârla karşılık verenler içinden de zamanla imana gelecek olanlar çıkabilir ve çıkmıştır.
  • Bu süre içerisinde Allah’ın kâinatta hakim kıldığı kanunlar mü’min-kâfir ayırımı yapmaksızın işlemeye devam edecektir. Bunun sonucu olarak da, kâfirlerin mü’minlere üstün geldiği, düşmanlıkların ve haksızlıkların yaşandığı, mü’minlerin zorluklardan geçtiği zamanlar olacaktır.
  • Böyle zor zamanlarda mü’minlerden beklenen şey sabır ve sebattır, kendilerinin sonuçtan değil, çalışmaktan sorumlu olduklarını bilmek ve uygun şekilde davranmaktır.
  • Kur’ân-ı Kerimin kıssaları bu bakımdan son derece önemli dersler içermekte ve mü’minlere yaşamakta oldukları sıkıntıların âkıbetini tam bir açıklıkla göstermektedir. Bu kıssalarla Yüce Allah’ın yardım ve ödül vaad etmesi ise mü’minler için çok büyük bir lütuftur. Allah’ın kendisiyle beraber olduğunu bilmek, insanı hem yeisten, hem de taşkınlıktan alıkoyar. Onun için Kur’ân-ı Kerim ve kıssaları ile irtibat hiçbir zaman kesilmemelidir.
  • Kur’ân ile irtibatın canlı tutulması, medyada hakim olan ve Müslümana hiçbir zaman yakışmayan asabî, mütecaviz ve seviyesiz üslûplardan ve bu üslûpların vereceği zararlardan korunmanın da yegâne yoludur.

En’âm sûresinin 33-34. âyetlerini okuduğumuz 350. Kur’an Buluşmasına ait video kaydını buradan izleyebilirsiniz:

UTESAV organizasyonuyla düzenlenmekte olan Kur’an Buluşmalarının bu bölümü, Ramazan ayı boyunca 18:00-18:45 arasında yayınlanıyor. Adresimiz ise her zamanki gibi, YouTube’un Erdemli Hayat sayfası: https://www.youtube.com/erdemlihayat