SON EKLENENLER
latest

15 Temmuz 2022 Cuma

AVM'lerde mescit açılmasın

  

ÜMİT ŞİMŞEK

Çarşıları “Şeytanın bayrağını diktiği savaş alanı” olarak tarif eden hadis-i şerifin (Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe: 100) her zaman ve zemine uygun bir açıklaması olmuştur. Zamanımız ise tefsire ihtiyaç bırakmıyor; yeni bir dinin mâbedleri olarak işlev gören AVM’ler, bu hadis-i şerifi herkesin anlayacağı bir dille bütün âleme açıklıyor.

Tüketim tutkusu yeni bir din olarak piyasaya sürülürken, alışveriş bu dinin ritüeli, alışveriş merkezleri de mâbedi olarak daha işin başında açıkça ilân edilmişti. Zamanla bu dinin yükümlülükleri diğer dinlerinkinden çok daha baskın çıktı. Ritüeller insanların neredeyse bütün zamanlarına yayıldı, tüketim tutkusu bir “huzur-u daimî” şeklinde insanların bütün varlığını esareti altına aldı. Bu dinin en gelişmiş mâbedleri olan AVM’ler, göz kamaştıran devâsâ yapılar halinde şehirlerin en mutenâ yerlerinde halen yükselmeye devam ediyor. Gelişen yerleşim merkezlerinde diğer bütün dinlerin mâbedleri cüceleşirken, Tüketim dininin mâbedleri gittikçe daha hakim ve gösterişli hal alıyor.

AVM’lerde, bir mâbedden beklenen şeyler fazlasıyla var. Buralarda insan küçüldüğünü ve önemsizleştiğini görüyor, kendisinde birşeylerin eksikliğini fark ediyor ve bu eksikliği tamamlayacak şeyleri orada, dünya semâsının yerini alan o çatı altında bulabileceğini düşünerek büyük bir hazla ubudiyet vazifelerini yerine getirmeye koşuyor. Alışveriş merkezinin ışıl ışıl salonlarında, meydanlarında, merdivenlerinde yürürken yaşamaya başladığını hissediyor; hayatın geri kalan kısmının sadece bu anları yaşamak için bir hazırlıktan ibaret olduğunu anlıyor.

Tüketim dininde ibadetin özünü teşkil eden alışveriş için eskiden ceplerin dolu olması şartı vardı; şimdi sadece kredi kartı sahibi olmak yetiyor. En az bir kredi kartı bulunmayan kimsenin yaşamış sayılıp sayılmadığı konusu ihtilâflı olduğu için oraya hiç girmiyoruz; kesin olan şu: Ne kadar çok kredi kartı sahibi iseniz, bu Tüketim dininde o kadar kemale ermiş sayılıyorsunuz. Ve kredi kartınızdan ayrı bir gün geçirmeyi hayal bile edemiyorsunuz. Hatırlayacaksınız, bir ara, Arap kardeşlerimiz kıbleyi doğrultmak için en emin yol olarak kıble gösteren pusulalı kredi kartlarını bulmuşlar ve böylelikle pusulayı şaşırma veya evde unutma ihtimalini bütünüyle ortadan kaldırmışlardı. Bu arada, alışverişte karşılıklı edilen duaların zamana ve zemine uygun şekilde değişmekte olduğuna da işaret etmeden geçmeyelim: Eskiden alışveriş sonrasında “Allah bereket versin” demek âdettendi; şimdi “Kredi kartının limitini arttırsın” şeklindeki dualar daha çok makbule geçiyor.

***

AVM’ler alışveriş için kuruldu, ama faaliyet ve tesir alanları alışverişle sınırlı kalmadı. Farz olan alışverişi yapmadıkları zamanlarda bile, insanlar nafile olarak vitrin seyretmek için AVM’leri tavaf edebiliyorlar. Müslümanlar Kâbe’ye bakmayı ibadet sayıyorlarsa, Tüketim dininde vitrin seyretmek niçin ibadet yerine geçmesin?

Ömrün büyük kısmını AVM’lerde geçirmek için bahaneler saymakla bitmez. Bir arkadaşa randevu verecek olsanız, bir AVM’nin kafeteryasından daha önce akla gelecek neresi vardır? Canınız sıkıldıysa, işiniz ters gittiyse, ağır bir problemin altında kaldıysanız, atın kendinizi bir AVM’nin büyülü atmosferine; derdiniz çözülmese bile orada bulunduğunuz sürece o göz kamaştırıcı çatının altındaki herşey gibi o da küçülmüş görünecektir.

Bunlar gibi daha bir dizi bahane sayesinde, AVM’ler, sadece bir alışveriş ritüeline sahne olmak gibi bir rolle yetinmiyor, bizi dört bir yandan kuşatacak ve başka bir yere kaçma imkânı bırakmayacak şekilde hayatın bütün alanlarını istilâ etmeye devam ediyor. O kadar ki, bu istilânın tesiri, yeni inşa edilen gerçek mâbedlerin projelerinde bile kendisini gösteriyor ve camilerimizi, dükkânların arasına sıkıştırılmış bir müştemilât durumuna düşürüyor.

***

Cami-AVM rekabetinin saklanacak bir tarafı yoktur. Resulullah (s.a.v.) camileri Allah’ın en çok sevdiği mekânlar olarak, çarşıları da Allah’ın en hoşlanmadığı mekânlar olarak tarif etmiştir (Müslim, Mesâcid: 288). Şimdi bizim dindarlarımız, AVM’lere mescid isterken, görünürde AVM’leri Müslümanlara hizmet vermeye sevk ediyorlarsa da, uygulamada karşılaşacağımız durum, mescidleri de AVM’lerin işgal alanına sokmaktan başka birşey olmayacaktır. Son dakikalarına sıkıştırdığı namazını AVM’nin bir köşesine sıkıştırılmış bir mescidde savuşturduktan sonra, bütün vaktini AVM’de geçirmekten bir Müslümanı alıkoyacak ne vardır?

Onun için, yetkililerimiz AVM’leri mescit açmaya sakın zorlamasınlar. Eğer bu konuda mutlaka bir düzenleme yapılacaksa, bari bu, AVM’leri mescit açmaya değil, açmamaya zorlayan bir düzenleme olsun.

Bakarsınız, hiç değilse namaz sayesinde bazılarımız evlerinin yolunu hatırlayıverir.

***

Son Devir, Ekim 2013

 

14 Temmuz 2022 Perşembe

Hz. Ömer'in kamçısı


  
ÜMİT ŞİMŞEK

Übeyy b. Kâ’b (r.a.), Resulullahın (s.a.v.) “Kur’ân’ı dört kişiden öğreniniz”[1] buyurarak saydığı isimler arasında yer alan büyük bir âlim Sahabî idi.

İlk vahiy kâtibi oydu.

Daha Resulullah zamanında iken fetvâ veren bir Sahâbî idi.

Resulullah onu “Kur’ân okuyucularının efendisi, Ensârın efendisi” gibi ünvanlarla taltif buyurmuştu.

Tefsir ekollerinin dayandığı üç büyük medreseden biri olan Medine medresesinin başında o vardı.

Şu hadise de onun ilimdeki müstesna mevkiini bizzat Resulullahın iltifatına müsteniden açıkça göstermektedir:

Resulullah (s.a.v.) bir gün Übeyy b. Kâ’b’a “Allah’ın kitabından ezberinde olan âyetlerin en büyüğü hangisidir, biliyor musun?” diye sormuştu.

Übeyy (r.a.) önce “Allah ve Resulü daha iyi bilir” diye cevap verdiyse de Resulullah ona tekrar aynı soruyu sorunca “Allahü lâ ilâhe illâ Hüve’l-Hayyü’l-Kayyûm’dur” diye cevap verdi.

Resulullah bu cevabı takdir ederek onun göğsünü sıvazladı ve “İlim sana mübarek olsun” buyurdu.[2]

***

Resulullahın Raşid Halifeleri zamanında da Übeyy b. Kâ’b çok önemli hizmetler ifa etti.

Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’in (r. anhüma) danışma meclislerindeydi.

Hz. Ömer zamanında, cemaatle ilk teravih namazını o kıldırdı.

Hz. Ömer “Kur’ân’a dair birşey soracak olan Übeyy b. Kâ’b’a, feraizden soracak olan Muaz b. Cebel’e gitsin, ihtiyacı olan da bana gelsin” diyordu.

Halife Hz. Ömer nezdinde onun gerçekten büyük bir itibarı vardı.

Şimdi nakledeceğimiz vak’ayı bu tesbitlerin ışığında değerlendirmemiz gerekiyor.

***

Süleyman b. Hanzale anlatıyor:

Kendisiyle sohbet etmek için Übeyy b. Kâ’b’a gitmiştik. O kalktığında biz de kalkıp peşine takıldık.

Yolda Ömer’le karşılaştık. Ömer hemen Übeyy’in peşine düşüp ona kamçıyla vurmaya başladı.

Übeyy kollarıyla kendisini korumaya çalışırken “Yâ Emîre’l-mü’minîn, ne yaptık ki?” diye soruyordu.

Ömer “Bu gördüğün şey, kendisine tâbi’ olunan kişi için fitne, ona tâbi’ olanlar için zillettir!” dedi.[3]

***

Hz. Ömer, Resulullah’ın övgüsüne mazhar olan ve bizzat kendisinin de çok büyük değer verdiği Übeyy b. Kâ’b gibi büyük bir Sahabînin dahi peşine adam takarak dolaşmasında bir fitne kokusu sezmiş ve şiddetle tepki göstermişti.

Oysa zamanımızda böyle şeyler “tâbi olunan için izzet ve itibar, tâbi olanlar için şeref” sayılıyor.

Bugün bizim aramızda bulunacak olsaydı, Hz. Ömer acaba kaç tane kamçı eskitirdi dersiniz?


[1] Diğerleri: Abdullah b. Mes’ud, Ebû Huzeyfe’nin âzatlısı Salim ve Muaz b. Cebel (r. anhüm). (Buharî, Menâkıbü’l-Ensâr: 16; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe: 116).

[2] Müslim, Müsafirîn: 258.

[3] Dârimî, Mukaddime: 54 (no. 529).

12 Temmuz 2022 Salı

Din ve dünyanın şifresi: kolaylık

*

Yaşamak bize nefes almak kadar kolay gelir. Çünkü kolaylaştırılmıştır. İnançlar konusunda da aynı hakikat bir başka şekilde tecellî eder. Ancak bunun da bir fiyatı vardır


En kolay olanı Biz sana kolaylaştıracağız.
A’lâ Sûresi, 87:8


ÜMİT ŞİMŞEK


KOLAYLIK, bu dinin esaslı bir ilkesi olduğu gibi, yaratılışın da en temel gerçeklerinden biridir. Ve her iki yönüyle de, bu hakikat, bir yandan yaratılış ile İslâm dininin birbirine o muhteşem uyumuna bir delil teşkil ederken, bir yandan da İlâhî rahmetin biz kullar üzerindeki pek büyük lütuflarına işaret etmektedir.

Yaratılışın en temel gerçeklerinden biri olarak biz bu hakikatle o kadar iç içeyizdir ki, bilinçli bir şekilde durup da düşünmezsek, onu fark edemeyiz. Hattâ, farkına vardığımız zaman bile, onun hayatımızdaki örneklerini saymakla bitiremeyiz.

Nefes alışımız bir kolaylıktır. Biz bunu hiç aralıksız, gece ve gündüz, bütün hayatımız boyunca yaparız. Bu, her saniye trilyonlarca beden hücresinin oksijen ihtiyacını karşılamak ve zararlı gazları vücut dışına atmak demektir. Fakat Yüce Allah, sınırsız rahmet ve kereminin bir eseri olarak bu işi bizim için kolaylaştırmış, hiç zahmetsizce bir nefes alış verişi haline getirmiştir.

Yiyip içtiklerimizin boğazımızdan kolaylıkla geçmesi de, tıpkı soluk alıp vermek gibi, son derece karmaşık işlemleri içeren ve trilyonlarca beden hücresine enerji sağlayan bir mucizeler zinciri demektir. Ancak bunun da bize bakan yönü, sayısız tatlarıyla, renk ve kokularıyla bize lezzet veren yiyeceklerin kolayca çiğnenmesinden, boğazımızdan kolaylıkla akıp geçmesinden ibarettir.

Bu kolaylıklar, hayat ile ilgili olan herşeyde ortaya çıkar ve bizi her taraftan kuşatır. Bunu, her türlü enerji ihtiyacımızın bir güneş ışığı ile karşılanmasında görebiliriz. Yağmurun yağışında görebiliriz. Yerin bitirdiklerinde görebiliriz. Gece ve gündüzün değişmesinde görebiliriz. Kısacası, Kur’ân’ın bize birer ibret tablosu olarak gösterdiği kâinat âyetlerinden hangisine dikkat edecek olsak, İlâhî rahmetin onda bizim için pek çok şeyi kolaylaştırdığını görebiliriz.

Aynı hakikat, iman konusunda da aynen geçerlidir.

Biz, ilmi ve kudreti herşeyi kuşatan tek bir Yaratıcıya iman etmekle, en kolay, en gerçekçi ve en doğal yolu bulmuş oluruz. Zaten varlık âlemindeki herşey ve her hadise, üzerinde o sonsuz ilmin ve sonsuz kudretin eserlerini açıkça göstermektedir. Bu imanla, bir elektrik düğmesine dokunmuşçasına, bütün âlemimiz aydınlanıverir, herşey bir anlama kavuşur. Aksi takdirde, o sonsuz ilmi ve kudreti herbir varlıkta ayrı ayrı kabul etmek gerekecektir. Çünkü bu özelliklerin varlığı, âlemdeki herşeyden açıkça anlaşılmaktadır; onları yok farz etmek mümkün değildir. Bediüzzaman, eserlerinin birçok yerinde bunu “yüsr-ü vahdet,” yani, “birlikteki kolaylık” olarak niteler; bu kolay yolu kabul etmemekte direnenlerin, tek bir Yaratıcı yerine, varlıklar sayısınca yaratıcıları kabul etmek gibi bir zorlukla karşı karşıya bulunduklarını belirtir.

Yaratılıştaki ve imandaki bu kolaylık, dinin yaşanmasında da kendisini gösterir. İnsan, bu dinin buyruk ve yasaklarından hangisine dikkat edecek olsa, onda, bu hayata anlam ve huzur kazandıran özellikler bulur. Namaz vasıtasıyla insan hergün defalarca günlük hayatın sıkıntıları arasında teneffüs etme ve Rabbiyle bir sohbete erişme imkânı bulur. Zekât, vermenin hazzını ona yaşatır ve böylece onu Rabbinin kereminden bir nasip sahibi yapar. Allah’ın ve Resulünün hedef olarak gösterdiği iyilikler, ona bu dünyada Cennetin manevî hazlarını yaşatır. Yasaklanan kötülüklerden uzak bir hayatta insan kolaylık ve mutluluk bulur.

Ancak şunu da unutmamak gerekir ki, “Seni en kolay yola ileteceğiz” vaadine hak kazanmak için, kulun üzerine düşen bir yükümlülük de vardır. Eğer kul kendine düşeni yerine getirirse, Rabbi de ona olan vaadini en güzel bir şekilde gerçekleştirir. Bir başka âyet, bu konuyu özlü bir şekilde açıklar:

Kim bağışta bulunur ve kötülükten sakınırsa,
Ve en güzel olanı [Kelime-i Tevhid] doğrularsa,
En kolay olanı Biz ona kolaylaştırırız.[1]

Bu âyet-i kerimeden bütün bu anlamları çıkaran bir insanın, sadece kolaylığa erişen değil, aynı zamanda, kolaylaştıran bir kul olarak, Rabbinin bu nimetine iki yönlü bir ayna olması gerekir. Zira, din ve dünyasında Rabbinin sayısız kolaylıklarına böylece muhatap olan insana, artık bütün bu kolaylıklardan sonra yaraşan bir tek şey vardır:

Kolaylaştırıcı olmak.

Eğer insan, bağışta bulunmak ve kötülükten sakınmak suretiyle kolaylığa hak kazanır ve ondan sonra da bu kolaylığın hakkını, başka kullarla olan ilişkilerinde, alışverişlerinde, muamelelerinde kolaylaştırıcı olmak suretiyle öderse, yaratılışın en önemli hikmetlerinden birini keşfetmiş ve hem Kur’ân’ın, hem de kâinat kitabının âyetlerine uygun bir hayatın anahtarını elde etmiş demektir.


[1] Leyl Sûresi, 92:5-7.

11 Temmuz 2022 Pazartesi

EN HIZLI KABUL EDİLEN DUA

 

  

İSMAİL LÜTFİ ÇAKAN

 

عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرِو بْنِ الْعَاصِ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: إِنَّ أَسْرَعَ الدُّعَاءِ إِجَابَةً، دَعْوَةُ غَائِبٍ لِغَائِبٍ

Abdullah b. Amr b. el-Âs radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre Resulullah sallellahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

"En hızlı kabul edilen dua, gâibin gâibe yaptığı duadır."[1]

Muhaddis Tirmizî (v. 279),  hadis-i şerifi "  مَا مِنْ دَعوةٍ أسرَعَ إجابَة من دعوةِ غائِبٍ لِغَائِبٍ"Gâibin gâibe yaptığı duadan daha çabuk kabul edilen bir dua yoktur"[2] diye, yine Abdullah b. Amr b. el-Âs radıyallahu anhümâ'dan nakleder. Ayrıca hadis-i şerif Ebu'd-Derdâ radıyallahu anh'dan da -sahih bir senedle-

إِذَا دَعَا الرَّجُلُ لِأَخِيهِ بِظَهْرِ الْغَيْبِ قَالَتْ الْمَلَائِكَةُ آمِينَ وَلَكَ بِمِثْلٍ  

"Kişi din kardeşine gıyabında dua ettiği zaman melekler 'âmin, bir misli de sana olsun' derler"[3] diye rivayet edilmiştir.

Dua, ihtiyaç ve görev; icabet beklentidir. Bu beklentinin çabucak gerçekleşeceği dua, "gıyabî dua", ya da "gıyabta dua"dır.

Gıyapta olanları

1. Hayatta olduğu halde dua edenin yanında bulunmayanlar

2. Yanında bulunsa bile edilen duayı duymayanlar

3. Hayatta olmayan, geçmiştekiler

4. Henüz hayata gözlerini açmamış olanlar/gelecek nesiller

diye sıralamak mümkündür.

Bu çerçeve, duada cimrilik anlamına gelecek daraltılmış, kişiselleştirilmiş ya da millileştirilmiş dilek ve temenniler değil, mümkün olduğunca genelleştirilmiş umuma yöneltilmiş isteklerin makbuliyet sebebi olacağını göstermektedir. Çünkü "Allah'ın rahmeti herşeyi kuşatmış, herşeyi aşmıştır." (وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ )[4]

Resul-i Ekrem sallellahu aleyhi ve sellem Efendimiz, bir gün Mescid-i nebevi'de " اللَّهُمَّ ارْحَمْنِي وَمُحَمَّدًا وَلَا تَرْحَمْ مَعَنَا أَحَدًا Allahım, bana ve Muhammed'e rahmet eyle, bizimle

birlikte başka hiç kimseye rahmet etme," diye dua eden bir bedeviyi duydu ve kendisine لَقَدْ حَجَّرْتَ وَاسِعًا "geniş olan Allah'ın rahmetini daralttın, dondurdun!"[5] uyarısında bulundu.

"İhvanımızı, cemaatimizi, gençlerimizi, milletimizi, vatanımızı, Edirneden Kars'a ülkemizi, ordumuzu, yurdumuzu, çoluk çocuğumuzu.. diye kısmen kapsamlı ve fakat aslında "özel ve millî" niteliği ağır basan, geçmişi-geleceğiyle tüm ümmet-i Muhammed'e yönelik olmayan daraltılmış dualar, kademe kademe "engin ve aşkın olan Allah'ın rahmetini daralttın" uyarısına muhatap olmaktan kurtulamaz.

Son zamanlarda ülkemizde pek sık dile getirilen ve aslında maddi ve teknik gelişmeler alanı ile ilgili "yerli ve millî" anlayış ve söylemleri, garip bir şekilde dua ve mânevi alanda da geçerli kılınmaya çalışılmaktadır. Vâ esefâ! Eyne's-sera ve's-süreyyâ..

Müslüman, sahip olduğu İslâm imanı ve inandığı Allah'ın rahmet sınırlarının ayırdında ve bilincinde olarak "ecmeîn" kelimesindeki bütüncüllüğe talip olmak noktasındadır.

Yüce kitabımızda "kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile muhacirleri kendilerine tercih eden (îsâr) Medineli müslümanlar ve onları takip edenlerin yaptıkları şu dua, konuya ait hassasiyetin örneği olarak dikkat çekicidir:

وَالَّذِينَ جَاءُوا مِنْ بَعْدِهِمْ يَقُولُونَ رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا وَلِإِخْوَانِنَا الَّذِينَ سَبَقُونَا بِالْإِيمَانِ وَلَا تَجْعَلْ فِي قُلُوبِنَا غِلًّا لِلَّذِينَ آمَنُوا رَبَّنَا إِنَّكَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ

"Ey Rabbimiz! Bizi, ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla. Kalblerimizde iman edenlere karşı kin bırakma. Rabbimiz, şüphesiz sen çok şefkatli, pek merhametlisin."[6]

Bu âyet-i kerimeden  gıyapta duanın da  bir "îsâr" olduğu anlaşılmaktadır. Îsâr ise, peşin faydası tercih edilene, o işlemden doğacak asıl hayır ve faydanın da  tercih edene yöneldiği bir iyilik ve özveridir. Bu sebepledir ki geçmişte kendisine dua isteyen bazı kimseler, onu önce diğer müslümanlar için isterlerdi.

Yeterince farkında olunmasa da "ecmaincilik" müslümanın, Allah'ın rahmetini, tevhid ehline, gelmiş-geçmiş ve kıyamete kadar gelecek olan Allah Teâla'nın mutlak tekliğine inananlar kapsamında bir gönül dünyasına sahip olduğunun göstergesidir.

İyilik ve hayrını istediklerimiz ne kadar çok olursa,-Ebu'd-Derdâ rivayetinde görüldüğü üzere- "bir misli de senin için olsun" diye dua eden meleklerin bize yaptığı duanın da o ölçüde artmış ve neticede dua eden kişi olarak biz kazanmış oluruz.

Orta Asya'daki müslümanların bağımsızlıklarına kavuşmalarından sonra Türkiye'ye gelen bir âlim, katıldığı toplantıda dua eden ve duasında tüm ümmet-i Muhammed için niyazlarda bulunan hocayı dinledikten sonra, gözyaşları içinde, "Demek biz yetmiş yıldır, sizin bizlere yaptığınız dualar sâyesinde dinimizi, değerlerimizi korumuşuz" diye duygularını dile getirmiştir.

Gıyapta yapılan duanın bereketini ve karşılığını anlamakta bu olay yeterince düşündürücü ve sevindiricidir. Pek tabii olarak yönlendirici de olmalıdır.

Müslüman, dua alan adam olmak için tüm müslümanlara dua eden kişi olmak konumundadır. Bu konum onun duasının çabuk kabul edilmesinin sebebi ve böyle bir davranış da onun bilinçli bir müslüman olduğunun göstergesidir.

Rahmet dileklerimiz ümmet-i icabet konumundaki müslümanların tümüne; hidâyet temennilerimiz ise ümmet-i da'vet durumundaki insanların hepsinedir. Vesselâm..

 

 



[1] Ebû Davud, Vitir 29

[2] Tirmizi, Birr 50

[3] Ebu Davud, Vitir 29. Ayrıca bk. Müslim, Zikir 86-88

[4] el-A'raf (7), 156; Fâtır (40), 7

[5] Buhâri, Edeb 27; Ebu Davud, Tahâret 136; Salat 149, Tirmizi, Tahâret 113; Nesâî, Sehv 20; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 239, 283

[6] el-Haşr (59), 10       

10 Temmuz 2022 Pazar

Bizi "sürü" yapan hadis değil, tercüme hatâsı!




“Hepiniz yöneticisiniz” buyuruyor Resulullah (s.a.v.) bir hadis-i şerifinde. Sonra da sırayla her yöneticinin nelerden sorumlu tutulduğunu açıklıyor. Hadis-i şerifin Buharî ve Müslim’de yer alan bir rivayeti meâlen şöyle:

Hepiniz yöneticisiniz ve yönettiklerinden sorumlusunuz.
İmam (devlet başkanı) bir yöneticidir ve halkından sorumludur.
Her adam ailesinde yöneticidir ve yönettiklerinden sorumludur.
Kadın da kocasının evinde yöneticidir ve yönettiklerinden sorumludur.
Hizmetçi / işçi de patronunun malında yöneticidir ve yönettiklerinden sorumludur.
— Buharî, İstikraz: 20; bkz. Müslim, İmâre: 20

Hadis-i şerifin metninde geçen ve “yönetici” olarak tercüme ettiğimiz kelime, Arapça sözlüklerde, (1) hayvanlarla, (2) insanlarla ilgili kullanım alanlarına göre iki şekilde tarif ediliyor. Ve bu tariflerden birincisini Türkçedeki “çoban” kelimesi, diğeri de genel olarak “yönetici, idareci” gibi kelimeler karşılıyor. Aşağıda el-Kamusu’l-Muhit’ten yaptığımız nakil de bu mânâyı açıklıyor:

er-râî الراعي

(1) Davar otlatıcıya denir ki çoban tabir olunur.

(2) Ve bir kavim ve bir şehir ve vilâyet üzere vâli olan adama ıtlak olunur ki taht-ı eyaletinde olanların hıfz ve riayeti zimmet-i himmetine menût olunur.

Müslim’in şerhinde ise, hadis-i şerifin dipnotu olarak şu izah yer alıyor ve “râ’” kelimesinin hadiste çoban anlamında değil, yönetici anlamında kullanılmış olduğunu açıklıyor:

Ulema dedi ki:  Râî, kendisine güvenilmiş olan koruyucudur; ikamesi ve gözetimi altında bulunanların iyiliğini sağlayan kişidir. Onun için, kimin gözetimi altında birşey varsa, o konuda adaletle davranmak, onun dininde ve dünyasında iyiliğini gözetmekle yükümlüdür.

Râ’ kelimesinden türeyip bizim lisanımıza da geçmiş bulunan “riâyet etmek, mürâât etmek” gibi kelimeler de vardır ki, bütün bunlarda kelimenin “yönetici” mânâsındaki ikinci anlamı gözetilmiş, “çoban” anlamıyla hiçbir ilişkisi kalmamıştır. Yine el-Kamusu’l-Muhît’ten:

mürâât المراعاة

Bir adamı bir kimse ihsan ederek gözetip hıfz ve nigâh eylemek mânâsınadır ki hakkına hürmet ve riayet eylemek tabir olunur

— el-Kamusu’l-Muhît

Gelelim Türkçemize: Bu hadis-i şerifin Türkçeye “Hepiniz çobansınız” şeklinde tercüme edilmesi halinde mânânın yanlış bir şekilde aktarılmış olacağı açıktır. Çünkü Türkçede “çoban” kelimesi, aşağıdaki tarifte de görüleceği gibi, sadece “hayvan güden” kimse ile ilgili olarak kullanılan bir kelimedir.

Çoban:

(Fars. çōbān – şōbān) [Kelime Türkçe’den Balkan dillerine de geçmiştir] Koyun, keçi, manda, sığır gibi ehlî hayvan sürülerini güdüp otlatan kimse:

Ölüm bir kapıdır geçmek gerektir / Berâber anda sultan ile çoban (Ahmed Fakih).

Koyunları dağılan bir çoban gibi dalgın (Hüseyin Sîret).

Akşam çoban sadâları artar, güneş söner / Gür çıngıraklarıyle davar yayladan döner (Yahyâ Kemal).

— Kubbealtı Lügati (Misalli Büyük Türkçe Sözlük)

Ayrıca “çoban” kelimesiyle birlikte kullanılan fiillerin de, “OTLATMAK” ve “GÜTMEK” gibi, doğrudan doğruya hayvan sürülerine yönelik fiiller olduğu unutulmamalıdır. Bir çoban yönetmez, idare etmez, ancak otlatır veya güder. Meselâ biz bir kaymakamı tarif ederken “İlçe halkının çobanıdır” diye tarif etmeyiz.  Bu bakımdan, söz konusu hadis-i şerif “Hepiniz çobansınız” şeklinde tercüme edildiği takdirde, yöneten-yönetilen ilişkisine otlatan-otlatılan, güden-güdülen ilişkisi anlamının verileceği aşikârdır. Nitekim Asr-ı Saadette Yahudilerin “râinâ” hitabını bu yönde bir anlam ifade edecek şekilde kullanmaları üzerine, mü’minler, “Râinâ demeyin, unzurnâ deyin” şeklinde bir uyarıya muhatap olmuşlardır. (Bkz. Bakara sûresi, 2:104.)

Türkçenin özelliklerini dikkate almadan yapılmış olan bir tercümenin bu kadar yaygınlaşmış olması sebebiyle olsa gerektir ki, çeşitli kademelerde yönetime getirdiğimiz kimselerin biz sıradan insanları kendileriyle aynı seviyede birer kul olarak görmekte zorlandıklarına şahit olabiliyoruz. Bu husus açıkça ifade olunmasa da, meselâ rakiplerini suçlarken “İki tane kaz güdemez” gibi ifadeler kullanmaları, böyle bir bakış açısının ipuçlarını veriyor.

***

İlk yayın tarihi: 19 Ekim 2018