SON EKLENENLER
latest

28 Aralık 2016 Çarşamba

İ. Lütfi Çakan Hoca’dan ümmete bir armağan daha

Ünlü Hadis âlimi Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, ümmet olmanın sorumluluklarını ele alan ve ümmet olma şuurunun maruz kaldığı tehlikelere karşı önemli uyarılar içeren makalelerini “Ümmet Risalesi” adını verdiği bir kitapta topladı.

Kitabında “Amel-i sahih, Sünnet’e uygun olan ameldir” tesbitine yer veren Prof. Dr. Çakan, “Yüce Allah Sünnet’in korunmasını ümmete havale etmiştir; Sünnet’in olmadığı yerde ümmet de yoktur” diyerek, ümmetin fertleri olarak her birimizin Sünnet’i muhafaza konusundaki ağır sorumluluklarımızı hatırlatıyor.

Kitap, ümmet olmanın gereklerini on ayrı makale halinde incelerken, ayrıca on makalede de “ümmet hayatının zararlılarına” dikkatleri çekiyor.

Yazar, kitabı hazırlama sürecinde kamuoyunun dikkatini üzerine çeken olumsuzlukların başında ise, “Ümmet-i Muhammed’i oluşturan Sünnet-i Muhammed ve onun bilgi ve belgeleri hadis-i şeriflere hiç de dost olmayan, bilimsellikten uzak yaklaşımların” geldiğini hatırlatıyor ve “bu oluşum karşısında hatırlatılması gerekli ve önemli gerçeklerin mutedil ve sorumlu bir üslûp ile değerlendirilmeye çalışıldığını” belirtiyor.

İsmail Lütfi Çakan Hoca, eserine niçin bu adı verdiğini açıklarken, bunu konuyla ilgili daha başka çalışmaların da takip edeceğini şu sözleriyle müjdelemiş oluyor:

“Bir anlamda ümmet özeleştirisi niteliğini kazanmış olan Ümmet Risalesi, aslında ümmet olmanın gerekleri ve ümmet hayatının zararlıları konularında uzunca bir mukaddime sayılabilir. Bu sebeple ve kültür tarihimizdeki geleneği de dikkate alıp risale demeyi tercih ettim.”

M. Ü. İlâhiyat Fakültesi Vakfı yayınları arasında çıkan “Ümmet Risalesi”ne şu adresten ulaşabilirsiniz:

http://www.ilahiyatvakfi.com/vitrin/prddet.php?pid=8300

***

Kitapta yer alan yazılardan “Ümmet-Sünnet İlişkisini Pekiştirmek” ve “Yorumda Ölçülü Olma İhtiyacı ve Erdemi” başlıklı bölümler, daha önce sitemizde yayınlanmış ve büyük ilgiyle karşılanmıştı. Bu yazıların bağlantıları:

http://www.yazarumit.com/ummet-sunnet-iliskisini-pekistirmek/

http://www.yazarumit.com/yorumda-olculu-olma-ihtiyaci-ve-erdemi/

 

11 Aralık 2016 Pazar

NAMAZ SÛRELERİ TEFSİRİ YAYINLANDI

Namaz Sûreleri Tefsiri, M. Ü. İlâhiyat Fakültesi Vakfına ait Çamlıca Yayınları arasında  çıktı.

Ümit Şimşek tarafından telif edilen kitap, Fatiha sûresi ile Kur’ân-ı Kerim’in son on sûresine dair açıklamaları içeriyor.

Kitapta, sûrelerin her bir âyeti ayrı ayrı açıklandıktan başka, sûreden çıkarılabilecek belli başlı dersler de yer alıyor.

Bu arada, Kur’ân-ı Kerim’i anlamamıza rehberlik edecek bazı temel bilgiler de, yeri geldikçe bahis aralarında okuyucuya sunuluyor.

Namaz Sûreleri Tefsiri’nin önsözünde, kitapla ilgili şu bilgilere dikkat çekiliyor:

Elinizdeki kitap, gençlerimiz başta olmak üzere, Kur’ân ile içli dışlı bir hayat yaşamak isteyen herkese, bu niyetlerini gerçekleştirmelerinde yardımcı olmak niyetiyle hazırlanmıştır. Bu kitaplarda, özellikle namazlarda sıklıkla okuduğumuz sûre ve âyetleri, sahih bilgilere dayanmak ve mümkün mertebe günümüzle ilgisini kurmak suretiyle, fakat ayrıntıya da boğmadan, derli toplu bir şekilde açıklamaya çalışacağız. Bu arada, genel anlamda Kur’ân-ı Kerim’i anlamamıza yardım edecek bazı temel bilgileri de, yeri geldikçe ve okuyucuyu bunaltmayacak bir şekilde, bahsin doğallığı içerisinde sunacağız. Bu suretle, dizinin tamamını okuyan bir kimsenin, sadece bu kitaplarda ele alınan sûrelerin anlamlarını öğrenmekle kalmayıp, aynı zamanda, Kur’ân’a yaklaşma konusunda da sağlıklı bir bakış açısı ve doğru yöntemlerle donanmış hale geleceğini umuyoruz.

Kitaptan en yüksek seviyede yararlanabilmek için okuyucuya tavsiyemiz, bunu bir defa okumakla yetinmemeleri, zaman içinde çeşitli aralıklarla en azından birkaç defa daha gözden geçirmeleri olacaktır. Çünkü sûrelerde ilerledikçe daha geniş bilgi ve daha geniş bir bakış açısı kazanmış olacaklar ve bu yeni bilgi ve bakış açısıyla ilk kitaplara tekrar döndüklerinde, bir yandan eski bilgileri tazelerken, bir yandan da evvelce dikkatlerini fazlaca çekmeyen diğer bazı hususların da görüş alanlarına girdiğini fark edeceklerdir.

360 sayfadan meydana gelen Namaz Sûreleri Tefsiri’ne aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz:

http://www.ilahiyatvakfi.com/vitrin/prddet.php?pid=8181

nsure-5

23 Kasım 2016 Çarşamba

İlâhiyat öğrencilerinin "biyometrik" metodu

Facebook’ta bir hadis âliminin yazısı ile ilgili bir paylaşıma yapılan bir yorum, hadisçiler ile ilgili önemli bir gerçeği gözler önüne serdi.

Önde gelen hadis âlimlerimizden Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan’ın Nuraniyat’ta yayınlanan “Yorumda Ölçülü Olma İhtiyacı ve Erdemi” başlıklı yazısına, Şeyma Gür Facebook’taki profilinde bağlantı verdi.

“Sünnet ve hadis konusunda saçmalayan ‘alimler’ çağında pırıl pırıl, müstakim ve yetkin bir hadis aliminden; İsmail Lütfü Çakan hocadan hadis yorumlamada sapasağlam ölçüler ve usuller” takdimiyle verilen bağlantının altına yorum yapan Emine Eren ise şu tesbiti yaptı:

“Okuldayken hadis hocalarının yüzündeki nurdan, sormadan bilirdik hangi bölüm olduğunu…”

Hiç uzun uzadıya tarife ihtiyaç bırakmaksızın, hadis ilminin ve hadisçinin Yüce Allah ve Onun Resul-i Ekremi katındaki değerini ortaya koyan bir tesbit…

Önemli not: Yukarıdaki tarifte atıfta bulunulan hadisçiler, son zamanlarda kendilerinden sıkça söz ettirmeye başlayan ve kendi Peygamberine dinini öğretmeye kalkan müsteşrik aromalı hadis mühendisleriyle karıştırılmamalıdır. Zaten bu tesbit, her aklıselim ve zevkiselim sahibine, hadisçi ile hadis mühendisi arasındaki farkı bir bakışta ayırt etmek için yeterli bir ölçü vermektedir.

2016-11-23_20-43-52

16 Kasım 2016 Çarşamba

YORUMDA ÖLÇÜLÜ OLMA İHTİYACI VE ERDEMİ

Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan

Kur’ân -ı kerim ve Sünnet-i seniyyenin bilgi ve belgeleri olan hadis-i şerifler tümüyle herkesin anlayacağı şekilde tek ve açık anlamlı değildir. Arapça’nın özelliklerine sahip âyet-i kerime ve hadis-i şerifler, çoğu kere yoruma muhtaçtır.

Kur’ân-ı Kerim’in  en doğru, özgün ve uygulamalı yorumu sünnet-i seniyyedir. En yetkili ve vazgeçilmez yorumcusu da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’dir.

Buna rağmen sünnetteki yorumun tam olarak anlaşılamadığı ya da algılanamadığı yahut sünnetin açıklık getirmediği konular da bulunabilir. Böylesi konuların  yeni tevillere/yorumlara tâbi tutulması mümkün ve kolay olmadığı için üst düzey bir yetkinlik ister.

Aklın kapsama sınırlarını aşan meseleler, ifadeler, işaretler kesin olarak  akıl sınırları içine çekilmek istenirse, işte bu cüretkârlık, yorumda aşırılık ve uzak teviller/yorumlar yapmak ve sonunda da Allah korusun sapmak ve saptırmak noktasına kadar varabilir.

CEDEL DÜŞKÜNLÜĞÜ

Ayrıca böylesi konuların, bir de tartışma/cedel/polemik mevzuu yapılması, işi büsbütün çığırından çıkarır, İslâm tarihinde “sapık” diye nitelenmiş fırkalar/gruplar incelendiği zaman, görülecektir ki, genel hatlarıyla bu fırkaların hemen hepsi cür’etkâr yorumlar ve bu yorumların savunması yolunda geliştirilmiş görüşlere sahiptirler. Bir hadîs-i şerîfte işaret edildiği gibi, «Hidâyet üzere olan bir millet ancak cedel ile dalâlete düşer.»[1] İmam el-Evzâî (v.157) de der ki; “Allah, bir kavme şer murad ederse, onlara cedel/tartışma kapısını açar ve onları amelden alıkoyar.”[2]

Cedel/polemik, bir kısım esasların benimsenmesine karşılık bir kısmının terkine vesile olur. Hatta yapılan yorumların haklılığını ispat gereği duyulacağı için, olmadık tevillerle ve zorlama yorumlarla destek ve delil bulma yoluna gidilir. Bazen yoruma esas alınan metinler/nasslar da unutulur, yorumlar esas kabul edilir. Bu ise usulsüzlüğün ve ölçüsüzlüğün en kötüsüdür.

Nasslar unutulmasa bile iş cedele kalınca Kitap ve Sünnet’e ait metinler bölümlenerek benimsenir. “Kur’anî ifadesiyle “el-muktesimîn[3] denilen her gurup kendi düşüncesine uygun bulduklarını öne çıkarır. Bu tür bölümleme keyfiyetinin isabetsizliğine bizzat Kur’ân-ı Kerîm dikkat çekmiştir:

«Biz, kitabı işlerine geldiği gibi bölerek benimseyenlere (bir kısmına inanıp bir kısmını inkar edenlere) de azap indirmiştik. Onlar Kur’an’ı kısım kısım böldüler. Rabbine yemin olsun ki, elbette biz onların hepsini hesaba çekeceğiz. ve yaptıklarının hesabını onlara elbette soracağız.»[4]

Halbuki istenilen, teslimiyet bütünlüğü içinde olmak yani İslâm’ı tüm ilke ve  esaslarıyla benimsemektir.

«Ey iman edenler, hepiniz birlikte, bütünüyle İslâm’a girin. Şeytanın adımlarını izlemeyin… Çünkü o, size gerçekten apaçık düşmandır.»[5]

Selef-i sâlihîn, dini bütünüyle ve olduğu gibi kabullenme konusunda tam bir dikkat göstermiş ve sonrakilerin yorumlamaya kalkıştığı bir çok âyet-i kerimeyi ve bazı hadis-i şerifleri «Allah bilir» diyerek teslimiyet göstermişlerdir.

Yorumlarla beraber, yorumları kabul ettirme girişimlerinin de başlaması pek tabiidir. İşte bu noktada da olmadık aşırılıklar baş gösterir. Hatta bilgisizce fetva verip hem sapan hem de saptıran (hem dâll, hem mudıll, halkımızın ifadesiyle hem kel hem fodul) câhillerin[6] etkinliği ve yıkımı söz konusu olur.

Oysa din-i mübin-i İslâm’ın gereği, bilgili, mutedil, makul, meşru ve iddia taşımayan, anlama gayretlerine dayalı bilimsel yorumlardır. Bu tür yorumlar, anlayışla karşılanmış, ilmî bir çalışma kabul edilmiş, isabet durumuna göre bir ya da iki sevap kazanma imkanı “içtihat” olarak teşvik edilmiştir.

Her konuda ehil olmak önemlidir ama dinî konularda ehliyet çok daha önemlidir. Aksi halde önüne geçilemez sapıklık ve mahrumiyetlere düşülür. “Yarım hoca dinden, yarım doktor candan eder” söylemi geçerlik kazanır.

Yorumda sınır tanımamak, neticede Müslüman toplumlarda yekdiğerine katlanma, anlayış gösterme ve hoşgörme duygularını ortadan kaldırır. Amelsizliği, kuru gürültüyü artırır. Güvensizlik yayılır. Huzur kalkar ve tam anlamıyla herc ü merc, anarşi başlar. Doğruyu bulmak son derece zorlaşır veya tamamen kaybolur.

Böyle bir durumun istenmeyen bir sonucu olarak da prensipler değil, kişiler önem kazanır. Kişiler ölçü kabul edilir. Takdir edilen kişinin her fikri, her söylediği tartışmasız  benimsenir, karşı çıkanlar ise, haklı da olsalar dikkate alınmaz, akla hayale gelmez itham ve iddialara maruz bırakılırlar.  Bu ise, ümmet hayatında tam bir kaos demektir.

TESLİMİYET DE BİR YORUMDUR

Oysa her konunun mutlaka bir yoruma kavuşturulması da gerekli değildir. Nitekim bir âyet-i kerimede Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“Sana kitabı indiren O’dur. O kitabın bir kısmı muhkem âyetlerden meydana gelir ki, bunlar kitabın aslı ve özüdür, bir kısmı da müteşâbih âyetlerdir. Kalblerinde eğrilik bulunanlar, sırf fitne çıkarmak için o müteşabih âyetlerin yorumlarına tabi olurlar. Oysa bunların kesin anlamlarını yalnız Allah bilir. İlimde derinleşmiş olan kimseler de “Biz bunlara iman ettik, hepsi de Rabbimizin katındandır” derler. Bunu ancak akıl sahipleri düşünüp anlar. Onlar şöyle derler: Rabbimiz! Bizi doğruya ilettiktin sonra kalplerimizi kaydırma. Bize yüce katından bir rahmet bağışla. Çünkü istediklerimizi bize bağışlayan yalnız sensin..[7]

Âyet-i kerimede bildirildiği gibi “ilimde derinleşmiş kimselerin” “Biz bunlara iman ettik, hepsi de Rabbimizin katındandır” diye teslimiyet göstermeleri, haddini bilme ve gerçeğe teslim olma anlamında bir yorumdur. O halde böylesi bir tavır, yorumda ilimden kaynaklanan önemli bir ölçüdür.

Yüksek öğrenim yıllarımızda bazen kimi hocalara sorular yöneltirdik. Kolayca ve kesin olarak cevap vermesini beklerdik. Hocalar ise, o konuda söz konusu olabilecek ihtimalleri sıralamaya başlayıp, “Şöyle de, böyle de cevap verilebilir” derlerdi. Biz de bu durumu gerçek cevabın bilinmediğine yorardık. Oysa yıllar sonra anladık ki, hocalar bilgisizlikten değil, bilgiden kaynaklanan bir tavırla cevap olabilecek ihtimalleri ihtiyatla sıralayıp bize cedelden uzak kalma usulü ve eğitimi verirlermiş. Aynı ihtiyatkar tutum ve usulün yorumlarda vazgeçilmez bir ölçü olarak takip edilmesi, bir çok yanlışı, aşırılığı ve cedel kaynaklı ölçüsüzlükleri daha doğmadan önleyecektir. Bilenlerin, farklı görüş ve yorumlara göstereceği saygılı ve ölçülü tavır, hiç kuşkusuz  halkı da olumlu yönde etkileyecek ve haddini bilme erdemini elde etmeye yöneltecektir.

[1] Tirmizî, Tefsiru’l-Kur’ân, 43; İbn Mâce, Mukaddime, 7; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 252, 256

[2] Zehebi, Siyer, VII, 121

[3] Bk. el-Hicr (15) 90

[4] el-Hıcr (15), 90-93

[5] el-Bakara (2), 208

[6]   Bk. Buhari, İlim 14; İ’tisam 7; Müslim, İlim 13; Tirmizi, İlim 5, İbn Mâce, Mukaddime 8

[7] Al-i İmrân (3), 7- 8

***

Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan’ın konuyla ilgili diğer yazıları:

http://www.yazarumitsimsek.com/sinirsiz-yorumlarin-amaci/

http://www.yazarumitsimsek.com/ihtiyata-cagri/

 

 

15 Kasım 2016 Salı

Mustafa Sabri Efendi'nin Üstad'a şahitliği

“Hadisçi” ünvanı altında Resulullah’ın hadislerine güveni sarsmak için faaliyet gösterenlerin Bediüzzaman’dan niçin hoşlanmadıklarını şu iki hatıradan anlayabilirsiniz:

 

Ünlü tarihçi İbrahim Hakkı Konyalı anlatıyor:

Ben hocam [Şeyhülislâm] Mustafa Sabri’den sormuştum:

“Bu zâtı [Bediüzzaman’ı] Dârü’l-Hikmet’e niçin aldınız?” dedim.

“Çok iyi ilm-i Hadis bilir” demişti.

 

Hocam Ayan âzâsı ve Konya meb’usu Zeynelabidin Efendi de aynı şekilde Bediüzzaman’ın çok iyi Hadis ilmi bildiğini ifade etmişti.

 

— Necmeddin Şahiner, Aydınlar Konuşuyor, s. 316

***

İlk yayın tarihi: 25 Ağustos 2016

12 Kasım 2016 Cumartesi

SINIRSIZ YORUMLARIN AMACI

.
PROF. DR. İSMAİL LÜTFİ ÇAKAN

 

Emr-i bi’l-ma’rûf imiş ihvân-ı İslâm’ın işi,

Nehyedermiş bir fenalık görse kardeş kardeşi.

Mehmed Âkif Ersoy

Ümmeti peygamberinden uzak düşürme çabaları önce dış kaynaklı olarak siyasi alanda hilafet kurumunu sonlandırmakla (3 Mart 1924) ortaya çıkmış ve büyük bir itibar ve itimat kaybına sebep olmuştur. Koskoca ümmet bünyesi, çok parçalı ve uzlaşmaz sosyal yapılar halinde sun’i sınırlar arkasında yaşamaya mahkum edilmiştir.  Bu çok parçalı ve irtibatsız yapı bulunduğu coğrafya itibariyle sahip olduğu ekonomik  imkanlar sebebiyle sürekli ve kolayca işgal edilmekte ve fitne sahnesine dönüştürülmektedir. Merkezi otoriteyi temsil eden ortak bir başın mevcut olmayışı bu olumsuz gelişmeyi oldukça kolaylaştırmaktadır.

Sosyolojik olarak ümmet bünyesinin bu parçalı ve sancılı yapısı, ümmet düşmanlarını tatmin etmemiş olmalı ki ümmetin bilgi, bilinç, kültür ve gönül olarak, kendisine kimlik kazandırmış olan Hz. Peygamber ile kültürel ve duygusal ilgisini sıfırlayacak girişimlere sevk etmiştir. Bilimsel görünümlü bu girişimler, belli bir süreden beri müsteşrikler öncülüğünde yürütülmeye ve yönlendirilmeye çalışılmaktadır. O kadar ki kelime-i tevhid’in ikinci cümlesini (Muhammedü’r-resûlullah) gerekli görmeyen iddialar bile ortaya atılabilmektedir. Bütün bu olumsuzluklar şimdilerde ne yazık ki bir kısım yerli Müslüman ağız ve kalemlere de sirayet etmiş bulunmaktadır.

Özellikle son zamanlarda yoğunlaşmış bulunan  Sünnet-i seniyye’nin bilgi ve belgelerine yönelik bilimsellikten uzak, sahiplerinin heva ve heveslerini ölçü alan eleştirilerin ve sınır tanımayan yorumların elde edeceği sonuç, Hz. Peygamber ile ümmetinin arasını soğutup ayırmak ya da ümmeti bir anlamda peygambersiz bırakmaktır. Biliyorum bu ağır bir tespittir. Ne var ki, İngiliz Sömürgeler Bakanı Gladstone’un (1809-1898) Avam Kamerasında söylemiş olduğu “Bu Kur’an Müslümanların elinde bulunduğu müddetçe, biz onlara hakiki hâkim olamayız. Ne yapıp edip bu Kur’an’ı sükût ettirip ortadan kaldırmalıyız. Yahut da Müslümanları ondan soğutmalıyız” sözünü hatırlayıp bu ümmeti nelerden soğutma planlarının yapıldığını düşünmek ve dolaylı da olsa -ne başlangıç ne de sonuç olarak- Batılıların düşünce ve planlarına paralel yol ve yöntemlere itibar etmemek gerekmektedir.

YORUMLARDAKİ ÖLÇÜSÜZLÜK CİNAYET SEVİYESİNDE

Hemen her hafta çeşitli medya araçlarında arz-ı endam eden pervasız  ve cüretkar yorumlardaki ölçüsüzlüğü anlatmak için başka bir değerlendirme yapmak, işlenen cinayet karşısında hafif kalır. Hele  de bu cinayeti işleyenler unvanlı-unvansız ilahiyatçılar ise, önce anlamak sonra da tahammül etmek fevkalade zordur. Dillendirdikleri kimi kuşkuların ortaokul/İmam-hatip seviyesine inmiş olması herhalde onları memnun etse de ümmetin gelecek yılları için büyük bir felâketi işaret etmektedir.

Kültür kaynaklarımıza ve geçmiş ulemanın gayret ve eserlerine karşı “acımasız” denilebilecek usul ve insaf eksikliği ile malul yaklaşımlar sergilemekte sakınca görmeyen hatta bundan vahşi bir zevk aldıkları belli olan kimi ağız ve kalemler, kendi gayretlerini kutsarken, en az geçmiştekilerin de çalışmalarında belli bir sorumluluk duygusunu yeğlemiş oldukları gerçeğini görmezden gelmektedirler.

YOK SAYILAN ULEMA VE İLİM DALLARI

“Ümmetin emanetleri” demek olan Sünnet’e ait bilgi ve belgelerin aslına uygun olarak korunması, anlaşılması  ve yorumlanması faaliyetlerinde kitaplık çapta emek sarf etmiş ulemanın en az günümüzdekiler kadar hassas ve hasbi davranmış olduklarını/olabileceklerini kabul etmemek için geçerli herhangi bir sebep bulunmamaktadır. Kasıtlı üretimde bulunanlar olmuşsa, onlar ve yapıp ettikleri amansız bir bilimsel tespit ve temizlikten geçirilmeye çalışılmış, cerh ve ta’dil gibi özel ilim dalları, uydurmacılar ve hadis diye uydurdukları sözler ile ilgili eserlerden oluşan mevzuât edebiyatı  diye kültür tarihimizde yerini alan edebi bir tür meydana getirilmiştir. Üstelik bu faaliyetler, özelde sünnet-i seniyyenin genelde dinin korunması niyeti ve derin bir sorumluluk duygusuyla yapılmıştır.

ÜMMETİ PEYGAMBERİNDEN SOĞUTMA ÇABALARI

Günün ihtiyaçları açısından kaynaklarımıza müracaat edilmesine engel olacak herhangi bir kural söz konusu değildir. Yeter ki bu ihtiyacı hissedip başvuranlar bilimsel yöntem ve Müslümanca yaklaşımı yeğlesinler. Yanlışı ve hatayı  usulüne uygun olarak tespit ve teşhir etmek her zaman için mümkündür. Ancak herhangi bir yanlışı genelleme yöntemi ve söylemi doğru değildir. Buradan doğacak genel bir güvensizlik, neticede ümmet ile ümmetin başı arasında bulunması gerekli saygı-şefkat ve uyum çizgisine zarar verir. Bundan da hiç kuşkusuz, aydınlatıldığı ve hizmet edildiği iddia edilen ümmet ve risalet kurumu  zarar görür. Böyle bir cinayete sebep olmanın ağır vebali de ona vesile  olanlara kalır.

Nakil ve rivayet usul ve kurallarına göre Hz. Peygamber’e nispetinde şüphe bulunmayan hadis-i şeriflerin bile bu konu “Kur’an’da yok” diye dikkate alınmaması, Sahih hadislerin “haber-i âhad” olmaları gerekçesiyle reddedilip hemen her konuda “mütevatir hadis” aranması, zaman zaman “Efendimiz böyle bir şey söylemez” diye Hz. Peygamber’e rol biçme girişiminde bulunulması, “ümmeti peygamberinden soğutma ve uzak düşürme” çabalarının yansımalarıdır.

ÂLİM VE ÂDİL KİŞİLERDEN BEKLENEN EYLEM

Peygamber Efendimiz ile ümmeti arasını soğutma ve ayırma anlamında bir teşebbüs herhangi bir Müslüman’ın işi olamaz. O halde düşünce, duygu ve davranış olarak bir bütün halinde, peygamber emanetlerine sahip çıkmak, bu noktada ümmet arasında bir ayırıma gitmeden “mâ ene aleyhi ve ashâbî = Ben ve ashabımın yolu üzerinde olanlar” beyanı çerçevesinde, daha açıkçası, ehl-i sünnet ve’l-cemaat/ Kitap ve Sünnet çizgisinde kalmaya bakmak ve onların sorumluluk bilinciyle çalışmak gerekmektedir. Zira ümmetin ana gövdesi bu çizgide yaşayanlardan oluşmaktadır. Pek tabiidir ki kimilerinin fütursuzca yaptıkları gibi  çok zayıf hatta uydurma rivayetleri ehl-i sünnet ve’l-cemaate mal ederek savunmaya kalkmak da sözünü ettiğimiz “Peygamber ile ümmeti arasını soğutma ve ayırma” hedefine hizmet eden “sınır tanımayan yorumlar“a farklı açıdan katkıda bulunmak anlamındadır.

Oysa bir hadis-i şerifte işaret buyrulduğu gibi, cahillerin yorumları, karıştırıcıların alıntıladıkları ve aşırıların bozdukları (تَأْوِيلَ الْجَاهِلِينَ , وَانْتِحَالَ الْمُبْطِلِينَ , وَتَحْرِيفَ الْغَالِينَ)  her devirde karşı çıkılması ve ortadan kaldırılması alim ve adil kişi ve kesimlerden beklenen eylemdir.[1]

Tek kelime ile karşılığı i’tidal demek olan sünnet-i seniyyenin kavranması, yaşanması ve anlatımında ifrat ve tefritten uzak mutedil ve bilimsel bir yaklaşım ve üslubun sergilenmesi, ümmetin en tabii beklentisi ve hakkıdır.

Rahimellahu imreen arefe kadrehu ve lem yeteadde tavrahu. “Değerini/gücünü bilen ve haddini aşmayan kimseye Allah rahmetiyle muamele etsin.”

[1] Bk. Beyhaki, es-Sünenü’l-kübra X, 354;Hadis için el-Albâni “Sahih” demiştir (Bk, Suheyb Abdülcebbar, el-Camiü’s-sahih li’s-sünen ve’l-mesânid, VIII, 248).

***

Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan’ın diğer yazısı:

http://www.yazarumitsimsek.com/ihtiyata-cagri/

 

6 Kasım 2016 Pazar

Çağdaş Mutezile iktidar savaşı veriyor

Yazar Metin Karabaşoğlu, bazı Risalelerdeki istihraçları bahane ederek Bediüzzaman’ı suçlamaya kalkanların ilmîlikten ve iyiniyetten bütünüyle uzak olduklarını ve insanları Bediüzzaman düşmanlığıyla zehirlemek istediklerini söyledi.  

 

TV 111’deki dizi röportajlarının 11’inci bölümünde ebced ve cifir konusunun İslâmî ilimler içindeki yeriyle ilgili olarak bazı önemli tarihî ve temel bilgileri veren Karabaşoğlu, Bediüzzaman’ın hangi risalelerinde ve hangi şartlar altında cifir hesabına başvurduğunu da açıkladı.

 

Metin Karabaşoğlu’nun konuşmasından bazı satırbaşları şöyle:

 

Bir eli yağda bir eli balda olarak değil. Kendine veya Risaleye bir paye biçerek değil. Ümitlerin darmadağın olduğu şartlarda küfre karşı direnci ve hizmet-i imaniyede gayreti muhafaza etmek için yazılıyor. Bugün Bediüzzaman’a 1. Şua’daki o istihraçlarından dolayı laf edenler 1935 yılının şartlarında yaşasalardı acaba ne yapacaklardı?

 

Bu noktada Bediüzzaman’a olan saldırı Ehl-i Sünnet geleneği içerisinde sağlam duruşu temsil eden bir Müslümana bugünün Mutezilesinin bir saldırısıdır. “Bunlar kötü bu darbe yapmaya kalkan işte bundan dolayı yaptı. Aslında bunların hepsi de aynı şekilde sen bana güven ben senin şeyin olayım. Ama ben istiyorum da bunlar olmasın da bir daha böyle yaşamaman için bunların hepsini yık geç” demek istiyorlar.

 

“Ben modern, pozitivist, rasyonalist muktedirlerin karşısında yenik bir zihnin adamıyım, ezik bir zihinle, ezik bir akılla düşünüyorum.” Bunu diyemiyor. Tutup kendisi özgür aklın ve özgür iradesinin temsilcisi, buna karşılık Ehl-i Sünnet çizgisi hep arıza çıkaran, ümmetin başına bela olan, ümmetin tedennisinin sebebi olan Fethullahçılığı üreten şeyler oluyor. Ve de bu söylemler üzerinden “İktidar benim dediğimi yapsın, benim gibi düşünmeyeni ezsin, meydan bana kalsın” demeye getiriyor.

 

İşaratü’l-İcaz’ı okudun mu? Okumadın. Bismillahirrahmanirahim 114 defa okunuyor, Kur’an okunurken her bir surede. Bunun tefsiri sadedinde 1. Sözü okudun mu? Okumadın. Rum suresi 50. Ayetinin dersiyle Haşir risalesini okudun mu? Okumadın. Kur’an’ın kelamullah oluşunun yine bir dersi olarak 12. Sözü, 13. Sözü okudun mu? Okumadın. Mucizat-ı Kur’aniye risalesi olarak 25. Sözü okudun mu? Okumadın. Kur’an’ın hakkaniyeti üzerine 20. Sözü okudun mu? Okumadın.

 

Kur’an’dan aldığı dağ gibi ana dersi görmeyip zor zamanın şartlarında Kur’an’dan bir teselli ve ümit namına yazılmış bir şeyi bağlamından ve yazılış sebebinden kopartarak sanki bütün mesele buymuş gibi, buraya indirgiyorsan bütün o hayatı ve bütün o emeği… Bir kere bu senin gözün, ayıp arayan göz, senin gözün güzellik görebilen bir göz değil. Sen iyi niyetli değilsin. Senin derdin Bediüzzaman’ı anlamak değil. Sen Bediüzzaman’ı kafadan mahkum etmişsin zaten. Zaten Bediüzzaman’a gıcıksın sen. Bediüzzaman’a düşmansın sen. Düşmanlığına malzeme bulup başkalarına da zehirlemek istiyorsun.

 

Yazar Metin Karabaşoğlu’nun konuşmasından ilgili bölümler:

 

Hurufilik, Kur’an’ı anlamanın cifir, ebced, Kur’an’dan remz ve işaret olarak bazı dersler ve haberler çıkarma meselesinin abartılması ve de buna indirgenmesidir. Bu bir sapma. Bu sapmaya karşı başka bazı tepkiler oluşmuş. İbn-i Teymiyye de muhtemelen böyle bir şeyle tepki vermiş. O tepkiyi anlayabiliyoruz ama İbn-i Teymiyye’nin tepkisi kıyıda kalıyor. İslami ilimler geleneği içerisinde hiçbir zaman hiçbir âlim tarafından cifirle, ebcedle bir takım remizler ve işaretler çıkarmak Kur’an’ı anlamanın merkezine yerleştirilmemiş. Ama ayetlerin açık ve sarih dersleri üzerine bir odaklanmanın yanında, bu asla ihmal edilmeksizin, ana omurga, ana gövde muhafaza edilerek Kur’an’ı anlamanın veya Kur’an’ın verdiği derslerin, Kur’an’ın verdiği haberlerin anlaşılması yoluna gidilmiş. “Dalının şöyle de bir budağı var” manasında böyle remizler ve işaretler çıkarmak da reddedilmemiş.

Bediüzzaman Şualar’da el-Hüccetü’z-Zehra’da, 15. Şua’nın en sonunda buna açık ve net bir şekilde değinir. Bu manada cifir ve ebcedle daha ziyade meşgul olan isimlere baktığımızda bunların buhran ve bunalım zamanlarının isimleri olduğunu görürüz. Mesela Cafer-i Sadık’a ağırlıklı şekilde atfedilir cifir ve ebcedle ilgili şey.

“MENEMEN’İN BİR KOPYASINI ÜZERİMİZDE DENEMEK İSTEDİLER”

Buhran ve bunalım. Yani İslam düşüncesinin veya İslam tarihinin buhranı ve bunalımı?

Evet. Cafer-i Sadık Ehl-i Beytin bir mümessili. Büyük dedesi Zeynelabidin Ali bin Hüseyin. Malum Kerbela’dan kurtulabilen tek kişi. Ehl-i Beytin Emeviler döneminde yaşadıkları ortada. Ehl-i Beyt, peygamber ailesi. Emeviler her tarafa hüküm sürmüş. İmam-ı Azamın da hocası kendisi. Ehl-i Beytin sıkıntıya maruz kaldığı bir dönem. Burada daire-i esbabda kuvvetli bir kuvve-i maneviye lazım kendi için veya Ehl-i Beyt için veya Ehl-i Beyti sevenler — ki her mümin sever — için. Orada vaziyet kötü de gözükse sıkıntı da gözükse “Üzülmeyin şu manalar, bu dersler var, bu da geçecek şu, şu şöyle istikbalde şöyle bir fütuhat olacağına buradan bir telmih bir işaret çıkıyor” şeklinde kuvve-i maneviye ve direnci sağlam tutmak amaçlanmış. Tıpkı Mehdi hadislerinde olduğu gibi.

Muhyiddin-i Arabi de böyle yapmış. Osmanlının son döneminde Bursalı İsmail Hakkı Bursevi mesela Esrarü’l-Huruf diye galiba böyle bir çalışma yapmış. Bediüzzaman hakeza. Bediüzzaman Barla’ya sürülmüş. Risalelerin telifine başlamış. Barla’da etrafında o risaleleri okuyan bir kitle de oluşmuş. Bir yandan duyuyor; “İmana şöyle bir saldırı var. Haşri inkâr eden şöyle şeyler var. Ders müfredatı değişmiş, haşa Allah’ı inkâr eden, maymun atamız, biz onun neslindeniz” filan diye böyle şiirlerle ilkokul çocuklarına güya küfrani bir anlayışın düşünüşün empoze edildiği bir ortam. Bütün bunların haberini alıyor Bediüzzaman. Buna karşı yazdığı risalelerle o küfrani taarruza karşı iman hakikatlerini, Kur’an hakikatlerinin muhafazası ve müdafaası namına eserleri yazmış.

Bu eserler sahipsiz de kalmamış, muhataplar bulmuş Barla, Isparta civarında. Ve giderek Ege’nin daha geniş bölgelerine doğru da yayılmış. Durum bu iken ne oluyor? Isparta’ya sevk ediliyor. Oradan da hepsi toplanıyorlar, güya bir gizli şey kurmuşlar ve devleti yıkma teşebbüsüyle bu eserler yazılmış gibi. Haşir Risalesi neresiyle devleti yıkacak? Mucizat-ı Kur’aniye risalesinin neresiyle devleti yıkacak? Sünnet-i Seniyye risalesinin neresiyle devleti yıkacak? Bediüzzaman, “Menemen’in bir taklidini, bir kopyasını üzerimizde denemek istediler” diyor. Oradan Afyon’a sevk ediliyor, Afyon’dan Emirdağ’a sevk ve saçma sapan gerekçeler üreterek idam talebiyle yargılıyorsunuz. Şartlar bu.

BEDİÜZZAMAN’I EBCED VE CİFİRLE İLGİLENDİREN ŞARTLAR

Bediüzzaman ve talebeleri hapiste idamla yargılanıyorlar. Dışarıya bakarsak, Kur’an harfleri yasaklanmış, öğretenler mücrim sayılıyor ve hapse atılıyor. Medreseler kapatılmış, neşriyat darmadağın edilmiş, dergahlar, tekkeler kapatılmış. Sarıkla gezeni, şapka giymeyeni hapse atıyorlar. Ezana müdahale edilmiş, hutbeye müdahale edilmiş, dini kitaplar darmadağın edilmiş. Kimisi hurda halinde hurda kâğıt olarak satılmış filan vs. Böyle bir dine, dini hayata, dini esasları ve dinin bütün göstergelerine dönük devlet eliyle külli bir taarruzun olduğu bir dönem. Ve siz hapistesiniz ve idamla yargılanıyorsunuz. O istihraçlar o şartlarda yazılıyor. Tıpkı Cafer-i Sadık ve sonraki ebced ve cifirle daha fazla meşgul olanların durumuna benzer şekilde.

Bunlar [sanki] çok rahat dönemlerde, asıl meseleyi bırakmışlar da böyle hurufi bir sapma içerisinde teferruatın teferruatını merkeze yerleştirmişler! – ki öyle bir şey yok. İşte Sözler, Risale-i Nurların en baş eseri Sözler’in neresinde cifir, ebced var? Mektubat… Temel risalelerin neresinde var? Eskişehir hapsi şartlarında 1. Şua’da bu mesele var. Hapis şartları var. Daire-i esbabda yok denilen bu şartlarda ehl-i imanın kuvve-i maneviyesini muhafaza etmek, özelde de yanında, onunla birlikte hapsedilmiş Nur Talebelerine “Bu devran böyle gitmez bu böyle olmayacak”, bu noktada bir ümit vermek sadedinde yazılmış.

28 ŞUBAT’TA SAKAL VE BIYIKLARIN KESİLDİĞİNİ, GÜMÜŞ YÜZÜKLERİN ELDEN ÇIKARTILDIĞINI GÖRDÜK

Şimdi bugünün şartlarında konuşmak çok kolay. 1935 yılında, bugün Bediüzzaman’a 1. Şua’da o istihraçlarından dolayı laf edenler 1935 yılının şartlarında yaşasalardı acaba ne yapacaklardı? Bir 28 Şubat şartlarında kimlerin neler olduğunu gördük. Kaç sakalın kesildiğini gördük, kaç bıyığın kesildiğini, kaç gümüş yüzüğün elden çıktığını gördük. Kaç şeklin şemailin değiştiğini gördük. İslami yayıncılığın tarzı bile değişti, kişisel gelişime döndü 28 Şubat şartlarında. O kadar kolay mı bu meseleler? Burada şimdi bu rahatlığın içerisinde laf etmek kolay. 1935’te olsa ne olacaklardı acaba? Bediüzzaman gibi küfrün karşısında dimdik durabilecekler miydi idamla yargılanırken? Yoksa yüzlerce, binlerce kişiyi teslim olmuş, boyun eğmiş, savrulmuş veya başka diyarlara kaçıp gitmiş olarak mı görecektik?

Şimdi [Risaleler] bu şartlarda yazılıyor. Bir eli yağda bir eli balda olarak değil. Kendine veya Risaleye bir paye biçerek değil. Ümitlerin darmadağın olduğu şartlarda küfre karşı direnci ve hizmet-i imaniyede gayreti muhafaza etmek için yazılıyor.

Bediüzzaman mahkemelerden mahkemelere sevk edildi. O eserlere ceza verdirmek için bekleyen savcılar vardı. Bilirkişilere gönderildi o eserler. O bilirkişiler de neticede ilahiyat camiasından veya Diyanet içerisinde görevi olan alim kişilerdi. Onlar “cifir diye bir ilim yoktur, ebced diye bir şey yoktur. Bu İslami gelenek içerisinde asla yeri olmayan astarı olmayan şeylerdir, bu bir sapkınlıktır” diye böyle bir rapor yazdılar mı? Yazmadılar. Çünkü İslami ilimler içerisinde, merkezde olmamakla birlikte böyle ilimlerin olduğunu İslami gelenek içerisinde bu şekilde ayetlerden tevafuklar ve harflerin sayısal değeri üzerinden bir takım dersler, çıkarımlar olduğunu biliyorlardı.

Bunun bir ilmi var. Hangi harf nasıl okunur, nasıl toplanır filan vs. bunun bir ilmi var. Kaldı ki mesela bununla ilgili Eş-Şeceretü’n-Nu’mâniyye diye bir eser vardır Muhiddin-i Arabi’ye atıfla. O yazmış mıdır kesin değil ama meşhur bir eserdir. Eş-Şeceretü’n-Nu’mâniyye Osmanlı tarihi içerisinde çok okunmuş bir eserdir. Çünkü orada Kur’an ayetlerinden çıkarımlarla, istihraçlarla, remiz ve işaretlerle Osmanlının yarınına dair bir tarih okuması var. Eş-Şeceretü’n-Nu’mâniyye bir inkarızdır neticede. Başlayan her şey biter. Ve bu bir dönem yasaklanmış. Çünkü hanedanın bitişine atıf şey yapıyor diye. Asırlarca var olagelmiş böyle bir kitap.

Bu gelenekte yeri ve karşılığı olan bir şey. Bazıları sünnete dayalı olduğunu inkar ediyorlar. Hayır, orada da var. Yahudiler geliyor “Senin ümmetinin ömrü kısadır” diyorlar. Huruf-u mukattadan hareketle. Resulullah başka ayetleri okuyor ve o zaman Yahudilerin morali bozuluyor. Böyle haberler var. Bazıları tutup Kabala filan bilmem ne diye bunu İslam dışı ilan edip Yahudilikle ilişkilendirme gibi bir tutum var. Oraya çok detaylı girilir de şu an girmeyeceğim.  . .  Ama niyet, bunu din dışı, İslam dışı, gelenek dışı bir şey haline getirmek. Milyarlarca insan var İslam davetine çağrılması gereken. Senin yaşadığın ülkede Allah’a iman, melaikeye iman, ahirete iman noktasında kafası karışık çok insan var. Ve bırakalım beş vakit namazı Cuma namazı kılmayan veya bayram namazı kılmayan milyonlarca insan var. Bütün bunları bırakıyorlar bu işlerle uğraşıyorlar. Namaz kılmayan insanı namaz kılması için çaba göstermek yerine alnı beş vakit secdeye inen insanın aslında kafir olduğunu ispat etmeye çalışıyorlar. Caminin içinden adımını atamamış insanı camiye davet etmek yerine caminin içindeki insanını “Aslında bu müşriktir bilmem ne” demeye çalışmak. Bu apayrı hastalıklı bir ruh hali.

Bu noktada Bediüzzaman’a olan saldırı Ehl-i Sünnet geleneği içerisinde sağlam duruşu temsil eden bir Müslümana bugünün Mutezilesinin bir saldırısıdır. Ve bu Mutezile güya İslami ana damarı o ümmetin cadde-i kübrasını temsil eden alimleri güya yanılmakla suçlarken, iktidar gücüne yaslanıp güçle kendi hükmünü dayatma uygulamasını, mihne uygulamasını onlar yapmıştır.

Dünün Mutezilesiyle aynı görüyoruz. Fethullahçılığın bir büyük zararı olmuş bu ümmete, onu Ehl-i Sünnete fatura etmek, Bediüzzaman’a, tasavvufa bütün o İslam mirasının o Ehl-i Sünnet çizgisinin taşıyıcısı ilim geleneğine bunu fatura etmek istiyolar. Oradan iktidara bir selam çakmak. “Bunlar kötü bu darbe yapmaya kalkan işte bundan dolayı yaptı. Aslında bunların hepsi de aynı şekilde sen bana güven ben senin şeyin olayım. Ama ben istiyorum da bunlar olmasın da bir daha böyle yaşamaman için bunların hepsini yık geç” demek istiyorlar.

“İKTİDAR BENİM DEDİĞİMİ YAPSIN, BENİM GİBİ DÜŞÜNMEYENİ EZSİN, MEYDAN BANA KALSIN”

Şu anda yaşananlar tam olarak bu…

Evet, Mutezile karakteri bu. Memun, Mutasım’ın arkasına saklanarak da bunu yaptılar. Bugün de aynısını yapmaya çalışıyorlar. Kendilerini herkesten daha özgürlükçü, Ehl-i Sünnet iradeyi kayıt altında tutuyormuş da, hele ki Eş’ari daha da kayıt altında tutuyormuş da İslam ümmeti bundan dolayı perişanmış da. Maturidi, Eş’ari itikadı, Ehl-i Sünnet itikadı bu ümmetin merkezindeyken üç kıtadan o fetihler oldu. Selçuklular Mutezile miydi? Osmanlı Mutezile miydi? Böyle anakronik saçma sapan bir tarih okuması.

“Ben modern, pozitivist, rasyonalist muktedirlerin karşısında yenik bir zihnin adamıyım, ezik bir zihinle ben ezik bir akılla düşünüyorum.” Bunu diyemiyor. Tutup kendisi özgür aklın ve özgür iradesinin temsilcisi, buna karşılık Ehl-i Sünnet çizgisi hep arıza çıkaran, ümmetin başına bela olan, ümmetin tedennisinin sebebi olan Fethullahçılığı üreten, bilmem ne böyle şeyler oluyor. Ve de bu söylemler üzerinden “İktidar benim dediğimi yapsın, benim gibi düşünmeyeni ezsin, meydan bana kalsın” demeye getiriyor.

ALÇAKLIK YAPIYORSUN

Nasıl semadan yağmur maddi anlamda bereket, rahmet vesilesi oluyorsa işte Kur’an insanlık semasını ve bütün zamanları, bütün mekanları kuşatmış şekilde ve o Kur’an asumanından o Kur’an semasından manalar her asırda ihtiyacına göre müminlerin dünyasına, müminlerin akıllarına, müminlerin kalplerine inmeye devam ediyor. Yazılmış binlerce tefsir her asırda bunun bir nişanesi. Kısacık bir yedi ayetlik Fatiha süresi üzerine binlerce tefsir yazılmış, yazılmaya devam ediyor. Nasıl bir bereket, bitimsiz bir hazine, bitimsiz bir okyanus. Muazzam bir semavi bereket olarak bu manalar devam ediyor.

Bediüzzaman, “Rabbimizin kelam-ı ezelisi bitimsiz bir ikram ve hazine bizim için” diyor. Bunların mana-yı sarihi vardır. Her bir ayetin asıl dersleri vardır. Asıl, açık en temel daveti manası vardır. Nasıl bir ağaç gibi düşünürsek orada da ağacın bir gövdesi var. Kökler ve gövde sonra dallar var. Dalların budakları var. Budakların daha da küçük dalcıkları var.

Mana-yı sarih ana gövdeyi temsil ediyor. Ondan sonra o mana-yı sarihe bağlı teferruatı dallar anlamına geliyor. O asıl mananın yanında dallar, o dalların budakları mahiyetinde böyle tabaka tabaka anlam mertebeleri söz konusudur Kur’an için, Kur’an’ın her bir ayeti için.

Bu anlam mertebelerinden biri. Tekrar vurguluyoruz. Asıl değil. 15. Şua el-Hüccetü’z-Zehra’nın son kısmını okuyorum. Çünkü bundan sonra işte o istihraçta bulunduğu 1. Şua gelecek. Onun izahını hazırlıyor. Burada hakikati olan, bir asla dayanan gelenekte yeri olan bir şey bu. Ben yalan ve yanlış, sapkın bir şey yapmıyorum dersi var burada. Bu mana içerisinde yaş ve kuru her şey varsa Kitab-ı Mübinde, Kur’an kitabın bir manası Kur’an’ı da ifade ediyorsa, Kur’an’da geleceğe dair de haberler açık ve net. Bu yarın olacak, ertesi gün bu olacak söylemiyor. O noktada açık bir haber saat-i kıyamete dair. Orada sürekli nazarımız ona çevriliyor. Bu dünya geçici, hesap var, o güne, o gün Rabbinizin huzuruna nasıl çıkacağınıza odaklanın, ona hazırlanın. O haber tartışılmaz sürekli hatırlatılır.

Şu dünya hayatında da gelecekte neler olacak buna dair, asıl mananın dalının budakları sadedinde diyor her asra dair böyle işaretler, remizler yaş ve kuru her şey içinde olan o kelam-ı ezelinin içinde bulunur. Bu akla mantığa aykırı mı? Değil. Bu itikada aykırı mı? Değil. Madem Kur’an, kelam-ı ezelidir, Kur’an’da böyle bir hasiyet beklenir.

Ondan sonra diyor ki Bediüzzaman, “Yazdığım risalede biz demiyoruz ki ayatın mana-yı sarihi budur.” Gele gele 1. Şua’ya gelenler sanki böyle bir şey de var. Bunu ilk Yaşar Kutluay yazmıştır. O makale denilen iftiraname, çarpıtma sonraki o bütün yazılanlar bunun papağanıdır diye söylüyorum hala o papağanlık devam ediyor.

İşaratü’l-İcaz’ı okudun mu? Okumadın. Bismillahirrahmanirahim 114 defa okunuyor, Kur’an okunurken her bir surede. Bunun tefsiri sadedinde 1. Sözü okudun mu? Okumadın. Rum suresi 50. Ayetinin dersiyle Haşir risalesini okudun mu? Okumadın. Kur’an’ın kelamullah oluşunun yine bir dersi olarak 12. Sözü, 13. Sözü okudun mu? Okumadın. Mucizat-ı Kur’aniye risalesi olarak 25. Sözü okudun mu? Okumadın. Kur’an’ın hakkaniyeti üzerine 20. Sözü okudun mu? Okumadın.

Şimdi Bediüzzaman ve Kur’an denilince kardeşim elinde kapı gibi İşaratü’l-İcaz’ı görmeyen gözün, elinde kapı gibi Sözler’i görmeyen gözün, bütün bunları görmüyor gele gele Şualar’ın sonunda orada 30 civarında ayetten yapılan istihraçları görüyorsa ve Bediüzzaman’ın Kur’an’la hemhal oluşunu buraya indirgiyorsan, kusura bakma, sen alçaklık yapıyorsun.

BEDİÜZZAMAN’A DÜŞMANSIN SEN, BAŞKALARINI DA ZEHİRLEMEK İSTİYORSUN

Bir kere sıralamaya bakarsın: Bu adam önce ne yazdı? Önce Muhakemat’ı yazdı, Kur’an’ı anlamada bir usul çalışması olarak. Önce tefsir mukaddimesi diyor zaten. Sonra ne yazdı? İşaratü’l-İcaz tefsirini yazdı. Sonra? Sözler’i yazdı. Sonra? Mektubat’ı yazdı. Sonra? Lem’alar’ı yazdı. Sonra? Eskişehir hapsinde idamla yargılandıkları o karanlık şartlarda 1. Şuadaki bu istihraçları yazdı. Adamın derdinin bu olmadığını anlarsın değil mi? Sıralamaya bak: en sonunda ve de çok karanlık bir zamanda. Burada buna indirgemediği apaçık ortada. Kur’an’ın ana manası üzerine zaten bir ömür verdiği, bunun için kendi anladığı bir şekilde bunu ümmetle paylaşmak için yazdığı ortada. Ve sorun arıyorsan al sana İşaratü’l-İcaz, Muhakemat. İşaratü’l-İcaz’dan başlamalı. İlk sorunu orada bul. Gel Sözler’e, Mektubat’a devam et. 1.Şuayı hepsinden sonra gel. Hala vicdanın elveriyorsa diyeceğini de Bediüzzaman’a.

Kur’an’dan aldığı dağ gibi ana dersi görmeyip zor zamanın şartlarında Kur’an’dan bir teselli ve ümit namına yazılmış bir şeyi bağlamından ve yazılış sebebinden kopartarak sanki bütün mesele buymuş gibi, buraya indirgiyorsan bütün o hayatı ve bütün o emeği… Bir kere bu senin gözün, ayıp arayan göz, senin gözün güzellik görebilen bir göz değil. Sen iyi niyetli değilsin. Senin derdin Bediüzzaman’ı anlamak değil. Sen Bediüzzaman’ı kafadan mahkum etmişsin zaten. Zaten Bediüzzaman’a gıcıksın sen. Bediüzzaman’a düşmansın sen. Düşmanlığına malzeme bulup başkalarını da zehirlemek istiyorsun.

***

Metin Karabaşoğlu’nun konuşmasının tam metnine ve diğer bölümlerine şu adresten ulaşabilirsiniz:

http://www.risalehaber.com/bediuzzamani-ebced-ve-cifiri-kullanmaya-mecbur-kilan-karanlik-anlar-288382h.htm

28 Ekim 2016 Cuma

Mehdîlik konusunda ilim konuşuyor

İstanbul Şehir Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Mehmet Ali Büyükkara, mehdîlik ile ilgili olarak kamuoyunda meydana getirilen tereddütleri izale edecek kısa, özlü ve son derece rahat anlaşılır bir ilmî makale kaleme aldı.

 

Prof. Dr. Büyükkara, bu makalesini, geçtiğimiz günlerde KURAMER tarafından mehdîliği bütünüyle reddetmek üzere düzenlenen bir sempozyuma sundu. Büyükkara’nın kendi Twitter hesabından verdiği bilgiye göre, bu makale, sempozyum programında olmamasına rağmen, Prof. Dr. Ali Bardakoğlu tarafından yazılı müzakere olarak kabul edildi. Makalenin sempozyuma ait kitapta yayınlanıp yayınlanmayacağı henüz bilinmiyor.

 

Kelâm tarihi ve okulları, İslâm mezhepleri ve çağdaş İslâmî akım ve hareketler üzerindeki çalışmalarıyla tanınan Prof. Dr. Mehmet Ali Büyükkara’nın makalesinden bazı satırbaşları:

 

– İkiyüze yakın olduğu bildirilen mehdi haberleri hem sened hem de metin yönleriyle hadis usulcülerimizin tahkikatına maruz kalmış ve neticede sahihi, haseni, zayıfı ve mevzusu büyük ölçüde tespit edilmiştir.

 

– Mehdiliğin istismarı ciddi bir sorundur. Bu sorun mevcut diye, mehdiyetin inkarı bir çözüm değildir. Geçmişteki alimlerimizin yaptığı gibi kelamcılar, ilahiyatçılar bu konuda istismarların önüne geçmek için gerekli tedbirleri almak, lüzümlu açıklamaları yapmak durumundadırlar.

 

– Mehdiliğin pasifleştirici bir inanç olduğu tezinin, müslümanların tarihi tecrübesi göz önüne alındığında tutarlı bir karşılığı bulunmamaktadır.

 

– Mehdiyeti reddedenler bu inancın itikada zararlı, akla aykırı, Kur’an’ın ruhuna ters vs. olduğu gerekçesiyle bu reddi yapıyorlarsa, aynı gerekçeyle Kehf suresindeki Musa-Hızır kıssasını da Kur’an’dan çıkartmaları gerekir.

 

– Mehdi inancını reddedenler, bu hadislerin geçtiği kitaplardaki diğer bütün hadisleri birden reddetmekle tutarlı olabilirler.

 

– Din bir usûl üzere anlaşılır. Bu usûlü uygulamayanlar yahut bazen uygulayıp bazen bırakanlar sürekli çelişkiler içinde kalmak ve yanlış sonuçlara varmak durumundadır.

 

Prof. Dr. Büyükkara’nın her satırı bir usul dersi niteliğindeki makalesi aynen şöyle:

 

Mehdîlik ve mehdiyyet hakkındaki mütalâalarım

Prof. Dr. Mehmet Ali Büyükkara

Mehdilik ve mehdiyyet hakkındaki mütalaalarımı şu cümlelerle özetleyebilirim:

1) Mehdilik sübûten zannî bir temele dayandığı için, muhkemâta dayanarak sistemini oluşturan Ehl-i Sünnet’in akâid kitaplarında (özellikle erken döneme ait olanlarda) genellikle bir akide prensibi olarak kendine yer bulamamıştır.

2)Bir meselenin akâid kitaplarına girmemesi, akâid umdeleri arasında yer almaması, bu meselenin inkarını gerektirmez.

3) Bu meselenin akâid kitaplarında yer bulamaması; yer bulsa bile çok kısa ifadelerle ve icmâli şekilde geçiştirilmesi, Sünnî alimlerin bu inancı inkar edişlerinden değil, konunun hassasiyetinden dolayıdır. Zira siyasal iktidarlara karşı başlatılan silahlı ve yıkıcı ayaklanmalara bazen mehdiyet iddiaları eşlik etmiştir. Yahut, bu konu kötü niyetli insanlar elinde çeşitli istismarlara zemin teşkil edebilmiştir. Sünnî kaynakların konu hakkındaki umumi sessizliğinin muhtemel nedeni bu endişeler olmalıdır.

4) Mehdilik haberleri geleceğe, dolayısıyla gaybe ait bilgilerdir. Peygamberlerin genel olarak gaybı bilmedikleri, ama bazı meselelerde Allah tarafından bilgilendirildikleri (bkz. el-Cin: 27) malumumuzdur. Özellikle ahiret hayatı, kıyamet günü ve alametlerine dair hadisler bu nev’iden olup, Sünnî hadis külliyatı içinde geniş sayılacak bir hacme sahiptirler. Mehdi haberleri bunlar arasındadır ve genellikle İsa (a.s.)’nın inişi ve deccal haberleriyle birlikte karşımıza çıkarlar.

5) İkiyüze yakın olduğu bildirilen mehdi haberleri hem sened hem de metin yönleriyle hadis usulcülerimizin tahkikatına maruz kalmış ve neticede sahihi, haseni, zayıfı ve mevzusu büyük ölçüde tespit edilmiştir. Bu konuda birçok eser kaleme alınmıştır. Buhari ve Müslim, İsa (a.s.)’nın inişi ve deccal rivayetlerini verirlerken, doğrudan “beklenen mehdi”yi zikreden hadisleri ihmal etmişlerdir. Ancak, Buharî, K. Enbiya: 49; Müslim, K. İman: 244, 247’de görüldüğü gibi dolaylı biçimde mehdiye işaret eden rivayetler de bu mecmualarda yok değildir.

6) Sünen sahibi müellifler ise mehdi haberlerini doğrudan kitaplarında rivayet etmişlerdir. Muhaddisler tarafından birçoğu sahih sayılan bu haberler, kıyamete yakın bir mehdinin geleceğini Hz. Resulullah’ın dilinden ve çok sayıdaki sahâbe ve tâbiînin aracılığı ile ihbar etmektedirler.

7) Söz konusu hadisler bazı detaylarda birbirleriyle mutabık kalmasalar da, şu hususlar üzerinde genel bir ortak zemin oluşmaktadır.

  • Bu mehdi kıyamete yakın zuhur edecektir.
  • Dünyadaki kötü gidişatı faaliyetleriyle ve adaletli yönetimiyle iyiye tahvil edecektir.
  • Bu süreçte deccal ile mücadele edecektir.
  • Dünyaya inecek olan İsa (a.s.) ile buluşacaktır.

8) Bahsedilen sahih hadisler zemininde en azından mehdi hakkındaki bu hususları zann-ı ğâlib ile imkan dahilinde görmek gerekmektedir. Zira sem’iyat konularında yegane dayanağımız, Kur’an ve sahih sünnettir.

9) Asırlar boyunca Sünni ulemanın ve kamuoyunun kahir ekseriyeti bu imkan durumunu onaylamıştır. Zira mehdinin geleceğini haber veren sahih rivayetler bulunmasına rağmen, bunu nefyeden tek bir haber elimizde yoktur.

10) İbn Haldun’un Mukaddime’sinde yaptığı mehdi haberleri hakkındaki hadis tenkitleri, hadis erbâbınca isabetli bulunmamıştır (mesela bkz. Azimabadi, Avnü’l-Mabud; Ahmed Muhammed Şakir, Müsned tahkiki). Zaten İbn Haldun da, “az sayıda da olsa” bazı haberlerin sıhhatini inkar etmemiştir. Aslında bir tarihçi ve sosyolog olan İbn Haldun’un hadis tenkidi ve cerh-tadil konularında uzman birisi olmadığı bilinmektedir.

11) “Kıyamete yakın zuhur edecek, zulmü kaldırıp adaleti ikâme edecek ve deccal kişiliğindeki biriyle savaşacak bir kurtarıcı” ütopyası, istisnasız tüm dinlerde görülen ortak bir olgudur. Yahudilik ve Hıristiyanlık’taki mesihiyet, mehdiyet motifleri, İslamiyet’teki motiflerle birçok hususta benzeşmektedir. Bu durumu, mehdilik inancının tümüyle İsrailî kaynaklı olduğu, dinde aslının bulunmadığı, yabancı tesirlerle sonradan dahil olduğu şeklinde açıklamak yanlış bir çözümleme olur. Sâmi dinleri başta olmak üzere tüm dinlerdeki bu olgu, insanlığın ortak kadim geleneğini, Kur’an’da adı geçen ve geçmeyen tebliğcilerin ortak mesajını, dinlerin ortak mirasını yansıtan bir inanca işaret etmektedir. Bu durum ise, mehdi ihbarının zaafiyetini değil kuvvetini iktiza eder.

12) Şia mezhepleri birbirlerinden farklı şekillerde mehdi inancını bir akide umdesi haline getirmişlerdir. Sünni kaynaklardaki mehdilik ile, Şia’nın mehdileri arasında genel ortak noktalar dışında bir benzerlik bulunmamaktadır. Bu itikadın Sünniliğe Şia’dan geçtiği iddiası temelsiz ve delilsiz bir iddiadır. Şia’nın mehdilik hakkında netleşmeye başladığı ikinci ve üçüncü hicri yüzyıllardan önce sahâbe ve sünni tâbiîn, elimizdeki haberleri Hz. Peygamber’den rivayet etmeye çoktan başlamıştı.

13) Mehdiyet inancının Kur’an’ın bazı genel ilkelerine ters düştüğü iddiası da temelsizdir.

a) Mehdiyet düşüncesi, hatm-i nübüvvet inancına zarar vermez. Zira mehdinin Hz. Peygamber’in getirdiği din ve şeriat üzerine olacağı hadislerde net olarak belirtilmiştir.

b) İyiye, güzele doğru değişim ve dönüşümün Kur’an’da insan eliyle olacağı belirtilmekte, insanlardan bunun için çalışmaları istenmektedir. Evet, gerçekten Kur’an’ın iradesi bu yöndedir. Tüm peygamberler insandı ve etraflarındaki insanlarla davet çalışmasını yürüttüler. Mehdi de bir insandır ve etrafındaki insanlarla faaliyetlerini yapacaktır. Mehdi’nin “bir süper varlık” olduğu yönündeki rivayetler zayıftır. Mehdi kendisinin mehdi olduğunu dahi bilmeyecektir.

c) Mehdi düşüncesinin, değişim ve dönüşümü ileri muhayyel bir zamana erteleyerek beşeriyetin itici gücünü körelttiği yönündeki iddia da tutarlı değildir. Doğrudur, Kur’an her müslümandan bir mehdi gibi hareket etmesini istemektedir. Nitekim tarih boyunca müslümanlar da böyle yapmışlardır. Kudüs fatihi Salahaddin Eyyubi, Hindistan fatihi Gazneli Mahmut, İstanbul fatihi Sultan Mehmet ve daha yüzlercesi, ve yüzlerce, binlerce irşadçı ve ıslahatçı, “mehdi gelecek” beklentisine girip geri çekilmemişlerdir. Mehdi zaten kıyamete yakın gelecektir. Öyleyse kıyamet vaktine kadar zulüm ve haksızlıklar devam mı etmelidir?

Mehdi inancını bir akide umdesi sayan İmamiyye’ye mensup Şii müslümanlar, çok yakın bir tarihte, “adalet devletini kuracak mehdi muntazar” beklentisine rağmen, Mehdi’nin vazifesini alimlere tevdi etmek suretiyle İran’da bir devrim dahi gerçekleştirmişlerdir. Kısacası mehdiliğin pasifleştirici bir inanç olduğu tezinin, müslümanların tarihi tecrübesi göz önüne alındığında tutarlı bir karşılığı bulunmamaktadır.

14) Mehdiliğin istismarı ciddi bir sorundur. Bu sorun mevcut diye, mehdiyetin inkarı bir çözüm değildir. Geçmişteki alimlerimizin yaptığı gibi kelamcılar, ilahiyatçılar bu konuda istismarların önüne geçmek için gerekli tedbirleri almak, lüzümlu açıklamaları yapmak durumundadırlar.

15) Mehdiyetin bir vasıf olduğu, mehdinin ve deccalin bir şahs-ı manevi olduğu şeklindeki açıklamalar yanlış değildir. Şüphesiz ki her çağda mehdinin misyonunu üstlenmiş şahıs ve cemaatler çıkabilir ve bunlar deccal şebekelerine karşı istikamet üzere bir mücadele yürütebilir.

Ancak, hadislerdeki mehdi ve deccal muayyen şahıslara işaret etmektedir ve bunlar kıyamete yakın geleceklerdir. Dolayısıyla bu mehdi, şahs-ı maneviden başka bir şeydir. Mesela, şahs-ı manevi tezinin en önemli savunucularından Bediüzzaman Said Nursi, bu tezi savunmakla beraber, konu hakkındaki mütalaalarında bir kıyamet alameti olan mehdiyi reddetmemekte, bu yöndeki inancını muhafaza etmektedir.

16) Nüzûl-ü İsa ve mehdiyet meselelerini savunan Zâhid el-Kevserî ve daha onlarcası gibi müstakil eser sahibi alimlerin bu konuyu önemsemelerinin sebebi, kanaatimce kıyamate yakın vuku bulacağı söylenen bu kavram ve olaylara atfettikleri büyük ehemmiyet değildir. Onları asıl kaygılandıran şey dini anlama usûlünün yani kadim metodolojinin bu yolla tahrip edilmesidir. Zira nakli temelleri olan bu inançların inkarı ciddi bir metodolojik tutarsızlığı beraberinde getirmektedir.

Şöyle ki, mehdi inancını reddedelim diyenler, eğer bu hadislerin geçtiği kitaplardaki tüm hadisleri kullanmayalım derlerse tutarlıdırlar. Mesela Ebû Dâvud’un iman, ihlas, ilim, tefsir, alışveriş, nikah vs. hadislerini kullanırım, mehdi hadislerini ise yok sayarım diyorlarsa bu tutum çelişki ve tutarsızlıktır. Zira tüm bu hadisler aynı ravilerle ve aynı yöntemle bize geldiler.

17) Mehdiyeti reddedenler bu inancın itikada zararlı, akla aykırı, Kur’an’ın ruhuna ters vs. olduğu gerekçesiyle bu reddi yapıyorlarsa, aynı gerekçeyle Kehf suresindeki Musa-Hızır kıssasını da Kur’an’dan çıkartmaları gerekir. Malumunuzdur ki bu kıssa yanlış yorumlamalar suretiyle bâtınîliğin temel argümanını oluşturmaktadır ve bu bâtınî yorumla mehdiyet inanacından çok daha fazla müslümanlara zararlı olmuş ve olmaktadır.

Demem şu ki, din bir usûl üzere anlaşılır. Bu usûlü uygulamayanlar yahut bazen uygulayıp bazen bırakanlar sürekli çelişkiler içinde kalmak ve yanlış sonuçlara varmak durumundadır.

 

Mütalaalarım bu şekildedir. Doğrusunu tabii ki Allah bilir.

Saygılarımı arz ederim. 24 Ekim 2016

 

Prof. Dr. Mehmet Ali BÜYÜKKARA

İstanbul Şehir Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi

Kelam ve İslam Mezhepleri Anabilim Dalı Öğr. Üyesi

(Prof. Dr. Büyükkara’nın yazısının orijinaline https://www.academia.edu/29387267/Mehdilik_Hakk%C4%B1nda_M%C3%BCtalaalar%C4%B1m.docx adresinden ulaşabilirsiniz)

***

Konuyla ilgili olarak ünlü hadis âlimi Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan’a ait kaçırılmaması gereken bir yazıya da şu bağlantıdan ulaşabilirsiniz:

http://www.yazarumitsimsek.com/ihtiyata-cagri/

 

22 Ekim 2016 Cumartesi

Ayasofya'da dönüşü olmayan yola girdik

Ezan okundu mu şeytanlar kaçar; öyle buyuruyor Allah’ın Resulü. Nitekim Ayasofya Camiinde ezan okunuyor diye şeytanın biri Türkiye’ye gelmekten vazgeçmiş. Biz bu şeytanları Ramazan ayında da kudurtmuştuk. Artık Ayasofya Camiini tamamen açarak bütün şeytanları kaçırma vaktidir. Ramazan’daki hatırlatmamızı bir daha hatırlıyor ve hatırlatıyoruz:

 

Ayasofya konusu artık geri dönülmesi imkânsız bir noktaya geldi.

Bu muhteşem İslâm mâbedinin kubbesi altında okunan Kur’ân’ın sadâsı tâ Amerika’larda yankılandı.

ABD panikledi, Avrupa’nın şımarık veledi Yunanistan feryada başladı. Hele bir de bu şımarık veledin sahur vaktinde Ayasofya Camiine konsolos gönderip durumu “teftiş” (!) etmeye kalkması yok mu?

Başka hiçbir gerekçe olmasa, bu tepkiler, bu Ramazan’da Ayasofya Camiinde yapılan işin ne kadar isabetli olduğunu göstermeye yeterdi.

Kur’ân-ı Kerim, “kâfirleri kızdıracak bir yere ayak basan” mü’minlere, Allah tarafından büyük ecirler vaad ediyor (bkz. Tevbe, 9:120).

Yine Kur’ân-ı Kerim, Müslümanların gelişip güçlenmesini överken, “Allah’ın kâfirleri bununla öfkelendirdiğini” haber veriyor (bkz. Fetih, 48:29).

Onun için, böyle hayırlı işlerde kâfirlerin öfkesi zafer emaresidir ve Allah tarafından gelecek daha büyük mükâfatların müjdecisidir.

Artık Ayasofya Camiini geciktirmeden ibadete açmanın tam zamanıdır. Bırakın öfkelensinler, istedikleri kadar kudursunlar; onları kızdırdığımız ölçüde Allah’ın rızasına yaklaşmışız demektir. Biz onların öfkesinden değil, ecdadımızın lânetinden korkarız.

Şimdi, bize kendi ülkemizde kendi mâbedimizi nasıl kullanacağımızı öğretmeye kalkan Batı’ya sadece demeçlerle değil, Ayasofya Camiini ibadete açarak fiilen cevap verme zamanıdır. Eğer bu yapılmaz da sert üslûplu bir iki cevapla konu geçiştirilir ve Ramazan sonrasında Ayasofya tekrar eski mahzun haline dönerse, bundan zarar gören gerçekten biz oluruz.

Zira iki tane Batılı ülkenin hırlamasından sonra Ayasofya’nın tekrar müze haline dönmesi, bizim içişlerimizde küçüğü ve büyüğüyle Batılı ülkelerin söz sahibi olmasını kabullenmek anlamına gelecektir.

***

İlk yayın tarihi:

12 Haziran 2016

19 Ekim 2016 Çarşamba

İHTİYATA ÇAĞRI

Önde gelen hadis âlimlerimizden Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, son günlerde bazı çevrelerce tartışma konusu yapılan fiten ve melâhim hadisleri hakkında sağlıklı bir değerlendirme yapmak için gerekli olan şartları açıkladı.

 

Konuyla ilgili olarak kaleme aldığı yazısında, Prof. Dr. Çakan, özetle şu tesbitleri yaptı:

 

– İstikbaldeki fitnelerden bahseden hadisler Kütüb-ü Sitte’nin altı kitabından beş tanesinde yer alıyor.

 

– Bu tür haberlerin sahih olanları da, zayıf olanları da var. Bunların tahkik mercii ise hadis kitaplarıdır.

 

– “Olaylar olduktan sonra onu Peygambere söylettiler” demenin insafla ilgisi yok.

 

– İstikbale ait haberleri İslâm âlimleri ihtiyatla karşılamışlardır. Ancak bir fiten hadisi hakkındaki menfi sonucu bütün fiten hadislerine teşmil etmek doğru olmaz. Ayrıca, ihtilâflı bir hadis hakkında bir başkası makul değerlendirmeler yapmış olabilir.

 

– Neticesi önceden tayin edilen bir araştırmanın ilmî objektiflikten ziyade, belli bir düşünceyi veya grubu desteklemek ya da hedef almaktan öte bir anlam taşımayacağı açıktır.

 

Ülkemizin sayılı hadis otoritelerinden biri olan İsmail Lütfi Hoca’nın yazısı:

 

***

 

FİTEN-MELÂHİM HADİSLERİ

Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan

Son zamanlarda yoğun olarak fiten ve melahim hadisleri üzerinde tartışmalar sosyal medya ve ülke gündemini meşgul etmektedir. Konuya ait farklı yaklaşımların ortak noktası, “toptancı” ve “bilimsellikten uzak” olmalarıdır. Cedel/polemik üslubu, konuya yönelik soğukkanlı değerlendirme yapma imkanını ortadan kaldırmakta, ithamkâr taraftarlıklar/yandaşlıklar ortaya çıkmaktadır.

Konuya ait durumu özetleyip meselenin ele alınmasında doğru ve orta yolu açıklama  zarureti doğmuştur. Bu yazı böyle bir düşüncenin ürünü olarak kaleme alınmıştır.

Hadîs külliyâtında fiten, melâhim, eşrâtu’s-sâa, herc kelimelerine, “İslâm toplumunda çeşitli dinî ve siyasî sebeplerle ortaya çıkan her türlü sosyal kargaşa, savaş ve ölümle sonuçlanan olaylar, kıyametten önce zuhur etmesi beklenen bazı alâmetler” diye yer verilmektedir.

Önce konuyla ilgili ana kavramları kısaca açıklayalım:

  1. Fiten. Fiten fitne kelimesinin çoğuludur.Râgıb el-İsfehânî’ (ö.425) Şöyle der: Fitne, altın ve gümüşün kalitesinin artırılması için ateşte eritilmesi ve saf hale getirilmesidir. Azab manasına gelir “ذوقوا فتنتكم” azabınızı tadın.[1] İmtihan ve deneme sınama manasına gelir. “وفتناك فتونا” seni sıkı bir denemeden geçirdik.[2]

Fitne, Allah tarafından olursa onda bir hikmet vardır. Eğer insandan sadır oluyorsa bu fitne yerilmektedir.

Bazı bilginler de şöyle demişlerdir: Fitne, sınama, imtihan etme deneme manasındadır. Bela ve musibetin insanı düşürdüğü durum için kullanılır. İnsanı küfre günaha götüren her şeyi ifade  eder.[3]

Terim manası: el-Cürcânî (v.1079) şöyle der: İnsanın hayır ve şer durumunun belli olmasıdır. Çünkü insanın başına gelen bela ve musibet insanın denenmesi sonucunda hayır ve şerre mi yöneldiğini gösterir.[4]

  1. Melahim, melhame kelimesinin çoğuludur. İbni Manzur (v. 711) Melhame, büyük olay, savaş, savaş yeridir[5] diye tanımlamıştır.

Şöyle de denilmiştir: Melhame, lahm (لحم) kelimesinden gelmektedir. Melhame denmesinin sebebi savaş esnasında askerlerin ve ölenlerin kesilmiş etleridir.  Lügatta, savaş kimler arasında olursa olsun ona melhame denir. Yani Müslümanlar ile gayr-i müslimler arasında olması, İslam’dan önce veya sonra olması fark etmez.

Terim manası ise: Müslümanlar ile kâfirler arasında yapılan ve yapılacak olan büyük savaşlardır.

Fitne savaşı: Müslümanlar arasında yapılan savaştır.[6]

  1. Eşrât; Alametler, belirtiler, şartlar; eşrâtu’s- sâa, Kıyamet alametleri demektir.
  2. Herc ise, Habeşçe’de ölüm, öldürme anlamına gelmektedir.

 

KÜTÜB-İ SİTTEDE FİTEN VE MELAHİM HADİSLERİ

Fiten ve melahim’e ait rivayetler kütüb-i sitte ‘nin beşinde (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi ve İbn Mace) birer bölüm olarak yer almaktadır. Nesâi’de böyle bir bölüm yoktur. Özellikle Ebu Davud ve İbn Mace’nin eserlerinin ahkam hadislerini içeren birer Sünen olmalarına rağmen bu konuların bu eserlerde yer alması ilginçtir. Buhari, Müslim ve Tirmizi Cami nitelikli eserler olduğu için onların “tüm konulara yönelik rivayetleri ihtiva etmeleri” yapıları gereğidir ve tabiidir.

Buhârî, Tirmizî ve İbn Mâce, ilgili bölüme “Kitâbu’l-fiten” adını verirken, Müslim’in Sahih’inde, kıyamet alâmetlerine dair rivayetlere de dikkat çekmek üzere “Kitâbu’l-fiten ve eşrâti’s-sâa” başlığı konulmuştur.[7]

Buhârî ve Tirmizî Kitâbu’l-fiten’de, Müslümanlar arasında meydana gelecek iç karışıklıklar, başka milletlerle yapılacak savaşlar, kıyamet alâmetleri, fitnelerden uzak durmak ve takınılması gereken tavra dair hadîslere yer verirler.

İbn Mâce, Kitâbu’l-fiten bölümünde, eşrâtu’s-sâa ve melâhim adını verdiği bâb/konu başlıkları altında meseleyi tasnif eder.

Ebu Dâvûd ise fiten ve melâhim kavramlarını farklı değerlendirir ve eserinde konuyu üç farklı başlıkta toplar:

Kitâbu’l-fiten’de, daha çok yakın zamanda Müslümanlar arasında meydana gelecek ve uzak durulması emredilen karışıklıklara dair rivayetler sıralanır.

Kitâbu’lmelâhim’de uzak gelecekte gerçekleşecek, farklı devletlerle yapılacak savaşlardan ve deccâl, cessâse gibi kıyamet alâmetlerinden bahsedilir.

Kitâbu’l – Mehdî bölümünde ise, gelecekte ortaya çıkacak kurtarıcı fikrinin temsilcisi Mehdi ve onun etrafında gerçekleşecek olaylara dair rivayetler yer alır.

Bu beş hadis kaynağının ilgili bölümlerinde yer alan rivayetler genel olarak, istikbalde meydana gelecek siyasal ve sosyal bazı hâdiselere, bu olaylardan uzak durmaya, bu kargaşa döneminde nasıl bir tavır takınılması gerektiğine dairdir. Bunun yanında kıyamet alâmetlerine, gelecekte gerçekleşecek bazı olağanüstü hâdiselere dair rivayetlere de “fiten ve melahim” bölümlerinde yer verilmiştir.

Pek tabiidir ki bu bölümlerde yer alan hadîs-i şeriflere yüklenen anlamlar, genelde şârihlerin yorumlarına dayanmaktadır.

Burada dikkatimizi çeken bir noktayı belirtmek isteriz: Şârihler anlama faaliyetinde bulundukları hadisleri  pek tabiî olarak yaşadıkları dönemle bağlantılı olarak yorumlamışlardır. Bu sebeple ele alınan bir hadîs-i şerife, daha yakın dönemde yazılmış bir şerhte, bugün ile daha irtibatlı bir mananın yüklendiği görülebilmektedir. Örneğin İbn Mâce’nin Kitâbu’l-fiten bölümünde yer alan zinanın artmasının ve aleni bir şekilde yapılmasının kıyamet alâmeti olduğuna dair rivayet, Ahmet Adevi tarafından, okullarda, toplantı yerlerinde, kulüplerde kadın ve erkeklerin karışık bir şekilde bulunması şeklinde yorumlanmıştır.[8]

Fiten ve melahime dair nakledilen rivayetlerin kaynağı hakkında da farklı görüşler ileri sürülmüştür. Ancak Hz. Peygamber’in vefatından sonra meydana gelecek bir takım siyasi ve dini çalkantıların, yer yer tarihsel detaylarına varıncaya kadar onun diliyle aktarılmış olması, fiten hadîsleri üzerinde birtakım kaygılar uyandırmaktadır.

  1. Bu rivayetler, içinde bulunulan siyasî ve sosyal durumun bir parçası olarak ortaya çıkmıştır diyenler, özellikle Hz. Peygamber’in vefatını müteakip yakın geleceğe dair meydana gelecek siyasi-ictimâî olaylara işaret eden fiten haberlerinin, dinin siyasete nasıl alet edildiğini gösteren tarihî vesikalar olduğunu ileri sürerler.
  2. Onları Hz. Peygamber’in bir mucizesi olarak kabul edenler, büyük çoğunluğu nebevî ihbar mahiyetinde olan bu rivayetlerin reddedilmeleri şöyle dursun, onların, Hz. Peygamber’in nübüvvetinin alâmeti olan birer mucizesi olduğu kanaatindedirler.
  3. Bu tür hadîslerin Yahudi ve Hristiyanlığa dair Apokaliptisizm kaynaklı olduğunu ileri sürenler de bulunmaktadır.

Fiten hadislerinin Resulullah’a sonradan atfedildiği ve bunların onun hadisleri olmadığı kabul edildiği takdirde sorulacak ilk soru ise, bu hadislerin ne zaman üretildiği ve Resulullah’a kimler tarafından atfedildiği olacaktır.

Kimi âlimlere göre de kıyamet alâmetleri olarak anılan olaylar henüz gerçekleşmediğinden bunlara dair haberlerin metin yönünden değil, isnad açısından ele alınması daha doğru olur.

Bir Uyarı/Önemli bir nokta

Fiten’le ilgili haberlerin, içinde bulunulan siyasî ve sosyal durumun bir parçası olarak sonradan ortaya çıktığını ileri süren, bu düşüncelerini de  olayla ilgili rivayetin, olayın oluşumu esnasında ya da olaydan sonra rivayet edilmiş olmasıyla ispat etmeye kalkanlar bir noktayı gözden kaçırmaktadırlar. Şu rivayet, bu noktadaki ihmali tespit ve teşhir etmektedir:

حَدَّثَنَا عُثْمَانُ بْنُ أَبِي شَيْبَةَ حَدَّثَنَا جَرِيرٌ عَنْ الْأَعْمَشِ عَنْ أَبِي وَائِلٍ عَنْ حُذَيْفَةَ قَالَ

قَامَ فِينَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَائِمًا فَمَا تَرَكَ شَيْئًا يَكُونُ فِي مَقَامِهِ ذَلِكَ إِلَى قِيَامِ السَّاعَةِ إِلَّا حَدَّثَهُ حَفِظَهُ مَنْ حَفِظَهُ وَنَسِيَهُ مَنْ نَسِيَهُ قَدْ عَلِمَهُ أَصْحَابُهُ هَؤُلَاءِ وَإِنَّهُ لَيَكُونُ مِنْهُ الشَّيْءُ فَأَذْكُرُهُ كَمَا يَذْكُرُ الرَّجُلُ وَجْهَ الرَّجُلِ إِذَا غَابَ عَنْهُ ثُمَّ إِذَا رَآهُ عَرَفَهُ

Hz. Peygamber’in sırdaşı Huzeyfe b. el-Yeman (r.a.)şöyle demiştir:

“Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem aramızda ayağa kalktı ve o zamandan kıyamete kadar ne olacaksa hiç bir şey bırakmadan hepsini haber verdi. Onu öğrenen öğrendi unutan unuttu. Onları Resulullah’ın şu (yakın) sahabileri bilir.

Bir adam birinden ayrılıp da sonra karşılaştığında onu tanıyıp yüzünü hatırladığı gibi ben de Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem‘in bu haber verdiklerinden bir şey meydana geldi mi hemen hatırlıyorum.”[9]

Burada cereyan eden bazı olayların, o olaylara yönelik daha önceden bilinen ve zamanla unutulmuş olan kimi bilgilerin hatırlanmasına vesile olduğu ifade edilmektedir. Bu da pek tabii ve insani bir gerçektir. Bu sebeple “olaylar olduktan sonra onları Hz. Peygamber’e söyletmişler” anlamına gelen ifadelerin ve ithamların büyük çoğunluğu insaf hudutları dışında kalan beyanlardır.

Nitekim Sahih-i Buhari’nin Fiten Bölümündeki Havz hadisi üzerinde metin tenkidi esasları çerçevesinde başarılı bir doktora tezi yapmış olan Prof. Dr. Mustafa Ertürk’e göre, geleceğe dair Hz. Peygamber’in anlattıkları insandaki tabiî hallerin, fıtrî özelliklerin kıyamete kadar devam edeceğini göstermektedir. Örneğin “Hz. Peygamber kıyamete kadar olacakları anlattı” sözünü; Resûlullâh’ın zaman, mekan ve hatta tarih belirterek, şahıs ve toplulukların da isimlerini vererek insanlar arasında meydana gelecek büyük olayları, savaşları ve fitneleri haber verdi, tarzında anlamak süre itibariyle çok zordur. Gerek Kitabü’l-fiten’de gerekse diğer bölümlerdeki fiten ve melâhim hadislerinde Hz. Peygamber’in vefatından “Kıyâmetin kopacağı âna kadar” fert ve toplum bazında meydana gelecek bazı olayların zikredildiği görülmektedir. Vefâtından sonrası için Hz. Peygamber’in, doğrudan veya dolaylı olarak, geleceğe ait bilgi vermesinin mümkün olduğunu prensipte kabul etmemize rağmen, bu tür haberlerin isabetli tespit ve izahında bazı müşkillerin bulunduğu, bunlar hakkında ilmi anlamda müsbet veya menfi bir şey söylemenin ilk anda mümkün olamayacağı, en azından çok zor olduğu görülmüştür. Zamanı, mekanı ve hatta tarihi kesin hatlarla belirlenen istikbalî hadiselerden bahseden rivayetleri İslam alimleri her zaman ihtiyatla karşılamışlar, hatta bir kısmı o dönemde cereyan eden içtimai, siyasi ve dini hareketlerin bir yansıması olarak görmüşlerdir.

Ancak yine de bir veya birden fazla fiten hadisi hakkında varılacak menfi sonuçlardan bütün fiten hadislerine yönelik genel bir değerlendirmede bulunmanın doğru olmadığını düşünmekteyiz. Bu nevi haberlerin sahihliği konusunda mümkün mertebe ihtiyatlı ifadeler kullanma,  ihtilafı giderilmeyen bir hadisin bir başkası tarafından makul ve ilmi ölçüler çerçevesinde değerlendirileceğini hesaba katmak ilimde ihtiyat ve tesebbütün bir gereği olsa gerektir. Nassların tetkikinde mümkün olduğunca “ihtiyatlı ifade” kullanmak, ayrıntıları ve en küçük ihtimalleri bile göz ardı etmeme dikkat ve titizliğinin, bilimselliğin, insaf ve i’tidâlin bir sonucudur. Bu itibarla senedi sahih olan bütün fiten hadislerini tamamen mevzu (uydurma) ya da sahih kabul etmek yerine, her bir hadisin sabırla ve ön kabullerden uzak bir şekilde incelenerek değerlendirilmesini bilimselliğin ön şartı olarak düşünmekteyiz. Neticesi önceden tayin edilen bir araştırmanın ilmî objektiflikten ziyade, belli bir düşünceyi veya grubu desteklemek ya da hedef almaktan öte bir anlam taşımayacağı açıktır.[10]

Problemli gibi görünen bu durumların yanında şu da bir gerçektir ki muhaddisler, toplum düzeni ve sosyal barışa ilişkin hadisleri daha ziyade müstakil fiten kitaplarında ve hadis eserlerinin fiten bölümlerinde nakletmişlerdir. Fiten başlığı altında devlet başkanı ve idarecilere karşı nasıl davranılması gerektiğini, Müslümanlar arasındaki iç savaş ve kargaşa dönemlerinde takınılacak tavrı, gelecekte ortaya çıkması beklenen felaketler ve kıyamet alâmetleri  gibi konuları ele almışlardır. İlk bakışta birbirleri ile alakasız gibi görünen bu konular, sosyal barış ve toplum düzeninin korunması ortak paydasında birleşmektedir.

Bu sebeple “Fiten ve Melâhim Edebiyatı” içinde yer alan bütün rivayetleri eleştirerek toptan reddetmenin, dinî mirasa haksızlık olacağı açıktır.

Netice

Tecrîd-i Sarih mütercimi Baban-zade Ahmed Naim, siyer, meğazi ve melahim ile alakalı haberlerde, haberlerin senedle rivayet edilmesinden dolayı tarih kitaplarından daha üstün olduğunu belirttikten sonra bu tür haberler hakkında; “bunların derece derece sahih olanları çok olduğu gibi, derece derece zayıf olanları da pek çoktur. Bunların bugün merci-i tahkiki hadis kitaplarıdır”[11] diyerek bu tür haberlerin tekrar tahkik ve tahlile açık olduğunu vurgular. İşin özü ve doğrusu da budur.

Fiten ve melahim hadisleri üzerinde bilimsellikten ve teenniden uzak değerlendirmelerin yeni fitnelere sebep olduğu ve olacağı ayan-beyan ortada iken konuyu kaşıyıp duranlara, الفتنة نائمة لعن الله من أيقظها “” “Fitne uykudadır. Onu uyandırana Allah lanet etsin![12] sözünü hatırlatmak yerinde olacaktır.

[1] ez- Zariyat 14

[2] Taha (20) 40

[3] el-Fiyruz Abadi el-Kamus ul-Muhit babu’n-Nun Faslu “fe”

[4] Cürcani Et-Tarifat s. 212

[5] Lisanu’l-Arap 12/535

[6] el -Azimâbâdî, Avnu’l-mabud , 11/575

[7] Sahih‘te konu başlıkları Müslim tarafından konulmamıştır.

[8] Ahmed Adevi, İhdâü’d-dibâce, V, 411

[9] Ebu Davud, Fiten 1

[10] Bk. Ertürk, Metin Tenkidi,  324-325

[11] Tecrid Tercemesi, Mukaddime, s. 99

[12]  Ali el-Muttakî, Kenzü’l-ummal, XI, 127

18 Eylül 2016 Pazar

Huzurdan tard olunmanın Sezer'cesi

Tarık Akan’ın cenaze törenine katılan eski Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in cenaze namazı başlamadan camii terk etmesi, daha önceki benzer bir haberi hatırlattı:

Köktenlaikliğiyle ünlü eski Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, bir arkadaşının cenaze namazını kılmaksızın cenaze merasimini seyirci olarak izledi.

Ahmet Necdet Sezer, eşi Semra Sezer ile birlikte, Yargıtay’dan arkadaşı olduğu bildirilen Burhan Özdural’ın Kocatepe Camiindeki cenaze törenine katıldı. Ancak Sezer’in cenaze namazına iştirak etmeyerek eşine “Namaza gerek yok, biz şurada bekleyelim” dediğine ve merasimi “sâmiîn” arasından izlediğine dair haberler medyada yer aldı.

Ancak hemen belirtelim, bu haberler gerçeği tam olarak yansıtmıyor.

Gerçi biz Müslümanların Yahudi ve Hıristiyanlara benzememek hususunda birtakım hassasiyetlere sahip olduğumuz gibi, köktenlaiklerin de Müslümanlara benzememek hususunda bazı hassasiyetlere sahip olduğu öteden beri biliniyor.

Cumhurbaşkanlığı köşkünde iftar davetlerine son vermek, Ramazan gününde oruçlu olmadığı göstermek için herkesin önünde su içmek, eşiyle beraber devâsâ kadehlerden viski içmek gibi davranışlar, bugün Ahmet Necdet Sezer’in adı anıldığında hemen hatıra geliveren anekdotlardan birkaç tanesi. Bu bakımdan, bir arkadaşının cenazesinde bile olsa, namaz kılarak Müslümanlara benzemektense, kenardan seyrederek köktenlaiklerle birlikte resim vermek, Necdet Sezer ve onun türüne mensup olanlar için hiç de garipsenmeyecek davranışlar arasında yer alıyor.

Lâkin, bu kadarı, onun cenaze törenindeki davranışını açıklamak için yeterli görünmüyor. Sezer’in din konusundaki herkesçe bilinen duyguları ne kadar güçlü olursa olsun, bir arkadaşının cenaze merasiminde onun için hiç değilse bir dua edivermek gibi bir davranıştan kendisini alıkoymamalıydı diye düşünüyoruz. Bizce Sezer’in cenaze namazına katılmamasında çok daha başka bir sebep var:

Huzura kabul edilmedi!

Müslüman bir milletin devlet başkanlığında milletin dinini hatırlatan hiçbir davranışa meydan vermeyen bir cumhurbaşkanını, öyle görünüyor ki, Âlemlerin Rabbi, bir iki dakikalığına göstermelik bir namaz için dahi olsa, huzuruna almadı.

***

[İlk yayın tarihi: 2 Mayıs 2016]

8 Eylül 2016 Perşembe

Hadis hakkında sözün doğrusu

Hadis konusunda gelişigüzel ileri sürülen iddialar yüzünden kafaları karışmış olanlara müjde:

Zihinlerinizdeki tereddütleri giderecek bir kitap yayınlandı.

Ülkemizin önde gelen hadis âlimlerinden Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan tarafından kaleme alınan “Hadis-Sünnet Üzerine Tartışmalar ve Değerlendirmeler” adlı kitap, çenesi ilminden birkaç fersah ötede koşan akademisyen görünümlü medyatik figürlerin yol açtığı tereddütleri gidererek okuyucuyu doğru ve sağlam bilgiyle donatıyor.

Kitabın Giriş bölümü, “Hadislerin Doğru Anlaşılmasında ve Yorumlanmasında Takip Edilecek Yöntem” başlığını taşıyor ve okuyucuya, son derece açık ve yalın ifadelerle, hadis konusunda yapılan gelişigüzel yorumları değerlendirmesini sağlayacak ölçüler veriyor.

İlerleyen bölümlerde ise, zamanımızda bir kısım çevrelerin dillerine doladığı hadis-i şeriflerle ilgili tereddütleri giderecek bilgiler yer alıyor. Bu bilgiler, pek çok kimsenin zihninde beliren soru işaretlerinin tümünü birkaç sayfa içinde söküp atıyor.

Kitapta açıklığa kavuşturulan tartışmalı konulardan bazıları şöyle:

  • Hz. Aişe’nin (r.a.) “Resulullah bugünü görseydi Kadınları mescide gitmekten alıkoyardı” meâlindeki sözünden, Sünnetin değiştirilebileceği anlamı mı çıkar, yoksa değiştirilemeyeceği anlamı mı?
  • İstanbul’un fethini müjdeleyen hadisin sıhhati hakkında öne sürülen iddialar ne derece geçerlidir?
  • Miraç hadisleriyle ilgili olarak ortaya atılan şüphelerin haklılık payı var mı?
  • Salât ü selâm getirmek Peygamberimizi rahatsız eder mi?
  • “Dünya mü’minin zindanı, kâfirin cennetidir” hadisi sahih midir?
  • İmam-ı A’zam’a göre on yedi sahih hadis mi var?

Kitapta, bunlar ve benzeri  soruların cevaplarından başka, “din hizmetlerinde hadis kaynaklarından nasıl yararlanılacağı” üzerinde de duruluyor. Ayrıca, Hz. Peygamber’e ittibâ ve Sünnet’in önemi konusunda son derece değerli bilgiler veriliyor.

Hacmi ve fiyatı küçük, fakat önemi ve gerçek değeri çok büyük olan ve günümüz Müslümanı için bir el kitabı mahiyetini taşıyan bu esere, aşağıdaki adresten ulaşabilirsiniz:

http://www.ilahiyatvakfi.com/vitrin/prddet.php?pid=3307

***

[İlk yayın tarihi: 31 Ocak 2016]

6 Eylül 2016 Salı

"Hizmet"e özel "Paralel Hizmet Rehberi"

  İçindekiler

1. Risale-i Nur’dan kavram aşırma yöntemleri

2. Aşırılan kavramların dejenere edilme aşamaları

3. Manevî değerlerin maddî değerlere dönüştürülmesi

4. Himmet toplama yol ve yöntemleri

5. Her seviyede paralel örgüt kurma yöntemleri

6. Teknik takip türleri

Ofis dinleme

Yatak odası izleme

Mizansen hazırlama

7. Post-production işlemleri

Kaset montajlama

Etkili şantaj yöntemleri

Devlet sırlarını düşman ülkelere pazarlama

Hakim kiralama

8. Kutsal değerlerin kullanım yöntemleri

Gayb kaynaklı haber üretme teknikleri

Peygamber çağırma seansları

Peygamber indirmeye yarayışlı ortam ve araç (spor salonu, kamyon, v.b.) belirleme, temin etme ve kullanım usulleri

Lânet okuma teknikleri

H-Rehberi1
Tam boy görmek için resmin üzerini tıklayınız.

**

[İlk olarak yayınlandığı tarih: 26 Eylül 2014]

4 Eylül 2016 Pazar

Mahkeme-i Kübrâ'ya dilekçe

Ey göklerin, yerin ve içindekilerin Rabbi olan Allahım!

Ezelden ebede her türlü hamd yalnızca Sana mahsustur. Biz de bütün varlık âleminin hamd ü senâlarıyla Sana hamd ediyor, Seni övüyor ve Senin âlemlere rahmet olarak gönderdiğin Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâma salât ve selâm ediyoruz.

Ey Ahkemü’l-Hâkimîn!

Maruz kaldığımız ve tafsilâtı bütün incelikleriyle Senin ilminde mahfuz olan bütün haksızlıkları Sana şikâyet ediyoruz.

Hâlık nezdinde hiçbir ayrıntısını saklayamayacakları zulümlerini mahlûkatın nazarından saklamak için Senin kullarının en temel haklarını çiğnemekte beis görmeyenleri ve yardımcılarını Sana şikâyet ediyoruz.

Yalancıları, müfterileri, emanete hıyanet edenleri, hayra mâni olanları, nifakla iş görenleri, düşmanlıkta ileri gidenleri Sana şikâyet ediyoruz.

Ey en küçük bir hakkı en büyük hukuklar gibi dikkate alan, ciddiyetle ve ehemmiyetle hesabını gören ve karıncanın hakkını Süleyman’da bırakmayan Âlemlerin Rabbi!

Bizim Hâkimimiz de, Şahidimiz de Sensin.

Eğer kabul buyurursan Vekîlimiz de ancak Sensin.

Sana şikâyet ettiğimiz ve Senin adaletine havale ettiğimiz zulüm ehline nasıl muamele edeceğini Sen bilirsin.

Dilersen onları dünyada, dilersen âhirette, dilersen her ikisinde cezalandırırsın.

Veya, sonsuz rahmetinle onlara tevbe-i nasûh nasip eder, onları ıslah eder ve günahlarından arındırırsın.

Sen neye hükmedersen biz Senin hükmüne razıyız.

Çünkü biz kuluz, Sen bizim Rabbimizsin.

Biz Rab olarak Senden ve Senin hükmünden razı olduk.

Sen de bizden rızanı, üzerimizden hıfz ve himayeni esirgeme yâ Rabbi!

حسبنا الله ونعم الوكيل نعم المولى ونعم النصير

26 Ağustos 2016 Cuma

Mollanın azmi

Prof. Dr. Hayreddin Karaman, ilk talebelik yıllarında kendisiyle aynı hocadan ders alan Molla Osman isimli yaşlı bir zat ile ilgili olarak şu hatırayı anlatıyor:

Bu Molla Osman yıllardır ders okumasına rağmen bir türlü anlama ve öğrenme başarısını gösteremiyordu. Beni çok sever, takdir ederdi. Birçok defa tekrarlanan derslere katılmış, amacına ulaşamamıştı. Birgün bana kendisini teşvik eden bir hikâye anlattı:

Ona benzer bir molla, başarıdan ümidini keserek medreseyi terk etmiş ve köyünün yolunu tutmuş. Yolda giderken susamış, su içmek için bir kuyunun başına gelmiş. Kuyunun başında yuvarlak bir taş varmış. Su kova ve iple çekilirmiş. İp taşa sürtüne sürtüne, yıllar içinde birkaç oyuk meydana getirmiş. Mollanın gözü bu oyuklara kaymış ve düşünmeye başlamış:

“Hep aynı yerden gidip gelen bir ip, zaman içinde bir taşı bile oyabiliyor. Benim kafam taştan daha katı olmadığına göre, ben de ısrar edersem bu dersi anlayabilirim, bu ders de benim kafama girer.”

Böyle düşünerek derhal geri dönme kararı vermiş, yeniden büyük bir azimle derse başlamış ve okuyup âlim olmuş.

Molla Osman, bu ümitle yıllarca daha hocanın derslerine devam etti.

Hayreddin Karaman, Bir Varmış Bir Yokmuş: Hayatım ve Hatıralar, 1:84

***

İlk yayın tarihi:

4 Kasım 2014

Alacakaranlık kuşağı

Bir tarafta gündüz, bir tarafta gece. İkisinin arasında, aydınlık ile karanlığın birbirine karıştığı alacakaranlık bölge. Güneşe bakan tarafta atmosfer ışığı yayarak gezegenin bütün güzelliklerini gözler önüne seriyor; geceye ise bir sükûn ve sükûnet hakim. Bu resimde dar bir şerit halinde görülen alacakaranlık bölgede de, güneş ışığı, yeryüzünde kızıl yansımalara yol açıyor ve bu durum, her akşam vakti gezegenimizin üzerinden seyredilen o muhteşem gurup manzaralarını ortaya çıkarıyor. Dönen Dünya üzerinde sürekli olarak bu hat yer değiştiriyor ve gezegenimizin şirin yüzü üzerinde, Kur’ân’ın tasvirleri apaçık okunuyor:

O, gecenin örtüsünü, onu peşi sıra kovalamakta olan gündüzün üstüne atar. (A’râf Sûresi, 7:54.)

Görmedin mi: Allah geceyi gündüze, gündüzü geceye katar. O Güneşi ve Ayı emrine boyun eğdirmiştir; hepsi de belirlenmiş bir vakte kadar akıp gider. Sizin yaptıklarınızdan da Allah hiç şüphesiz haberdardır. (Lokman Sûresi, 31:29.)

Gece de onlar için bir âyettir. Gündüzü ondan soyduğumuzda, karanlıkta kalıverirler. (Yâsin Sûresi, 36:37.)

Gökleri ve yeri hak ile yarattı. O, geceyi gündüzün üzerine, gündüzü de gecenin üzerine sarıyor[1]. Güneş ile Ayı da itaatkâr kıldı. Onların hepsi de belirlenmiş bir vakte kadar akıp gider. Bilin ki Onun kudreti herşeye üstündür ve O çok bağışlayıcıdır. (Zümer Sûresi, 39:5.

[1] Âyette geçen fiil, “yuvarlak birşeyin etrafına sarmak” anlamına gelmektedir ki, burada Dünyanın küresel biçimi oldukça net bir ifadeyle dile getirilmiş olmaktadır.

 

21 Ağustos 2016 Pazar

Bu televizyon şovcusunu kim kullanıyor?

İçinde bulunduğumuz ortamın karışıklığından istifade etmeye çalışan bir cemaat, kendi haricindeki Müslümanlara duyduğu derin kin ve nefreti birtakım popüler kişilerin ağzından etrafa yaymak için bazı fırsatları değerlendirmeye başlamış bulunuyor.

Rahmetli Enver Ören’in sağlığında da zaman zaman bunlar bir fırsatı bulup yine sağa sola sataşırlar, ancak kulakları çekilince yarım ağızla ve kaypak sözlerle özür diler gibi yapıp siniverirlerdi.

Şimdi kulak çekecek kimsenin olmamasından istifade ile etrafa daha serbest şekilde saldırıyorlar. Ancak bu defa da karşılık olarak kendi marifetlerinin ortaya dökülmesi riskine karşı – ki bu konuda ağızlarını yakan birtakım tecrübeler yaşandı – bir kısım popüler isimleri kendileri yerine öne sürerek, olup bitenleri kenardan seyretmeyi daha güvenli buluyorlar.

Bu tür sataşmaların son bir örneğini en son maddeye bırakarak, söz konusu cemaat hakkında bazı gerçekleri tek tek hatırlamaya çalışalım:

Müslümana zındık muamelesi

1. Bu cemaatin kin ve nefretinin kapsama alanı kendilerinin haricindeki bütün Müslümanları kuşatır dersek pek mübalâğa etmiş olmayız. Birkaç örnek:

– Kaynak kitaplarından biri olan Rehber Ansiklopedisinde Millî şairimiz Mehmet Akif’i “rastgele din bilgileri edinmek,” “iftira atmak,” “ilmî kifayetsizlik,” “masonları övmek,” “dinde reformculuk” gibi ithamlarla suçlayan ifadeler için bkz:

 http://www.yazarumit.com/rehber-ansiklopedisinde-mehmet-akife-hakaretler/

– Türkiye gazetesinin ağzı bozuk bir yazarının Mehmet Akif ve Bediüzzaman Said Nursî’ye “içimizdeki beyinsizler,” “aşağılık yaftaya koro halinde iştirak edenler,” “meş’um koro,” “halkın dinî ve millî öncülüğüne soyunanlar” gibi hayâsızca ifadelerle saldıran yazısı için bkz:

 http://www.yazarumit.com/kinleri-agizlarindan-tasiyor/

Hasan el-Bennâ, Karadavî, Muhammed İkbal, Seyyid Kutub, Vehbe Zuhaylî gibi ehl-i İslâmı ve daha nicelerini – dikkat buyurun! – Hasan Sabbah, İbni Sebe’, Bahaullah gibi zındıklarla aynı kefeye koyduklarına dair pek çok örneklerden iki tanesini görmek için bkz:

http://www.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=801

http://www.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=4991

İmam-ı Gazalî’yi Seyyid Kutub aleyhinde konuşturmuşlar!

2. Müslümanlara olan kinleri, onları cinnet derecesine varan saldırılara ve şeytanın aklından geçmeyecek hilelere sevk etmektedir. Meselâ Seyyid Kutub hakkında kendi yazıp çizdikleri yetmemiş, bir de İmam-ı Gazalî’yi İslâm âleminin bu büyük şehidi aleyhinde konuşturmuşlardır. Tafsilât için bkz:

http://www.yazarumit.com/imam-i-gazali-seyyid-kutub-hakkinda-ne-demis/

 

Müslümanı dolandırma sanatı: ilm-i siyaset / Kaynak: Seâdet-i Ebediyye

3. İmam-ı Gazalî gibi büyük bir İslâm âlimini kendisinden yüzyıllarca sonra gelecek bir kimse hakkında konuşturmak, kolay kolay kimsenin cür’et edemeyeceği bir iftira olsa da, böyle yalanlar bu cemaat yöneticileri için çok büyük bir iş sayılmaz. Bu zatların kafalarına koydukları her türlü yalan, lâf oyunlarıyla veya başka türlü hilelerle görünürde “meşruiyet” kılıfına büründürülmekte ve “ilm-i siyaset” adı altında şakirtlere talim edilmektedir. On binlerce kişinin dişinden tırnağından arttırdığı paraların üzerine konup kendileri varlık içinde yüzerken onları yüzüstü bırakmak ve bundan hiçbir suçluluk hissi duymamak nasıl mümkün olabilir diye düşünüyorsanız, bunun kodlarını cemaatin kutsal kaynağı Seadet-i Ebediyye’de bulabilirsiniz. Bakın, bu kutsal kaynak, size “makbuz” denilen bir kâğıt parçasını “mal” olarak vermek suretiyle onun karşılığında herşeyinize pekalâ sahip çıkılabileceğini, Yahudilere parmak ısırtacak ve hattâ şeytana külâhını ters giydirecek bir hilebazlıkla nasıl ders veriyor:

“Kızılay, İhlâs vakfı gibi yardım teşkilâtı, dînin (Hibe) ahkâmına tâbi’dirler. Vakf değildirler. Çünki, altın ve kâğıd liralar vakf edilince, kimsenin mülkü olmazlar. Yardım cem’ıyyetlerine teberru’ edilen malları, paraları ise, alâkalı me’mûr kabz edince, cem’ıyyet reîsinin mülkü olur. Cem’ıyyetde çalışan me’mûrlar, cem’ıyyet reîsinin vekîlleridir. (Hindiyye)de diyor ki, (Birisine para verip, bunu falanca fakîre ver dese, o fakîre kendi parasından verirse, aldığı parayı tazmîn etmesi [mislini ödemesi] lâzım olur. O parayı başka fakîre verirse, tazmîn etmez. Verdiği hediyyeye ivez [karşılık] olarak az birşey [meselâ makbûz denilen kâğıd] verilince, hediyyesini geri istiyemez.” (Seâdet-i Ebediyye, s. 876-877).

On binlerce kişiyi mağdur ettikten sonra hiçbir şey olmamış gibi ticarî ve sair faaliyetlerine devam edebilen bir kuruluş, elbette ki bu çaptaki bir mağduriyetin devam etmesinden sorumlu olan yegâne merci değildir. Maalesef, siyasî iktidar da bu konuda gereken hassasiyeti göstermemiş, bu durum ise bir yandan mağdurları muhalefete iterken, bir yandan da siyasî iktidarın hiç de hak etmediği şekilde hırsızlık, suiistimal gibi ithamlara maruz kalması yönünde İlâhî kadere fetvâ verdirmiştir. Tafsilât için bkz:

http://www.yazarumit.com/beserin-zulmu-icinde-kaderin-adaleti/

Diyanet: “Zihinleri teşviş edici ve yanıltıcı eser”

4. Esasen Seâdet-i Ebediyye kitabı hakkında Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yapılan ayrıntılı bir inceleme sonunda, Din İşleri Yüksek Kurulu, “bu eserin genel olarak zihinleri teşviş edici ve okuyanları yanıltıcı mahiyette olduğuna ittifakla karar vermiştir.” (T. C. Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulunun 20.1.1970 tarihli ve 14 sayılı kararı).

Yine bu cemaate ait yayınlardan Hüseyin Hilmi Işık’a ait “Ehl-i Sünnet Yolu” adlı kitap hakkında da DİB Din İşleri Yüksek Kurulunun “okuyucuyu yanıltıcı ve şaşırtıcı mahiyette olduğu” yönünde kararı mevcuttur. (T. C. Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulunun 3.11.1969 tarihli kararı.)

İmam-ı Gazalî’yi Seyyid Kutub aleyhinde konuşturmak ve bir kâğıt parçasıyla insanların servetlerine el koydurmaya fetva vermek gibi pek çok garabeti içinde barındıran bu kitapları “zihinleri teşviş edici, yanıltıcı, şaşırtıcı” şeklinde nitelemekle Diyanet İşleri Başkanlığının ne kadar isabet ettiği meydandadır. Ancak bu hassasiyetin camiler seviyesinde de gösterilmesi gerekir. Zira Başkanlığın bu raporlarına ve cemaatin insanları yanıltmak ve şaşırtmak suretiyle yol açtığı onca mağduriyete rağmen, cemaate ait Hakikat Yayınevi tarafından basılan bu yanıltıcı kitaplara camilerimizin birçoğunun kitaplığında maalesef rastlanmaktadır. Oysa Diyanet İşleri Başkanlığının hangi seviyedeki camilerde hangi kitapların bulunabileceği yolunda muhtelif genelgeleri mevcuttur. İnsanların geçmişteki mağduriyetlerini örtbas etmemek ve gelecekteki mağduriyetlerine yol açmamak adına, bu genelgelerin Başkanlığa bağlı bütün camilerde hassasiyetle uygulanmasını gözetmek icap eder.

 

Kitap okumak yasak, tefsir okumak zararlı!

5. Bu cemaatin kin saçan söylemlerini, bir süredir, kamuoyunun ilim kisvesi altında tanıdığı bazı isimler, onlar adına yürütmektedir. Bunun da sebebi vardır; çünkü kendileri açıkça ortaya çıktığı zaman marifetlerinin ortaya dökülerek kendilerini zor durumda bırakması kuvvetle muhtemeldir. Son olarak da, tarih sohbetleriyle şöhrete kavuşan ve zaman zaman Üstad’a ve Risale-i Nur’a sataşmayı marifet edinen bir televizyon şovcusu, güya FETÖ’den söz ederken yine Üstad’ı da Teröristbaşı ile aynı kefeye koymaya kalkmış ve hak ettiği cevabı, ânında on binlerce kişiden sosyal medyada almıştır. Aynı televizyon şovcusu, bundan kısa bir süre önce de, güya FETÖ’nün örgütlenmesini anlatırken, bir yandan konuyla hiç alâkası olmadığı halde merhum Seyyid Kutub’a, bir yandan da Nur cemaatlerine özel bir gayretle sataşmadan edememişti.

Söz konusu şovmen sözünün başında Seyyid Kutub’a “ihtilâlci” yaftası yapıştırdıktan sonra lâf arasında da “Risale-i Nur talebelerinin başka kitap okumadıkları” şeklinde, daha evvel pek çok müzmin muhalifin ağızlarında dolaşan bir sakızı tekrar çiğneyerek, bugüne kadar defalarca cevabı verilmiş bir ithamla Nur talebeleri aleyhinde kendince bir algı oluşturmaya çalışmıştır. Oysa kendi kutsal kaynaklarından başka kitap okumayı yasaklamakla suçlanacak bir cemaat varsa, o da bu cemaatten başkası değildir ve bu gerçeğin pek çok delilleri vardır. Başlı başına “Kitap okumak zararlıdır” şeklindeki bir iddianın patenti bizzat kendilerine aittir; bunun da yine kendilerine has bir mantığı vardır: Kitapta bilmediğiniz şeyler karşınıza çıkar. Bilmediğiniz şey ise size zarar verebilir. Eğer “Ben biliyorum, zarar vereni vermeyenden ayırt edebilirim” diyorsanız, bildiğiniz şeyi niçin okuyasınız?

Cemaatin kitap okuma yasağının kapsamına ilk olarak giren şeyi merak ediyorsanız, internette “Tefsir okumanın zararları” şeklinde yapacağınız bir arama, size aradığınız cevabı verecektir.

***

Şimdilik bu kadarla yetinelim. Mesele ekranda görünen şovmenler meselesi değildir; onlar sadece kendi ellerine verilen malzemeyi seslendiriyorlar. Fakat üslûp ve malzeme, asıl faili gizlenmesine imkân bırakmayacak bir şekilde ele veriyor. Bu bakımdan biz de perde önünde oynayanı değil, oynatanı teşhir ediyoruz. Bu oyun devam ettiği müddetçe teşhirlerimiz de devam edecektir.