Pazar, Mayıs 28, 2017

Bediüzzamanca bir yakarış

Bediüzzaman Said Nursî’nin “Ey bu istiğfarı önce kendi nefsi için okuyan zat! Sâniyen onu benim namıma Allah için okuyuver” kaydıyla Mesnevî-i Nuriye adlı eserine aldığı münacat:
İ
lâhî! Kıyamet gününe kadar benim için istiğfar eden binlerce lisanım olsun isterim. İlâhî, kalem ve yazdıkları var olduğu müddetçe, şu risalenin nüshalarını, benim bedelime istiğfar eden ve Peygambere salâvat getiren lisanlar eyle.
İlâhî! Günahlar beni susturdu. İsyanımın çokluğu beni mahcup düşürdü. Gafletin şiddeti ise sesimi kıstı. İşte, ben de, seyyidim ve senedim Şeyh Abdülkadir Geylânî’nin (k.s.) sesiyle Senin dergâh-ı rahmetinin kapısını çalıyor ve onun, kapıcı nezdinde makbul ve âşinâ nidâsıyla Senin mağfiret kapında nidâ ediyorum:
Ey rahmeti herşeyi ihâta eden ve ey herşeyin melekûtu elinde bulunan Zat! Ey hiçbir şey kendisine zarar veya fayda veremeyen Zat! Ey hiçbir şey Ona galebe edemeyen ve hiçbir şey Ondan kaçıp gizlenemeyen, hiçbir şey Ona ağır gelmeyen ve hiçbir şeyin yardımına muhtaç olmayan, hiçbir şey Onu bir başka işten alıkoyamayan, hiçbir şey Ona benzemeyen, ve hiçbir şey Onu âciz bırakamayan Zat! Beni hiçbir şeyden hesaba çekmeyecek şekilde herşeyimi bağışla.
Ey herşeyi alnından tutup kudretine boyun eğdiren ve herşeyin anahtarları elinde bulunan Zat! Ey herşeyden önce var olan Evvel, herşeyden sonra bâkî kalan Âhir, herşeyin fevkinde olan Zâhir, herşeyin dûnuna nüfuz eden Bâtın, kudret ve galebesi herşeyin fevkinde bulunan Kàhir! Benim herşeyimi bağışla. Şüphesiz Sen herşeye kadirsin.
Ey herşeyi her haliyle bilen Alîm, herşeyi ihâta eden Muhît, herşeyi hak-kıyla gören Basîr! Ey herşey her an Onun nazar-ı şuhudunda olan Şehîd, herşeyi görüp gözeten Rakîb, ilmi herşeyin bütün inceliklerine nüfuz eden Lâtif, herşeyden hakkıyla haberdar olan Habîr! Beni hiçbir şeyden hesaba çekmeyecek şekilde, günah ve hatâ olarak her neyim varsa hepsini bağışla. Hiç şüphesiz, Sen herşeye kàdirsin.
Allahım! Rezillikten ve aşağılık heveslerden Senin izzet-i celâline ve celâl-i izzetine, Senin kudret-i saltanatına ve saltanat-ı kudretine sığınırım.
Ey kurtuluş isteyenlerin tahassungâhı olan Allahım! Beni şeytanî şehvetlerden kurtar; beşeriyetin kazuratından temizle; Nebîn olan Muhammed‘i (s.a.v.) sıddıkiyet muhabbetiyle bana sevdirmek suretiyle beni gaflet paslarından ve cehalet vehimlerinden tertemiz kıl—öyle ki, enaniyet fenâ bulsun ve Allah’ın nimet deryasında Allah’ın lütuf ve ihsanlarına gark olmuş, Allah’tan alıkoyan her meşgaleye karşı Allah‘ın kılıcıyla nusrete erişmiş, Allah’ın inâyetiyle nasiplenmiş ve Allah’ın himayesiyle korunmuş olarak herşeyim Allah için, Allah ile, Allah’a ve Allah’tan olmak suretiyle bâkî kalsın.
Ey Nurların Nuru, ey bütün sırların Âlimi, ey gecenin ve gündüzün Mü-debbiri, ey Melik, ey Azîz, ey Kahhâr, ey Rahîm, ey Vedûd, ey Gaffâr, ey gayb âlemlerini her haliyle bilen, kalbleri ve gözleri dilediği gibi halden hale çeviren, ey ayıpları örten ve ey günahları bağışlayan! Günahlarımı bağışla; bütün esbab üzerine çökmüş, bütün kapılar yüzüne kapanmış, doğru yolda gidenlerin tarikine sülûk etmek ona zorlaşmış ve bir kazanç elde edemeden ömrünü ve nefsini gaflet ve mâsiyet meydanlarında başıboş dolaşarak harcamış olan kuluna merhamet et.
Ey duâ edildiğinde cevap veren, ey hesapları sür’atle gören, ey Kerîm, ey Vehhâb! Hastalığı büyük ve şifası zor, çaresi zayıf ve belâsı kuvvetli olan ve yegâne melce ve ümidi Senden ibaret olan kuluna merhamet et.
***
Ey bu istiğfarı önce kendi nefsi için okuyan zat! Sâniyen onu benim namıma Allah için okuyuver. Çünkü kabir bana mesken olmuş ve lisanım da susmuş iken, benim kitabım senin lisanını ödünç alarak konuşuyor. Sen dahi Allah rızası için benim hesabıma böylece konuşuver.
SAİD NURSÎ
(Mesnevî-i Nuriye, Şemme’nin İkinci Parçası)
***
Tam metin:

Cumartesi, Mayıs 27, 2017

Fillerin esrarengiz dünyası


Bir filin hortumu, bir ağacı kökünden sökecek kadar güçlüdür.

Bu kaba ve kuvvetli organın şaşırtıcı bir özelliği daha var:

Bir tavşan burnundan daha hassastır: İki kilometre uzaktaki suyun kokusunu alır.

Kokusuz suyun kokusu nasıl alınır? Üstelik iki kilometre uzaktan bu koku nasıl hissedilir?

Bilemiyoruz. Yalnız bildiğimiz birşey var:

Filin Rabbi, onu o koca gövdesiyle saatlerce su peşinde koşturmayacak kadar merhamet sahibidir. Onun için, kilometrelerce uzaktaki su kaynağının yerini ona bildirir.

Ve fil, gözüyle görmüş gibi su kaynağına doğru yönelir, eliyle koymuş gibi onu yerinde bulur.

***

Koku, her zaman güvenilir bir haberleşme vasıtası değildir. Bazan rüzgârla ve başka kokularla karışık hale gelebilir.

Bu defa da, işitilmeyen sesler fillerin imdadına yetişir. Bu sesler, koca ormanların içinden hiçbir engele uğramaksızın geçerek kilometrelerce uzaklara rahatlıkla ulaşan sesaltı dalgalarıdır.

Bir su kaynağını keşfeden fil sürüleri, bizim işitemediğimiz seslerle, kilometrelerce uzaktaki diğer fil sürülerine haber ulaştırır.

Tehlikeyle karşılaşan filler, aynı seslerle durumu uzaktaki akrabalarına bildirir. Yardıma ihtiyacı olan fil, yine aynı işitilmez seslerle kilometrelerce uzaklardan yardım çağırır.

Perşembe, Mayıs 25, 2017

İndirin şu tabelaları!


Cumhurbaşkanının yabancı kelimeler içeren tabeleları indirme çağrısından sonra, sıra mahallî yönetimlerde.

141


Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 8. Dil Kurultayındaki konuşmasında tarihî bir çağrı yaptı.
Mahallî yönetimlere seslenen Cumhurbaşkanı, şehirlerimizin yabancı kelimeler ihtiva eden tabelalardan kurtarılmasını istedi.
Erdoğan’ın bu konudaki sözleri şöyle:
Bir özentidir gidiyor. Kendi dilimizin zenginlikleri varken, bu özentilerle adeta, biraz ağır olacak ama hayvanların yarıştırıldığı malûm Avrupa’daki arenaları kalkıp spor salonlarında isim olarak kullanmak pek de kibar değil, şık değil. Biliyorum, yarın yazılı ve görsel medya bunu alıp, bunun üzerinden bindirecek, varsın bindirsin, ama biz doğruları konuşmaya mecburuz. Bunları konuşamadığımız için bedel ödüyoruz. Bunları konuşacağız, hele hele siz değerli bilim insanlarımız bunları konuşmadığı sürece işte genç nesiller bunun bedelini farklı şekilde ödüyorlar.
Eskiden bizde “kıraathane” vardı, şimdi bakıyorsunuz buraların isimleri “club” olmuş, “kafeterya” olmuş. Ne güzel kıraathanemiz var. Nedir bu kıraathane? Burada kitap, gazete oku, kahveni, çayını iç, vesaire. Burada adeta sohbetle beraber zenginleş, bildiklerini karşıya sen ver, karşının bildiklerini de sen al. Ama bunlar yerini nereye terk etti? İşte bu kafeteryalara, kulüplere, o da bizim dilimiz değil, “club.” Bu benim değil ki, benim olanı niye kullanmıyoruz? Bunları kullanalım. Bunları belediyelerimize yaygınlaştırıyoruz. Diyoruz ki gelin engelleyin. Bütün bu tabelaları sökün. Bu senin hakkın, en doğal hakkın. Neye müsaade edersen onu asmak zorunda, onu oraya koymak zorunda, ama yaptıramıyorsunuz. Herkes bir yerlere şirin görünmenin gayreti içinde.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu tarihî çağrısına mahallî yönetimlerin nasıl cevap vereceklerini önümüzdeki günler gösterecek. Eğer bu çağrı mahallî yönetimler tarafından ciddiyetle karşılanır ve gereken adımlar kararlılıkla atılırsa, halen yabancı bir ülkenin sokaklarından çok kolay ayırt edilemeyen ülkemizin sokakları tekrar “bizim sokaklarımızın” görüntüsüne kavuşma imkânı bulacaklar.

Kaynak: yazarumit.com

Perşembe, Mayıs 18, 2017

Hurafat ehlinin hevesi kursağında kaldı: Kutlu Doğum'a devam


Kutlu Doğum Haftası üzerine fitne kazanı kaynatmaya teşebbüs eden hurafat ehli bir topluluğun hevesi kursağında kaldı.
Diyanet İşleri Başkanlığının İstanbul’da gerçekleştirilen genişletilmiş istişare toplantısında, haftanın 14-20 Nisan tarihleri arasında kutlanmaya devam edilmesi kararı alındı.
Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, toplantıda bu konuyla ilgili olarak alınan kararı şu sözleriyle açıkladı:
Kutlu Doğum Haftasının FETÖ ile irtibatlanması aziz milletimizi derinden yaralamıştır. Bu iddia tarihi gerçeklere de aykırıdır.
İdrak edilen Mevlid Kandilinin bir alternatifi değildir.
Etkinlikler ilgili yönetmelik hükümlerine göre ve Diyanet’in gözetim ve denetiminde yürütülmelidir.
Peygamberimizin ve onun doğumunun bir tartışma konusu yapılması kabul edilemez. Mevlit Kandili programları zenginleştirilerek sürdürülmeli. Kutlu Doğum ise bir siret haftasına dönüştürülerek bundan sonra da 14-20 Nisan’da icrasına devam edilmelidir.
***
Konuyla ilgili haberin tamamı: 

Çarşamba, Mayıs 17, 2017

Dünya topyekûn bir yoksulluğa sürükleniyor

Akrabaya, yoksullara, yolculara hakkını ver; israfla saçıp savurma.
Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.
İsrâ Sûresi, 17:26-27
BU ÂYETTE, Yüce Allah, israftan kaçınma emrini,
(1) ihtiyaç içinde olanları gözetmek
(2) şeytanlara kardeş olmaktan kaçınmak
şeklinde iki ibretli öğüt arasında bize sunuyor.
Böylece, israfın asla gözardı edilmemesi gereken iki önemli boyutunu gözlerimizin önüne seriyor.
Bu boyutlardan birincisinde, bir hak ihlâli söz konusudur. Zira Allah’ın kuluna cömertçe bağışladığı nimetlerde, akrabanın, yoksulun, yolcunun da bir payı vardır. Bu nimetlerden ihtiyaç fazlasını gelişigüzel saçıp savuran kul, sadece Rabbinin nimetine karşı saygısız davranmakla kalmaz, aynı zamanda, gözetmekle yükümlü tutulduğu hemcinslerine karşı da haksızlık etmiş olur.
Birinci âyette ihtiyaç sahiplerine haklarını verme emri ile israf fiilinin karşıtlık teşkil edecek şekilde bir arada sayılması, her ikisi arasında bir ilişki bulunduğu fikrini hatıra getiriyor. Toplumların bugünkü haline baktığımız zaman ise, bu ilişkiyi açıkça görebiliyoruz. Meselâ, Birleşmiş Milletlerin 2001 yılına ait İnsanî Gelişme Raporuna bu açıdan göz attığımızda, kendimizi şu çarpıcı rakamlar karşısında buluyoruz:
Dünya halkının toplam gelirinin dörtte üçünü, onların dörtte biri cebe indiriyor.
Dünyanın en zengin insanları arasında, en üst seviyede yer alan yüzde 1’lik kesim, dünya halkının yarısından daha fazla gelire sahip bulunuyor.
1990 yılında 100’e yakın ülkeden 1300 temsilci, dünyanın geleceğini konuşmak için Moskova’da bir araya geldiğinde, dünya 100 haneyi barındıran bir köye benzetilmiş ve dünya halkının durumu şöyle bir manzara ile tasvir edilmişti:
Bu hanelerden 70’inin evinde içme suyu yoktu. Tüm arazinin yüzde 60’ı sadece 7 ailenin elindeydi. Bu aile, kullanılabilir enerjinin yüzde 80’ini tüketiyordu. 100 aileden 60’ı ise, arazinin yüzde 10’luk bir kısmına tıkışmıştı. Hava, su, çevre, günışığı, her geçen gün daha da kötüye gidiyordu.
Daha başka anket ve araştırmalar ise, Bangladeş’te 2 bin, Nijerya’da bin dolar seviyesinde olan yıllık ortalama gelirin İngiltere’de 30 bine, ABD’de 40 bine yükseldiğini gösteriyor. Bunun bir başka ifadesi, Nijeryalının 3 bin yıllık gelirini tek bir Amerikalının bu dünyadaki ömrü içerisinde tüketmesi demek…
***
Yazının devamı: http://yazarumit.com/dunya-topyekun-bir-yoksulluga-dogru-gidiyor/

Pazartesi, Nisan 24, 2017

Kutlu bir muhabbet haftası

28 Şubat döneminin karanlıklarından kurtulmaya çalıştığımız bir dönemde uygulanmaya başlayan Kutlu Doğum Haftası, özellikle gençler arasında bir Peygamber muhabbeti dalgalanmasına vesile olmuştu. Bugün bir taraftan Peygamberine rol biçmeye kalkışanları, diğer taraftan da Müslüman dolandırıcılığında uzmanlaşanları bir araya getiren Kutlu Doğum Haftası muhalefeti, o günleri bize tekrar hatırlattı. Aşağıda, Kutlu Doğum Haftasının uygulanmaya başladığı ilk yıllarda yayınlanan bir yazımızı bulacaksınız.
ÜMİT ŞİMŞEK
Kutlu Doğum Haftası, özellikle öğrencilere yönelik etkinlikleriyle, güzel bir gelenek oluşturdu. Bu etkinliklerin meydana getirdiği atmosfer ve ortaya çıkardığı cevherler sayesinde, nice zamandır milletin üzerinde biriken pasların silinmekte olduğuna ve Peygamber aşkının taze bir doğuşla canlandığına şahit oluyoruz.
Bu etkinlikleri bir diriliş, bir silkinme olarak görmekte mübalâğa yoktur; zira toplumumuz yakın zamana kadar Peygamber sevgisi konusunda bir hayli ürkütülmüştü. Allah’ın mülkünün nice sebep, yasa, kişi ve kurumlar arasında paylaştırılmasını umursamayan bir kısım insanlar, bir ara, nasıl olduysa, Peygamber ile ümmeti arasındaki gönül bağından şirk kokuları almaya başladılar. Oysa, vehmettikleri şeyin vukuuna dair hiçbir örnek ortada yoktu: ne bugün, ne dün, ne bu ülkede, ne İslâm âleminde. Eğer olsaydı, hemen her alandaki aşırılıklardan doğan onca bâtıl mezhep arasında, aşırı Peygamber sevgisinin yol açtığı bâtıl mezheplerden de bugün söz ediyor olmamız gerekirdi. Bugün böyle bir mezhep veya cereyanı, yahut bu ümmet içinde Peygamber aşkıyla yolunu şaşırmış bir ferdi kimse gösteremiyor. Ama, Peygamber sevgisinden boşalan yeri egolarıyla doldurmaya teşebbüs edenlerin zaman içinde nerelere rampaladıklarını net bir şekilde görebiliyoruz.
Peygamber ile ümmeti arasındaki ilişkiye dair pek çok âyet arasında, özellikle Tevbe Sûresinin sonundaki tanım dikkat çekicidir. Ümmetin tümünü muhatap alan bu âyette Peygamber “size çok düşkün, mü’minlere çok şefkatli, çok merhametli” olarak nitelenmiş ve “Sizin sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir” buyurulmuştur. Bu, kalbinde iman taşıyan herkesi kucaklayan bir hitaptır. Onun için, bu ümmetin içinden herhangi bir ferdin, nerede ve ne zaman yaşarsa yaşasın, kendi sıkıntısıyla üzülecek bir Peygambere mensup olduğunu bilmeye hakkı vardır. Bu gerçeğin en önemli delili ve vesilesi ise salâvattır.
Salâvat demek, herhangi bir anda, herhangi bir yerde, kişinin gönlünden koptuğu gibi, doğrudan doğruya Peygambere gönderilen ve gönderildiği gibi yerini bulan bir selâm, bir armağan demektir. Bu armağan, kimden geldiği açıkça belli olacak şekilde, Peygambere sunulur.[1] Kendisine salât ve selâm eden bir mü’min, Peygamberin nazarında, milyarlarca kişiden rasgele biri değil, bilinen ve sevilen bir dosttur. Bu dostluk, bütün bir ömür boyunca, hergün, tekrar tekrar vurgulanır. Her salât ve selâmla, ümmetinin her bir ferdi, kalbindekini ona bir daha sunar, kendisini ona bir daha hatırlatır. Artık bu gelip geçici bir dostluk değildir, tek taraflı bir muhabbet değildir. İnanan kimse için dua Rabbiyle arasında bir sohbet anlamını taşıdığı gibi, salâvat da Peygamberiyle bir muhabbet alışverişi demek olur. Zaten salâvat da bir rahmet duasıdır ve duanın ayrılmaz bir parçasıdır. “Duâmın tamamını salâvata ayırsam?” diye soran bir Sahâbîye, Peygamberimiz, “O zaman Allah senin bütün sıkıntılarını giderir, günahlarını da bağışlar” buyurmuştur.[2]
Kutlu Doğum Haftası, ümmetinden Peygambere gönderilen armağanların kaynayıp coştuğu bir zamanı temsil ediyor. Hele bu armağanlar arasında, gencecik kalemlerden çıkan ve Peygambere hitaben yazılan öyle içten, öyle nitelikli yazılar var ki, zamanımızın yazarlarından birçoğuna mecburî ders olarak okutulsa yeridir diye düşünmekten insan kendisini alamıyor.
Peygamber muhabbetinde, dinimiz için olduğu kadar, dilimiz için de bir diriliş müjdesi var.
[1] Bk. Ebû Dâvud, Menâsik: 97, Salât: 201, Vitr: 26.

[2] Tirmizî, Kıyamet: 23.

Pazartesi, Aralık 19, 2011

Risale Rehberi



Risale-i Nur’u okumaya yeni başlayanlar için bir kılavuz:

Risalelerde işlenen başlıca konular.

Risaleler hangi sorulara cevap verir?

Risale-i Nur’un dili nasıl öğrenilir?

Hangi konu nerede bulunur?

İnsanlığın en önemli sorunlarına Risale-i Nur hangi çözümleri getiriyor?


Risale-i Nur’un kitleler üzerindeki benzersiz tesirinin sırrı nedir?

Nur talebelerini birbirine bağlayan özellikler nelerdir?

Nasıl Nur talebesi olunur?

Nur medreseleri nasıl kurulur?

Bunlar gibi düzinelerce sorunun cevabı, uygulamalı ve örnekli olarak

RİSALE REHBERİ'nde

Pazar, Ocak 25, 2009

Mesnevî-i Nuriye: 16


Lâsiyyemâ: 2
Yirmi Sekizinci Sözün Arapça İkinci Makamı ve Onuncu Sözün Esası


İ’lem: Ehad-i Samedin herşey üzerinde bir sikkesi, bir hâtemi, bir âyeti—daha doğrusu âyetleri—vardır ki, o şeyin Ona ait olduğuna, Onun mülkü ve san’atı olduğuna şehadet eder. İstersen, Onun had ve hesaba gelmez ehadiyet sikkelerinden ve samediyet hâtemlerinden, bahar mevsiminde arz sayfasına vurulan sikkeye, iç içe geçip kucaklaşmış şekilde gelen şu müteselsil fıkraların dürbünüyle bak; o sikkeyi, gün ortasında Güneşi görür gibi göreceksin. Şöyle ki:

Yeryüzü sayfasında öyle bedî’ ve hikmetli bir icad müşahede ediyoruz ki, o icad,

- gayet vüs’atli ve azametli bir cûd-u mutlak içinde,
- o da itkan-ı mutlak içindeki bir sehâvet-i mutlaka içinde,
- o da intizam-ı mutlak içindeki bir suhûlet-i mutlaka içinde,
- o da ittizan-ı mutlak içindeki bir sür’at-i mutlaka içinde,
- o da mutlak bir hüsn-ü san’at içindeki vüs’at-i mutlaka içinde,
- o da paha biçilmez bir kıymet içindeki mutlak ucuzluk içinde,
- o da imtiyaz-ı mutlak içindeki ihtilât-ı mutlak içinde,
- o da ittifak-ı mutlak içindeki mutlak uzaklık içinde,
- o da en güzel bir hilkat içindeki kesret-i mutlaka içindedir.

Bu fıkralardan herbiri, o sikkeyi göstermek için tek başına kâfidir. Zira:

Nevideki nihayetsiz sehâvetle beraber herbir ferdde tek tek görülen en yüksek derecedeki itkan ve hüsn-ü san’at, ancak sonsuz bir kudret sahibine mahsustur ki, hiçbir şey Onu başka birşeyden alıkoyamaz.

Keza, nihayet derecedeki suhûletle beraber son derece intizam, öyle bir Zâta mahsustur ki, hiçbir şey Onu âciz bırakamaz; hem O nihayetsiz bir ilme sahiptir.

Keza, nihayet derecedeki sür’atle beraber son derece ittizan ve mevzu­ni­yet, öyle bir Zâta mahsustur ki, herşey Onun emir ve iradesine teslim olur.

Keza, nev’in her tarafa yayılmasında görülen nihayet derecedeki vüs’at-i tasarrufla beraber herbir ferdde tek tek görülen gayet derecedeki hüsn-ü san’at öyle bir Zâta mahsustur ki, hiçbir şeyin yanında mekân edinmediği gibi, ilmiyle ve kudretiyle herşeyin yanındadır.

Keza, nihayet derecedeki bolluk ve ucuzlukla beraber san’at itibarıyla herbir ferdin gayet derecedeki kıymeti, ancak öyle bir Zâta mahsustur ki, gınâsına had, hazinelerine de nihayet bulunmaz.

Keza, muhtelif nevilerin ferdleri arasındaki nihayet derecede karışıklık ve giriftlikle beraber, herbirini hiçbir hatâya ve karışıklığa meydan vermeden son derece imtiyazla teşhis etmek öyle bir Zâta mahsustur ki, herşeyi görür, herşeye şahiddir, bir fiil bir fiiline mâni olmaz, bir sual bir suale karışmaz.

Keza, arzın her tarafına yayılmış ferdlerin birbirine nihayet derecede uzak­lığıyla beraber, onların suretlerinde, teşkillerinde, icadlarında ve vücud­la­rında—güya herbir nev’in herbir ferdi, tek bir müdebbirin sadece kendisine mahsus tek bir emrine bakıyormuşçasına—gayet derecede tevafuku netice veren faaliyet öyle bir Zâta mahsustur ki, bütün arz Onun kabza-i tasarrufunda, Onun ilmi, hükmü ve hikmeti altındadır.

Keza, bir nev’in efradında nihayet derecedeki kesretle beraber herbir ferdin gayet derecede mükemmeliyetle yaratılışı ve herbir cüz’ün hüsn-ü icadı öyle bir Kadîr-i Mutlaka mahsustur ki, zerreler ve yıldızlar, az ve çok, Ona nisbeten müsavidir.

Bu fıkraların herbirinde Kadîr-i Mutlakın san’atına dair ayrı bir âyet vardır ki, o da, sehâvet ile israfsız itkan, sür’at ile mevzuniyet, kıymet ile ucuzluk, son derece karışıklık ile tam imtiyaz (herşeyin kusursuz şekilde birbirinden ayırt edilişi), ilh. aralarındaki tezattır.

Bu durumda, herbir fıkra ehadiyet hâtemini göstermek için kendi başına kâfi iken, bunların hepsi birden el ele verip tek bir faaliyete beraberce katılacak şekilde toplanınca durum ne olur? Şu âyetin sırrı işte bu noktadan geliyor:

وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْـضَـ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُ [1]

Yani, aklı tenbih edilmek suretiyle kendisine sorulduğunda, inatçı münkir bile “Allah” demeye mecbur kalıyor.

İ’lem: Allah’a iman, Peygambere iman ve haşre iman ile kâinatın varlığını tasdik, karşılıklı olarak birbirlerini istilzam ederler. Böyle kat’î bir telâzumun hakikaten var olabilmesi için, Ulûhiyetin vücubu, risaletin sübutu ve âhiretin vücudu ile kâinatın gafletsiz şuhudu arasında tam bir irtibat olmalıdır. Zira:

Nasıl ki bir kitabın varlığı—bâhusus o kitabın herbir kelimesi bir kitap, herbir harfi de bir muntazam kaside tazammun ediyorsa—kâtipsiz olmaz. Aynen öyle de, Nakkàş-ı Ezelînin vücub-u vücuduna iman etmeksizin şu kâinat kitabını görebilmek—sarhoş olmamak şartıyla—mümkün değildir.

Bunun gibi, herbir taşına varıncaya kadar her tarafı san’at harikalarıyla, acâip nakışlarla, pek garib tezyinatla dolu bir evin ustasız, san’atkârsız, dülgersiz ve sahipsiz var olması mümkün olmadığı gibi, Sâniinin vücudunu tasdik etmeden bu âlemin vücudunu tasdik etmek de—dalâlet sarhoşluğu olmazsa—mümkün değildir.

Aynı şekilde, nasıl ki hem Güneşin varlığını inkâr etmek, hem de denizin yüzündeki kabarcıkların ışıltısını, su katrelerinin parıltısını ve buz kristallerinin parlayışını görmek mümkün değildir; zira o zaman kabarcıklar, katrecikler ve buz kristalleri sayısınca güneşçiklerin hakikaten bil’asale var olduğunu kabul etmek gerekir. Öyle de, aklı bozulmamış bir kimse için, daima intizamla halden hale giren ve insicamla yenilenip duran şu kâinatı müşahede edip de, şu muhteşem evi ve şu muazzam ağacı meşîetinin ve hikmetinin temelleri üzerine kuran, kaza ve kaderinin düsturlarıyla fasıllara ayıran, âdetinin ve sünnetinin kanunlarıyla tanzim eden, inâyet ve rahmetinin namuslarıyla tezyin eden ve esmâ ve sıfâtının cilveleriyle tenvir eden Kâinat Hâlıkının ve Bânisinin vücub-u vücudunu tasdik etmemek mümkün değildir.

Evet! Tek bir Hâlıkın kabul edilmemesi halinde, kâinatın zerreleri ve bu zerrelerden terkib olunan mevcudat kadar, sayısız ilâhları kabul etmek mecburiyeti doğar. Bu sayısız ilâhların da herbiri herşeyi birden yaratmaya muktedir olmalıdır. Çünkü herbir canlı cüz’î, küllün bir hülâsası gibidir; öyleyse, onu yaratmak için herşeyi birden yaratabilmelidir.

Bundan başka, nasıl ışık vermeksizin Güneşin vücudu mümkün olmazsa, peygamberler göndermek suretiyle tezahür etmeyen bir ulûhiyet de olmaz.

Hem nihayet kemaldeki bir cemâlin, tarif edici bir resul vasıtasıyla kendisini tanıtıp tebarüz etmemesi de mümkün değildir.

Hem nihayet cemaldeki bir kemâl-i san’atın, halkı ona çağıran bir dellâl vasıtasıyla kendisini teşhir etmemesi de mümkün değildir.

Hem herşeyi ihâta eden bir rubûbiyet saltanatının, vahdâniyet ve samedi­ye­tini zülcenaheyn bir meb’us vasıtasıyla kesret tabakalarında ilân ederek küllî bir ubudiyet istememesi de mümkün değildir.

Hem nihayetsiz bir hüsnün, hüsün sahiplerini istememesi; cemâlinin mehâsinini ve hüsnünün letâifini aynalarda müşahede etmeyi sevmemesi; ve kendini Ona sevdiren bir sevgili kul ve Onu insanlara sevdiren bir resul vasıtasıyla o mehâsin ve letâifi istihsan edicilerin nazarlarına sunmak ve onlara göstermek istememesi de mümkün değildir. Evet, o, ubudiyetiyle o cemal sahibinin cemâl-i rubûbiyetinin şuhuduna ayna olduğu gibi, risaletiyle de o cemâli göstermek için bir medar olmuştur.

Hem acib mucizelerle, garib işlemelerle dolu hazinelerin sahibinin, tanıtıcı bir sarraf ve vasfeden bir teşhir edici vasıtasıyla gizli kemâlâtını ortaya çıkarmak için, bunları halkın nazarlarına sunmayı ve herkesin gözü önüne sermeyi sevmemesi ve istememesi mümkün değildir.

Hal böyle olunca, âlemde şu vasıfları seyyidimiz Muhammed Aleyhissalâ­tü Vesselâmdan daha câmi’ bir şekilde kendisinde toplayan kimse zuhur etmiş midir? Kellâ! En câmi’, en kâmil, en yüksek ve en üstün odur. O, bütün bu hakikatleri izhar eden, tebliğ eden, tarif eden, teşhir eden, dellâl, âbid, ilân edici, irşad edici, şahid olan, şahid tutan, şahid olunan, sevilen, seven, sev­diren, hidayet üzere olan, hidayete vesile olan resullerin sultanıdır. Gökler ve yer durdukca salâvatın en üstünü, selâmların en güzeli onun ve onların üze­rine olsun.


[TERCÜME: ÜMİT ŞİMŞEK]

[1] “Onlara ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye soracak olsan, ‘Allah’ derler.” (Zümer Sûresi, 39:38.)

Pazar, Ocak 18, 2009

Mesnevî-i Nuriye: 15



Üçüncü Risale

Lâsiyyemâ
Yirmi Sekizinci Sözün Arapça İkinci Makamı ve Onuncu Sözün Esası



بسم الله الرحمن الرحيم
الْحَمْدُ لِلهِ الّذِي شَهِدَتْ عَلٰى وُجُوبِ وُجُوْدِهِ وَوَحْدَتِهِ ذَرّاتُ الْكائِناتِ وَمُرَكَّباتُها بِلِسانِ عَجْزِها وَفَقْرِها.
وَالصَّلاةُ وَالسَّلامُ عَلٰى نَبِيِّهِ الّذي هُوَ كَشّافُ طِلْسِمِ الْكائِناتِ وَمِفْتاحُ آياتِها، وَعَلٰى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَعَلٰى إِخْوانِهِ مِنَ النَّبِيينَ وَالْمُرْسَلِينَ وَعَلٰى الْمَلائِكَةِ الْمُقَرَّبِينَ وَعَلٰى عِبادِ اللهِ الصّالِحِينَ مِنْ أَهْلِ السّمواتِ وَ الْأَرَضِينَ.

HAMD o Allah’a mahsustur ki, kâinatın bütün zerrâtı ve mürekkebâtı, acz ve fakrlarının lisanıyla Onun vücub-u vücuduna ve vahdetine şehadet eder.

Salât ve selâm, kâinat tılsımının keşşâfı ve kâinat âyetlerinin anahtarı olan Onun nebîsine, âl ve ashabına, kardeşleri olan enbiya ve mürselîne, mukarreb meleklere, Allah’ın gökler ve yerlerdeki salih kullarına olsun.

İ’lem: Ey tabiat ve esbab ile kendisine şükür kapısı kapanıp şirk kapısı açılmış olan kişi! Şirk, küfür ve küfran, hadsiz muhaller üzerine bina edilmiştir. İşte, o muhallerden sadece şu tek muhale bir bak:

Eğer kâfir cehalet sarhoşluğunu bırakıp da ilmin gözüyle kendi inkârına bakacak olursa, tek bir zerrenin sırtına tonlarca yük yüklemek ve tek tek herbir zerrede tabiatın milyonlarca matbaası olduğunu ve herbir zerrenin bütün masnûâttaki san’at inceliklerini bilecek ve işleyecek bir ıttıla ve maharete sahip bulunduğunu kabul etmeye mecbur kalır. Zira, meselâ herbir hava zerresi herbir nebat, çiçek, ağaç ve meyveye girip onun bünyesinde iş görebilir. Eğer o zerre ile onda saklı olan o küçük kuvvet, herşeyin melekûtu elinde bulunan Zâtın ismiyle çalışan bir memur olmazsa, o takdirde, bünyesine girdiği herşeye ait cihazların keyfiyetini ve o şeyin işleyişine ve meydana gelişine ait herşeyi bilmek zorunda demektir. Şu da var ki, meyve, ağacın küçültülmüş bir misalini tazammun eder; onun çekirdekleri ağacın amel defteri gibidir ki, onda ağacın tarihçe-i hayatı yazılmıştır. Onun için, meyve ağacın tamamına, hattâ onun nev’ine, hattâ bütün bir arza bakar. Bundan dolayıdır ki, san’atının ve mânâsının büyüklüğüyle, meyve, bir bakıma yeryüzünün san’atı kadar büyüktür. Bu muazzam manevî san’atı bina edene, yeryüzünü bina etmek elbette ağır gelmez.

Ne acibdir o nankör kâfirin hali! Kalbine bu kadar ahmaklık ve eblehliği doldurduktan sonra hâlâ akıl ve zekâ iddiasında bulunabiliyor!

İ’lem: Şunu da bil ki, herşeyin iki sureti vardır.

Birisi: Hislerle idrak olunan maddî suretlerdir ki, kaderin takdiriyle, gayet intizam içinde, herşeyin boyuna göre biçilmiş bir gömleğe benzer.

Diğeri ise akıl ile idrak olunabilecek bir surettir ki, tıpkı ışığın hareketiyle ortaya çıkan hayalî nuranî daire gibi, birşeyin zaman denizindeki hareketi esnasında veya üzerinden zaman nehrinin geçmesiyle meydana gelen muhtelif suretlerin terkibinden ibarettir. Bu manevî suret, o şeyin tarih-i hayatıdır ve meşhur kaderin medarıdır ki, “mukadderat-ı eşya“ adı verilir.

Evet, nasıl ki eşyanın, meselâ bir ağacın, maddî suretinde gayet intizamla ve ondan istenen neticeleri meyve verecek şekilde belirlenmiş hedefleri, hikmetli maslahatlara göre ölçülüp biçilmiş gayeleri vardır. Bunun gibi, o şeyin manevî suretinde de öyle maslahatlar tazammun eden muntazam neticeler ve birtakım gizli hikmetlere göre belirlenmiş muayyen hudutlar vardır. Bunlardan birincisinde kudret usta, kader hendese gibidir. İkincisinde ise kudret masdar, kader mistar gibidir; kader mistarındaki hatların üzerine kudret, mânâlar kitabını yazar.

Şimdi ey kâfir! İlim ve hakikate müracaat edildiğinde görülecektir ki, sen bu inkâr ve nankörlüğünle, herbir zerrede ve onun küçük, cüz’î kuvvetinde terzilik san’atına o derece bir aşinalık bulunduğunu kabul etmek zorunda kalırsın ki, o zerre ve sebeblerin tabiatı, eşya sayısınca farklı ve çeşitli elbise ve gömlekleri biçip dikebilsin; ve, zerrenin yanına vardığında, onun zaman içinde hadisat dikenleriyle delik deşik olmuş suretlerini yenileyebilecek bir gücü olsun. Lâkin hilkat ağacının meyvesi ve—iddiasınca—sebeblerin en güçlüsü ve ihtiyarı en geniş olan insan, eğer terzilik san’atına dair nev’inin bütün kabiliyetlerini bir araya toplayıp da bir dikenli ağacın âzâlarına uygun bir gömlek dikmek istese, buna gücü yetmez. Halbuki o ağacın Sâni-i Hakîmi, onun gelişmesi hengâmında, Güneşin solduramadığı taze ve muntazam, yepyeni gömlekleri, süslü ve ölçülü yemyeşil elbiseleri, tam bir kolaylık ve sür’atle, külfetsizce ve zahmetsizce ona giydiriyor. Evet, şu âyetlerin tavsif ettiği Zât her türlü kusurdan münezzehtir:

إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ * فَسُبْحَانَ الَّذِي بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ [1]


[TERCÜME: ÜMİT ŞİMŞEK]


[1] “Birşeyin olmasını dilediğinde Onun işi ‘Ol’ demektir; o da oluverir. Münezzehtir o Allah ki, herşeyin melekûtu Onun elindedir; siz de Ona döneceksiniz.” (Yâsin Sûresi, 36:82-83.)

Pazar, Ocak 04, 2009

Mesnevî-i Nuriye: 14


Peygamberi (s.a.v.) bize tanıtan marifet deryasından
REŞHALAR: 9 - son


Üçüncü Nükte

İ’lem: Kur’ân’ın temel maksatları ve asıl unsurları dörttür: tevhid, nübüvvet, haşir ve ubudiyetle beraber adalet. Diğer meseleler ancak bu maksatlara birer vesile olurlar.

Şu da bir kaidedir ki, vesilelerin tafsilinde fazla derine dalmamak, faydasız meselelerle maksadı kaybettirecek derecede meşgul olarak mevzuu dağıtmamak içindir. İşte bu sebebden Kur’ân bazı kevnî meseleleri müphem bırakmış yahut ihmal veya icmal etmiştir.

Ayrıca, Kur’ân’ın muhatapları, ekseriyet-i mutlaka ile, avamdır; derin İlâhî hakikatleri ancak temsil yoluyla ve icmâlen zihne yaklaştırmak suretiyle anlayabilirler; uzun çağlardan sonra sadece felsefeci bir ekalliyetin erişebileceği bir bilgiyi almak için ise her vakit hazır değillerdir. İşte bu sebebden Kur’ân’ın ekser meseleleri temsil suretinde olduğu gibi, temsillerin de bir kısmı müteşabihat suretindedir; çünkü bunlar son derece derin İlâhî hakikatlerin temsilleridir.

Dördüncü Nükte

İ’lem: Nasıl ki bir saat sabit halde olmayıp içindeki âletlerin titreşmesiyle devamlı sarsıntı halindedir.

Öyle de, dünya dahi daima sarsıntı halinde bulunan büyük bir saattir.

Ona zamanın girmesiyle, gece ve gündüz iki mile dönüşür ve saniyeleri sayar.

Seneler, dakikaları sayan bir ibre olur.

Asırlar ise, saatleri sayan bir ibre gibidir.

Mekânın girmesiyle de, sür’atle değişen, halden hale giren ve sarsılıp duran cevv-i semâ, saniyeleri sayan bir mil olur.

Arz ise, nebat ve hayvanla, hayat ve ölümle daima değişen yüzü ile dakikaları sayan bir mile, içindeki zelzelelerle ve dağların vücuda gelmesiyle de saatleri sayan mile benzer.

Semâya gelince, o da ecrâm-ı ulviyenin hareketleriyle, kuyruklu yıldızların ve şahaplarının zuhuru ve Güneş ve Ay tutulması gibi tegayyüratıyla, günleri sayan bir mildir.

İşte şu yedi direk üstüne kurulu dünya, esmâ-i İlâhiyenin şuûnâtını ve kader ve kudret kaleminin yazısını vasfetmekle beraber, hakikatte fânîdir, yok olup gidicidir, sarsılıp durmaktadır ve akarsu gibi göç halindedir. Lâkin görüntüsü gaflet sebebiyle donup taşlaşmış ve tabiatla kesifleşerek âhirete perde olmuştur. Hastalıklı felsefe ve sefih medeniyet de, felsefî tetkikatla ve tabiat bahisleriyle onun bu donmuş ve kesifleşmiş halini şiddetlendirmektedir. Kur’ân ise, âyetleriyle dünyayı hallaç pamuğu gibi atar, beyanıyla onu şeffaflaştırır, nuruyla eritir, sayhalarıyla mevhum ebediyetini yırtar; gök gürültüsü gibi gürleyişleriyle, tabiatı tevlid eden gafleti paramparça eder. Ve dünyanın zelzeleli hakikati, lisan-ı haliyle şu âyeti okur:

وَإِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَأَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ [1]

İşte bu yüzdendir ki, Kur’ân, felsefenin tafsil ettiği eşyanın mahiyet ve hususiyetlerinde icmal yapar, felsefenin icmal veya ihmal ettiği meselelerde de tafsile girişir ki, bunlar, mahlûkatın tekvinî emirlere uyma hususundaki vazifeleri ve Fâtırlarının isim, fiil ve şe’nlerine delâletleridir.

Elhasıl: Kur’ân, kâinat kitabının mânâsından ve delâletlerinden bahseder. Felsefe ise harflerin süslerinden, vaziyet ve münasebetlerinden söz eder; mevcudatın bir mânâya delâlet eden kelimeler olduğunu bilmez. Felsefe hikmeti ile Kur’ân hikmeti arasındaki farkı görmek istersen, şu âyetin beyanına dair bahse müracaat et:[2]

وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ أُوتِيَ خَيْرًا كَثِيرًا [3]

Beşinci Nükte

“Mucizat-ı Kur’âniye” adlı Yirmi Beşinci Sözün İkinci Şulesinin üç Nurunu ihtivâ eden bir bahistir.

Altıncı Nükte

İ’lem: Geçmiş Nükteden de anlaşılacağı gibi, Kur’ân, âsâra baktığı zaman,

- o eserlerin hangi cihetlerden Allah Tealânın fiillerine delâlet ettiği,

- fiillerin hangi cihetlerden Esmâ-i İlâhiyeyi gösterdiği,

- o fiillerin ne suretle Esmâya döküldüğü veya Esmâdan akıp geldiği

- ve İlâhî sıfatların şuâları olan Esmânın eşyayı nasıl ihâta ettiği

noktalarından bakar.

Elhasıl: Kur’ân, mevcudatın, Fâtırına müteveccih yüzlerine bakar. Felsefe ise, mevcudatın kendilerine ve sebeblerine müteveccih yüzlerine, felsefe veya san’at itibarıyla cüz’î faydalarına bakar. Ne cahildir o adam ki, felsefe fünununa aldanıp da onu Kur’ân’ın bahislerine mehenk yapar! Söyleyen kimse ne güzel söylemiş: “Cünun fünun demek olduğu gibi, fünun da cünun demektir.” Yani, cinnetin adı fen olmuş; fen de zaten cinnet demektir.

Beşinci Katre

İ’lem: Habbe Risalesinde de geçtiği gibi, Kur’ân’ın i’caz lem’alarından biri de, beyan ve maânî ilimlerinin şehadetiyle, onun parlak bir selâseti, üstün bir selâmeti, sağlam bir tesanüdü, güçlü bir tenasübü, cümleler ve heyetler arasındaki teâvünü, âyetler ve maksatlar arasındaki tecâvübü kendisinde toplamasıdır.

Bundan başka, Kur’ân, yirmi senede, ihtiyaç durumuna göre birbirinden farklı ve ayrı şekilde, âyet âyet nâzil olmakla birlikte, öylesine âhenk içindedir ki, sanki hepsi bir defada inmiş gibidir.

Hem nüzul sebebleri farklı ve birbirine mübayin olmakla birlikte, öyle mükemmel bir tesanüdü vardır ki, sanki tek bir nüzul sebebine bağlı olarak inmiş gibidir.

Hem mütefavit ve mükerrer suallere cevap olarak gelmekle birlikte, son derece imtizaç ve ittihad halindedir ve sanki tek bir suale cevap gibidir.

Hem ahkâmı birbirine mugayir olan müteaddit hadiseleri açıklamak üzere geldiği halde, öylesine mükemmel bir intizam ile gelmiştir ki, sanki tek bir hadiseyi açıklar gibidir.

Hem tenezzülât-ı İlâhiye ile muhatapların anlayışına, bilhassa kendisine Kur’ân indirilen zâtın—muhtelif ve mütenevvi hallerde iken vahiy aldığı halde—anlayışına münasip üslûplarda inmesine rağmen, âyetleri öyle temasül ve selâsettedir ki, sanki tek bir halde inmiş gibidir.

Hem müteaddit ve birbirinden çok uzak muhatap tabakalarına hitap ederek onlarla konuştuğu halde, sanki tek bir muhatabı varmışçasına, beyanında öyle bir suhûlet, nizamında öyle bir cezalet, anlatışında öyle bir vuzuh vardır ki, herbir muhatap, Kur’ân’ın birinci derecede kendisine hitap ettiğini zanneder.

Hem birbirinden çok farklı ve tedrice muhtaç gayelere hidayet edip ulaştırmak üzere indiği halde, sanki hepsi tek bir maksat imişçesine, öyle mükemmel bir istikamet, muvazene ve nizamı vardır ki, selim bir gözü bulunan basiret sahibi şunu hiç şüphesiz müşahede eder: Kur’ân’da öyle bir göz vardır ki, bütün kâinatı, içiyle ve dışıyla apaçık okunan bir sayfa gibi görür, onu dilediği gibi çevirir ve mânâlarını dilediği şekilde anlatır.

Altıncı Katre

Katre Risalesinde geçtiği gibi, Kur’ân’ın sair kelâmlarla mukayese edilemeyeceğine dairdir.

İ’lem: Kelâmın mertebesindeki yüksekliğin, kuvvetin ve hüsün ve cemâlin dört kaynağı vardır: mütekellim, muhatap, maksat ve makam. Yoksa, ediplerin yanlış olarak ileri sürdükleri gibi sadece makam değildir.

Sen kimin söylediğine, kime söylediğine, niçin söylediğine ve hangi makamda söylediğine bak. Zira kelâm emir veya nehiy cinsinden ise, kuvvet ve ulviyeti mütekellimin derecesine uygun şekilde ziyadeleşen bir irade ve kudreti tazammun eder.

Evet, kimsenin kulak asmadığı bir temennî ve kuruntudan gelen fuzulî ve suretâ bir emir nerede, kudret ve iradeyi tazammun eden hakikî ve nâfiz bir emir nerede?
Şimdi bir bak:

يَا أَرْضُ ابْلَعِي مَاءَكِ وَيَا سَمَاءُ أَقْلِعِي [4]
فَقَالَ لَهَا وَلِلْأَرْضِ اِئْتِيَا طَوْعًا أَوْ كَرْهًا قَالَتَا أَتَيْنَا طَائِعِينَ [5]

Bu emirler nerede, hummâya tutulmuş birisinin hezeyan suretinde söylediği sözlere benzer şekilde, beşerin câmidata “Ey yeryüzü, sakin ol; ey gök, yarıl; ey kıyamet, kop!” diye hitap edişi nerede?

Keza, emrine itaat edilen bir kumandanın büyük bir mutî orduyu Allah’ın düşmanları üzerine salan “Arş!” emri nerede? Söz olarak bunun aynı olmakla beraber ciddîye alınmayan ve sözü dinlenmeyen ehemmiyetsiz birinden sadır olan emir nerede?

إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ [6]

Nerede bu emir, nerede beşer kelâmı?

Keza, nerede hakikî bir mâlikin ve emri tesirli, hükmü nâfiz olan bir âmirin tasviri? Veya bir san’atkârın san’atını icra ederken, bir mün’imin ihsanda bulunurken, o san’at ve ihsan ânındaki fiillerini tasvir ederek “Şöyle şöyle yaptım, şunu şunu yaptırdım” deyişi? İstersen bak şu âyetlere:

أَفَلَمْ يَنْظُرُوا إِلَى السَّمَاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا وَمَا لَهَا مِنْ فُرُوجٍ * وَالأَرْضَ مَدَدْنَاهَا وَأَلْقَيْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ وَأَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ * تَبْصِرَةً وَذِكْرَى لِكُلِّ عَبْدٍ مُنِيبٍ * وَنَزَّلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً مُبَارَكًا فَأَنْبَتْنَا بِهِ جَنَّاتٍ وَحَبَّ الْحَصِيدِ * وَالنَّخْلَ بَاسِقَاتٍ لَهَا طَلْعٌ نَضِيدٌ * رِزْقًا لِلْعِبَادِ وَأَحْيَيْنَا بِهِ بَلْدَةً مَيْتًا كَذَلِكَ الْخُرُوجُ [7]

Sonra bak, nerede bu fiillere hiç teması olmayan birinin bu hususlardaki fuzuliyane tasvirleri?

Evet, nerede yıldızların kendisi, nerede onların camlarda görünüp de var mı, yok mu oldukları bile belli olmayan gelip geçici timsalcikleri?

Evet, nerede Güneş ve Ay Hâlıkının kelâmındaki kelimelerin hidayet nurları ilham eden melekleri? Nerede hevesat düğümlerinin üfürükçüsü beşer tezviratının eşek arıları?

Evet, nerede hidayet cevherlerinin sadefi, hakaik-i imâniyenin menbaı ve esasat-ı İslâmiyenin madeni olan ve Rahmân’ın Arşından hitab-ı Ezelînin ve ilim, kudret ve iradenin elfazıyla saçılan Kur’ân’ın lâfızları? Nerede beşer hevâ ve hevesinin asılsız lâfları?

Evet, nerede o Kur’ân ki,

- bir ağaç gibi dal budak salmış, yaprak vermiş, çiçek açmış ve maneviyatıyla, şeâiriyle, kemâlâtıyla, evliya ve asfiyasıyla şu İslâm âlemini meyve vermiştir—öyle ki, o tuba ağacının çekirdeklerinden nicesi meyveli ağaçlar hükmünde hayat düsturlarına inkılâb ederek, hakkında

قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الإِنْسُ وَالْجِنُّ عَلَى أَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هَذَا الْقُرْآنِ لاَ يَأْتُونَ بِمِثْلِهِ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيرًا[8]

dedirtmiş ve,

- nazmındaki cezaletle, mânâsındaki belâgatle, üslûbundaki bedaatle, beyanındaki beraatle, lâfzındaki fesahatle, pek çok makbul vücuhu birden kapsayan lâfzındaki câmiiyetle,

- müçtehidler için kaynak, ârifler için ezvak, vuslata erişenler için meşreb, kâmiller için meslek, muhakkikler için mezhep mânâsındaki yolları ve hakikati tazammun eden şu şeriat deryasına câmi’ bir şekilde güzelce yol gösterişiyle,

- her asırdaki gençliğiyle ve her asırda her tabakaya lâyık ve muvafık tazeliğiyle herkesi susturmuş,

- en belâgatli hatipleri ve en seçkin âlimleri ilzam etmiş, hattâ bir sûresinin benzerini getirmek hususunda bütün beşeri âciz bırakmıştır.

Evet, Kur’ân nerede, beşer kelâmı nerede? Serâ nerede, Sürreyya nerede?

اَلْلّهُمَّ بِحَّقِّ الْقُرْآنِ وَبِحَّقِّ مَنْ أُنْزِلَ عَلَيْهِ الْقُرْآنُ نَوِّرْ قُلُوْبَنا بِنُوْرِ الْقُرْآنِ وَاجْعَلْ الْقُرْآنَ شِفاءً لَنا مِنْ كُلِّ دَاءٍ، وَمُوْنِساً لَنا فِيْ حَياتِنا وَبَعْدَ مَماتِنا، وَاجْعَلْهُ لَنا فِيْ الدُّنْيا قَرِيْناً وَفِيْ الْقَبْرِ مُوْنِساً وَ فِيْ الْقِيامَةِ شَفِيْعاً وَعَلٰى الصِّراطِ نُوْراً وَمِنَ النَّارِ سِتْراً وَحِجاباً، وَ إِلَى الْجَنَّةِ رَفِيْقاً وَ إِلَى الْخَيْراتِ دَلِيْلاً وَإِماماً بِفَضْلِكَ وَحَمْدِكَ وَكَرَمِكَ وَإِحْسانِكَ وَرَحْمَتِكَ يا أَكْرِمَ الْأَكْرَمِيْنَ وَيا أَرْحَمَ الرَّاحِمِيْنَ.
وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ أَنْزَلْتَ عَلَيْهِ الْقُرْآنَ وَأَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعالَمِينَ وَعَلٰى آلِهِ وَصَحْبِهِ صَلاةً تُرْضيْكَ وَتُرْضيهِ وَتَرْضَى بِها يا رَبَّ الْعالَمِيْنَ. .
فَيا مُنْزِلَ الْقُرْآنَ بِحَقِّ الْقُرْآنِ اجْعَلْ هَذا الْكِتابَ نائِباً عَنّي ناطِقاً بِهَذا الدُّعاءِ بَدَلاً عَنِّي، إِذا أَسْكَتَ الْمَوْتُ لِسانِي آمِيْنَ. أَلْفَ آمِيْنَ. .

Allahım! Kur’ân’ın ve kendisine Kur’ân indirilen zâtın hakkı için kalblerimizi Kur’ân’ın nuruyla nurlandır. Kur’ân’ı bütün dertlerimize şifa yap. Hayatımızda da, ölümden sonra da Kur’ân’ı bize ünsiyetli kıl. Onu bizim için dünyada yakın bir dost, kabirde mûnis bir arkadaş, kıyamette şefaatçi, Sıratta nur, ateşe karşı siper ve perde, Cennete yol arkadaşı, hayırlara delil ve imam yap—fazlınla, hamdin ile, kereminle, ihsanınla ve rahmetinle, ey kerem sahiplerinin en keremlisi ve merhametlilerin en merhametlisi!

Kendisine Kur’ân indirip âlemlere rahmet olarak gönderdiğin zâta, âl ve ashabına da, razı olacağın, onu hoşnut edecek ve Seni de hoşnut edecek bir salât ile salât ve selâm et, ey Âlemlerin Rabbi!Ey Kur’ân’ı indiren Zât-ı Zülcelâl! Kur’ân’ın hakkı için, ölüm benim lisanımı susturduğunda, bu kitabı, şu duâ ile benim yerime konuşan bir vekil eyle. Âmin. Bin kere âmin.

[TERCÜME: ÜMİT ŞİMŞEK]

[1] “Kur’ân okunduğunda susun ve dinleyin ki rahmete erişesiniz.” (A’râf Sûresi, 7:204.)
[2] Söz konusu bahis, On İkinci Sözdedir.
[3] “Kime hikmet verilmişse, ona gerçekten pek büyük bir hayır verilmiştir.” (Bakara Sûresi, 2:269.)
[4] “Ey yer, suyunu yut; ey gök, suyunu tut.” (Hud Sûresi, 11:44.)
[5] “Hem göğe, hem de yeryüzüne ‘İsteseniz de, istemeseniz de gelin’ buyurdu. İkisi de ‘İsteyerek geldik’ dedi.” (Fussılet Sûresi, 41:11.)
[6] “Birşeyin olmasını dilediğinde Onun işi ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” (Yâsin Sûresi, 36:82.)
[7] “Üstlerindeki göğe bakmadılar mı, onu nasıl bina edip süslemişiz ki, hiçbir gediği yoktur. Yeryüzünü de döşedik, onda sağlam dağlar diktik, her güzel çiftten bitkiler yeşerttik: Hakka yönelecek herbir kulun gönül gözünü açsın ve ibret olsun diye. Gökten de bereketli bir suyu peyderpey indirdik; onunla bağlar ve biçilecek taneli ekinler bitirdik. Salkımları üst üste binmiş yüksek hurma ağaçları bitirdik. Tâ ki kullara rızık olsun. Biz o suyla ölü bir beldeye can verdik. Kabirlerden çıkışınız da işte böyledir.” (Kaf Sûresi, 50:6-11.)
[8] “De ki: Bu Kur’ân’ın benzerini getirmek için bütün insanlar ve cinler toplanıp da birbirine yardımcı olsalar, yine de onun benzerini getiremezler.” (İsrâ Sûresi, 17:88.)

Pazartesi, Aralık 29, 2008

Mesnevî-i Nuriye: 13

Peygamberi (s.a.v.) bize tanıtan marifet deryasından
REŞHALAR: 8


Dördüncü Katre
Kur’ân’ın mükevvenata dair bazı felsefî meseleleri ihmali, bir kısmını iphamı, bir kısmını da icmâli ile ortaya çıkan i’caz lem’asının beyanına dairdir. Bu Lem’anın da altı Nüktesi vardır.

Birinci Nükte


Sual: “Niçin Kur’ân kâinattan fenn-i hikmet ve felsefenin bahsettiği gibi bahsetmiyor?”


Cevap: Felsefe hakikat yolundan sapmıştır; mevcudatı mânâ-yı ismî ile kendi nefisleri için çalıştırır. Kur’ân ise hak ile indirilmiş ve hak ile inmiştir ve hakikate gider; onun için mevcudatı mânâ-yı harfî ile, kendi nefisleri için değil, Hâlık namına çalıştırır.

Sual: Niçin Kur’ân yer ve ecrâm-ı ulviyenin mahiyetleri, şekil ve hareketleri gibi meseleleri fennin yaptığı gibi açıklamamış da müphem ve mücmel bırakmıştır?

Cevap: Şu sebeblerden dolayı ipham daha mühim ve icmal daha güzeldir:

Birincisi: Kur’ân kâinattan dolayısıyla, yani istitradî olarak, onu Allah’ın zâtına ve sıfatlarına delil olarak göstermek için bahseder. Delilin şartı ise açık olmak, neticeden daha zâhir olmaktır. Burada netice Allah’ın zat, sıfât ve esmâsının marifeti olduğuna göre, eğer Kur’ân, fen ehlinin arzu ettiği gibi “Ey insanlar, şu Güneşin sükûnuna ve arzın hareketine bakın da Hâlıkın azamet-i kudretini anlayın” demiş olsaydı, delil neticeden daha gizli ve anlaşılmaz hale gelir, ekser zamanlardaki ekser insanların anlayışından uzak düşerdi. Halbuki irşad ve hidayetin nazarında ekseriyet-i mutlakanın hakkı daha mühimdir. Onların anlayışını dikkate almak, felsefeye derinlemesine dalan bir azınlığın istifadesine mâni olmaz; fakat böyle bir azınlığı birinci derecede dikkate almakta, ekser zamanlardaki çoğunluk için mahrumiyet vardır.

İkincisi: Umumun nazarına uygun hareket etmek, âmmenin hissine riayet etmek ve cumhurun düşüncesine yabancı düşmemek, irşadın belâgatine yaraşan şeydir—tâ ki halkın nazarı beyhude ürkmesin, fikirleri boşu boşuna karışmasın, hisleri maslahatsız korkup kaçmasın. Demek, halkın nezdinde en beliğ bir hitap ve irşad, onları zorlamayacak şekilde zâhir, basit ve kolay, usandırmayacak şekilde özlü ve içinde onlar için lüzumsuz tafsilât bulundurmayacak şekilde mücmel olanıdır.

Üçüncüsü: Kur’ân mevcudatın hallerinden kendileri için değil, onları icad eden Zât için bahseder. Onun için, Kur’ân’ın nazarında mühim olan, onların Mûcidine bakan durumlarıdır. Fenn-i hikmet ise, mevcudattan, kendileri için bahseder; onun nazarında mühim olan da, onların kendi nefislerine bakan durumlarıdır. Aralarında ne kadar büyük fark var—serâ ile Süreyya gibi!

Keza, vahiy bütün insanlara birden hitap eder ve, takliden değil, tahkikle anlasınlar diye, ekseriyetin anlayışına riayet eder. Fakat fen asıl muhatap olarak ehl-i fenni alır; umumun hissesine de taklit düşer. Fennin—doğru olmak şartıyla—tafsil ettiği şeyden, Kur’ân elbette icmâlen söz edecek veya, umumun menfaati nisbetinde, onu müphem veya mücmel bırakacaktır.

Dördüncüsü: Kur’ân bütün beşer tabakalarının mürşidi olduğu için, irşadın belâgati gerektirir ki, ekseriyetin zâhir nazarlarına bedihî olarak görünen meselelerde, yanıltacak ve iddialaşmaya sevk edecek şeyleri zikretmesin, onların zâhirî nazarlarında bedihî olan hususları lüzumsuz yere değiştirmesin ve onlara asıl vazifelerinde lâzım olmayan şeyleri ya ihmal veya icmal etsin.

Meselâ, Kur’ân Güneşten Güneş için bahsetmediği gibi, onun mahiyetinden de söz etmez. O ancak Güneşi kimin aydınlatarak bir lâmba yaptığından bahseder. Ve o Güneşin intizam-ı san’ata bir zemberek, nizam-ı hilkate merkez ve, mevsimlerin değişmesi esnasında Nakkaş-ı Ezelînin gece ve gündüz ipleriyle dokuduğu, göğün ve yerin yüzüne serilmiş mensucattaki insicam-ı san’ata bir mekik olarak gördüğü vazifesinden söz eder. Dokumadaki nizamı ve dokunan şeylerdeki intizamı göstermek suretiyle, Kur’ân bize bu mensucatın Fâtır-ı Hakîminin ve Sâni-i Kerîminin kemâlâtını tanıtır. Güneşin hareketi ise, ister zâhirî olsun, ister hakikî olsun, müsavidir; Kur’ân’ın maksadına tesir etmez. Zira asıl maksat, Güneşin görünürdeki hareketi zımnında, bize o hikmetli nizamın dokunmasını göstermektir. O dokuma ise bütün haşmetiyle görünmektedir ki, fennin iddia ettiği gibi Güneşin hareketsiz olması buna bir zarar vermez.

İkinci Nükte

Kur’ân diyor ki:

وَجَعَلَ الشَّمْسَ سِرَاجًا [1] وَالشَّمْسُ تَجْرِي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا َ [2]

Sual: Niçin Kur’ân Güneşe “lâmba” diyor? Halbuki fennin nazarında o arza tâbi olmayacak kadar büyüktür; hattâ seyyarelerle beraber yeryüzünün de merkezi odur.

Cevap: “Lâmba” tabirinde, saray suretinde bir âlem tasviri vardır. Âlemde var olan şeyler ise, o sarayın levazımatı ve tezyinatıdır ve sarayın sakinleri ile misafirleri için hazırlanmış yemeklerdir. Lâmba tabiri, bütün bunların misafirler ve hizmetçiler için Kerîm ve Rahîm bir el tarafından hazırlanmış olduğunu ihsas eder. Güneş ise bu sarayda musahhar bir memurdan ve nurlu bir lâmbadan başka birşey değildir.

Elhasıl, “lâmba” tabirinde hem Hâlıkın azamet-i rubûbiyeti içindeki rahmetini ihtar vardır; hem geniş rahmeti içindeki ihsanını ifham vardır; hem haşmet-i saltanatı içindeki keremini ihsas vardır; hem de müşriklerin mabud telâkki ettikleri şeylerin en büyüğünü emir altında bir lâmba olarak göstermek suretiyle bir vahdâniyet ilânı vardır. Cansız bir musahhar lâmba nerede, ibadete liyakat nerede?

“Güneş cereyan eder” ifadesindeki “cereyan” tabirinde ise, kış ve yazın deveranı, gece ve gündüzün değişmesi hengâmındaki acib ve muntazam tasarrufat ihtar edilir. Ve bu ihtar ile Sâniin rubûbiyetindeki infiradı ve o infirad içindeki azamet-i kudreti anlatılmış olur. Böylece, Güneş ve Ay noktalarından hareketle, Kur’ân, zihinleri gece ve gündüz, yaz ve kış sayfalarına ve oradan da, onların içinde yazılan hadisat satırlarına yöneltir. “Cereyan” tabiri bütün bu mânâlara bir ünvandır; ünvanın zâhir mânâsı buna yeter, hakikî mânâsının buradaki maksat ile bir ilgisi yoktur.

Şimdi Kur’ân’ın kelimelerine bak ki, kolay, basit ve bilinen kelimeler olmakla beraber, o kadar hoş mânâların hazinelerine nasıl anahtar oluyor da kapılar açıyor!

Sonra da felsefe hikmetinin tantanalı sözlerine bak: O kadar şâşaasıyla beraber, ne bir ilmî kemal veriyor, ne bir ruhanî zevk; ne insana bir gaye gösteriyor, ne de dinî bir fayda sağlıyor. Sadece müthiş bir hayret ve muvahhiş bir dehşet veriyor ve seni apaydınlık tevhid semâsından karanlık kesret vadilerine düşürüyor. İşte, Güneş hakkında felsefecilerin neler söylediğine bir bak:

“Güneş, arzımızdan bir milyon üç yüz bin defadan ziyade büyük, ateşten bir sıvı kütledir. Yörüngesinde kendi etrafında döner. Ondan çıkan kıvılcımlardan arzımız ve diğer seyyareler vücud bulmuştur. Çeşitli büyüklüklerdeki bu muazzam cisimlerden kimi Güneşe yakın, kimi ondan uzaktadır; bunlar uzay boşluğunda, bir umumî cazibe kuvvetiyle Güneş etrafında dönerler. Bir kuyruklu yıldız geçişi gibi bir semâvî hadise sebebiyle onlardan biri tesadüfen yörüngesinden çıkacak olsa, Güneş Sisteminde ve dünyada karışıklık çıkar; gökler ve yer o dehşetten hissesini alır.”

Şimdi kendine bak, acaba bu mesele sana ne fayda verdi? Feyâ sübhanallah! Hakikatin şeklini dalâlet nasıl değiştiriyor. İşte o hakikat şudur:

“Güneş, seyyareleriyle beraber, Fâtır-ı Hakîminin emri ve Hâlık-ı Kadîrinin kuvvetiyle yaratılmış ve teshir edilmiş bir muvazzaf masnû’dan ibarettir. Ve, o kadar büyüklüğüyle beraber, üzerinde tecellî eden Nur isminin şuâsıyla semâ denizinin yüzünde ışıldayan parlak bir katreden başka birşey değildir.”

Eğer felsefeciler meselelerine Kur’ân’dan bir nur katıp da “Bu cansız ve dehşetli cisimlere Allah nihayet intizam ve hikmet içinde ve emrine tam bir itaatle vazifeler gördürüyor” demiş olsalardı, o zaman bilgilerinde bir mânâ olurdu. Yoksa, bütün bunları kendilerine ve sebeblere isnad ettikleri için, Kur’ân’ın tasvir ettiği şu kimsenin durumuna düşerler:

وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللهِ فَكَأَنَّمَا خَرَّ مِنَ السَّمَاءِ فَتَخْطَفُهُ الطَّيْرُ أَوْ تَهْوِي بِهِ الرِّيحُ فِي مَكَانٍ سَحِيقٍ [3]

Bu meseleye diğerlerini sen kıyas et.

[TERCÜME:ÜMİT ŞİMŞEK]

[1] “Güneşi bir lâmba yaptı.” (Nuh Sûresi, 71:16.)
[2] “Güneş de kendisi için belirlenmiş bir kanunla yörüngesinde akar.” (Yâsin Sûresi, 36:38.)
[3] “Allah’a ortak koşan kimse sanki gökten düşmüş de kuşlar onu kapıp parçalamış, yahut rüzgâr onu ıssız bir yere savurmuştur.” (Hacc Sûresi, 22:31.)

Pazar, Aralık 21, 2008

Mesnevî-i Nuriye: 12


Peygamberi (s.a.v.) bize tanıtan marifet deryasından
REŞHALAR: 7


On Dördüncü Reşha
Mucize-i Kübrâ olan Kur’ân deryasından katreler

Birinci Katre

İ’lem: Nübüvvet-i Ahmediyenin delilleri had ve hesaba gelmez. Büyük muhakkikler, bu delilleri açıklayan eserler vücuda getirmişlerdir. Ben de, aczim ve kusurumla beraber, Türkçe Şuaat adlı risalede bu güneşin bir kısım şuâlarını ele almış bulunuyorum. Keza, Lemeat’ta onun Kur’ân denen mucize-i kübrâsının i’caz vecihlerini icmâlen beyan ettim ve kasır fehmimle i’caz-ı Kur’ân’ın kırk kadar vechine işarette bulundum. Arapça İşârâtü’l-İ’câz adlı tefsirimde ise, bu vecihlerden, nazmın fâik belâgatine dair tek bir vechini kırk sayfada beyan ettim. Dilersen o üç kitaba müracaat edebilirsin.

İkinci Katre

İ’lem: Geçmiş derslerden de anladığın gibi, bu semâvat ile ecrâm-ı ulviyenin ve bu arz ile yerdeki mevcudatın Hâlıkından gelen ve bize Âlemlerin Rabbi olan Rabbimizi tanıtan Kur’ân’ın pek çok makam ve vazifesi vardır.

Eğer “Kur’ân nedir?” diyecek olursan, deriz ki:

O, şu kâinatın tercüme-i ezeliyesi ve tekvinî âyetleri okuyan dillerinin tercüman-ı ebedîsi ve âlem kitabının müfessiridir.

Hem semâvat ve arz sayfalarında saklı esmâ-i İlâhiye hazinelerinin gizliliklerinin keşşâfıdır.

Hem hadisat satırlarının altında gizlenmiş şuûnât-ı İlâhiye hakikatlerinin anahtarıdır.

Hem şehadet âleminde gaybın lisanıdır.

Hem hitabat-ı ezeliye-i Sübhaniye ve iltifatat-ı ebediye-i Rahmâniyenin hazinesidir.

Hem şu İslâmiyet âlem-i manevîsinin temeli, hendesesi ve güneşidir.

Hem uhrevî âlemin haritasıdır.

Hem zat ve sıfât ve esmâ ve şuûn-u İlâhiyenin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı, burhan-ı kàtıı ve tercüman-ı sâtııdır.

Hem insanlık âleminin mürebbîsidir.

Hem insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyetin suyu ve ışığıdır.

Hem nev-i beşer için hakikî hikmet ve beşerin yaratılış gayesine sevk edici mürşiddir.

Hem insanlık için şeriat kitabı olduğu gibi, aynı zamanda hikmet kitabıdır.

Hem duâ ve ubudiyet kitabı olduğu gibi, aynı zamanda emir ve davet kitabıdır.

Hem zikir kitabı olduğu gibi, aynı zamanda fikir kitabıdır.

Hem insanın bütün manevî hâcetlerine merci olacak pek çok kitapları muhtevî tek bir kitap iken, aynı zamanda, kitap ve risalelerle dolu bir mukaddes kütüphane gibidir. Öyle ki, muhtelif meşrep sahiplerinden herbiri için o meşrebin zevkine uygun ve onu tenvir edecek, meslekleri birbirinden ayrı evliya, sıddıklar, ârifler ve muhakkik âlimlerden herbiri için de o mesleğin tarzına uygun ve onu tasvir edecek bir risale ibraz eden bir külliyat hükmüne geçmiştir.

Üçüncü Katre

Kur’ân’ın tekrarlarındaki i’caz lem’asının beyanına dairdir. Bu lem’ada Altı Nokta vardır.

Birinci Nokta

İ’lem: Kur’ân hem zikir kitabı, hem duâ kitabı, hem de davet kitabı olduğu için, onun tekrarı daha güzel ve belâgatli, hattâ elzem olur. Çünkü zikir tekrarlanır, duâ yinelenir, davet tekid edilir. Zira zikrin tekrarlanması tenvir eder; duâya tekrar tekrar dönülmesi takrir mânâsına gelir; davetin tekrarı ise tekid demektir.

İkinci Nokta

İ’lem: Kur’ân, en zekîsinden en gabîsine, en müttakîsinden en şakîsine, dünyayı terk edip var gücüyle âhirete çalışan tevfik ehlinden tut, tâ âhireti ihmal edip dünyaya dalmış biçarelere kadar bütün beşer tabakalarına bir hitap ve bir devadır. Fakat herkese her zaman deva ve şifa olan Kur’ân’ın tamamını birden herkes her zaman okuyamaz. Onun içindir ki, Hakîm-i Rahîm, Kur’ân’ın ekser maksatlarını ekser sûrelerde, bilhassa uzun sûrelerde derc etmiş; böylece her sûre bir küçük Kur’ân hükmüne geçmiştir. O Hakîm-i Rahîm, işte bu suretle herkesin işini kolaylaştırıyor ve kullarına teşvikkârâne sesleniyor:

وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ [1]

Üçüncü Nokta

İ’lem: Nasıl cismanî ihtiyaçların tekerrür zamanları farklıdır: Bazısına hava gibi her an ihtiyaç duyulur. Bir kısmı su gibidir; hararet basınca ihtiyaç duyulur. Bir sınıfı gıda gibidir; hergün ihtiyaç duyulur. Bazı nev’i ışık gibidir; haftada bir ihtiyaç hasıl olur. Başka bir türüne ayda bir, devâ gibi daha başka türüne de ekseriyâ senede bir ihtiyaç duyulur. Diğerlerini buna göre kıyas et.

Aynen öyle de, insanın manevî ihtiyaçları da farklı zamanlarda tekerrür eder. Bir kısmına insan her an muhtaçtır: Hüve ve Allah gibi. Bir kısmına her vakit ihtiyaç olur: Bismillâh gibi. Bir kısmına her saat ihtiyaç duyulur: Lâ ilâhe illâllah gibi. Ve hâkezâ, kıyas et.

Âyetlerin ve Kur’ân’daki kelimelerin tekrarı ise, ihtiyacın tekerrürüne delâlet ve ihtiyacın şiddetine işaret eder. Hem ihtiyaç damarını tenbih eder ve uyandırır, ihtiyaç duymaya teşvik eder, öyle manevî gıdalara olan ihtiyaç için iştahı harekete geçirir.

Dördüncü Nokta

İ’lem: Kur’ân, bu metin ve muazzam dinin ve esaslarının ve şu İslâm âleminin dayandığı temellerin kurucusudur. Ve beşerin içtimaî hayatında bir inkılâb yapar, onu tebdil ve tahvil eder. Hiç şüphe yok ki, böyle bir müessise, tesbit ve tekid için tekrar gerekir, takrir ve teyid için pek çok kereler üzerinde durmak icab eder.

Keza, Kur’ân’da, muhtelif beşer tabakalarının hal ve kal dilleriyle tekrar tekrar sordukları sorulara da cevap vardır.

Beşinci Nokta

İ’lem: Kur’ân pek büyük meselelerden bahisle kalbleri imana davet eder, pek ince hakikatlerden bahisle akılları marifete çağırır. Elbette bütün bunların kalblerde yerleşmesi ve umumî efkârda tesbiti için, muhtelif suretlerde ve çeşitli üslûplarda tekrar lâzımdır.

Altıncı Nokta

İ’lem: Herbir âyetin zâhiri, bâtını, haddi ve muttalaı vardır. Ve herbir kıssanın dahi pek çok vücuhu, ahkâmı, fayda ve maksatları bulunur. Aynı şeyden veya aynı kıssadan söz eden âyetler, bir yerde bir vechi için, diğer yerde başka bir vechi için ondan bahseder, bir sûrede bir maksat, daha başkasında diğer bir maksat için aynı şeyi zikreder. Onun için, Kur’ân’da hakikî olarak değil, sadece sureten tekrar vardır.

[TERCÜME:ÜMİT ŞİMŞEK]

[1] “And olsun, Biz Kur’ân’ı anlayıp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı ibret alacak olan?” (Kamer Sûresi, 54:17, 22, 32, 40.)

Cuma, Aralık 12, 2008

Mesnevî-i Nuriye: 11



Peygamberi (s.a.v.) bize tanıtan marifet deryasından
REŞHALAR: 6


İ'LEM: Nübüvvet-i Ahmediyenin (a.s.m.) delilleri had ve hesaba gelmez. Onlardan bir kısmını On Dokuzuncu Sözde ve On Dokuzuncu Mektupta bini bulan mucizelerinin şehadetiyle ve i’caz vecihleri kırka ulaşan Kur’ân’ın risalet-i Muhammediyeye (a.s.m.) şehadetiyle beraber zikretmiş bulunuyoruz ki, bunun tafsilâtı Yirmi Beşinci Sözde geçmiştir. Keza, şu kâinat da, âyetleriyle onun nübüvvetine şehadet eder. Zira her tarafa yayılmış şu masnûâtta Zât-ı Ehadiyetin vahdaniyetine şehadet eden hadsiz âyetler bulunduğu gibi, onlarda zât-ı Ahmediyenin (a.s.m.) risaletine şehadet eden sayısız beyyineler de vardır.

Onlardan biri, kemâl-i hüsn-ü san’attır. Evet, şu masnûâttaki kemâl-i hüsn-ü san’at, risalet-i Ahmediyeye delâlet eder. Zira şu ziynetli masnûâtın güzelliği, bilmüşahede, bir san’at ve ziynet güzelliğini gösteriyor.

Hüsn-ü san’at ve ziynet-i suret dahi, bilbedahe delâlet eder ki, onun Sâniinde irade-i tahsin ve gayet kuvvetli bir taleb-i tezyin vardır.

Ve şu irade-i tahsin ve taleb-i tezyin ise, bilbedahe, onların Sâniinde, san’atına ulvî bir muhabbetin ve kemâlât-ı san’atını izhar için kudsî bir rağbetin var olduğuna delâlet eder.

Bu muhabbet ve rağbet de, kat’iyetle, masnûâtın en mükemmeli ve en bedîi, mahlûkatın en cemili ve câmiiyetlisi olan insana delâlet eder. Zira bu muhabbet ve rağbetin en câmi’ mazharı ve en mümtaz medarı odur ve bunların her ikisi de onda temerküz etmiştir.

Gerçekten, insan, yaratılışı itibarıyla masnûâtın en câmii ve en bedîi, hilkat ağacının şuurlu bir meyvesidir; yani, onun kâinat içindeki durumu, şuur sahibi bir meyveye benzer. Meyveye olan benzerliği sebebiyle, kâinatın cüzleri içinde en câmi’ ve en uzak olan cüzdür. En câmi’, en uzak ve şuurlu oluşu sebebiyle, nazarı âmm ve şuuru küllîdir. Nazarı âmm olduğu için hilkat ağacının tamamını görür; şuuru küllî olduğu için de Sâniinin maksatlarını bilir. Nitekim o, Sâniin has muhatabıdır.

Nazarın umumiyeti ve şuurun külliyeti hitabın hususîliğine sebeb olduğuna göre,

- âmm nazarının tamamını ve küllî şuurunun umumunu Sâniinin ibadetine, Onun muhabbetini celb etmeye ve Onu sevmeye sarf eden,

- ve tamam-ı şuurunu ve nazar-ı dikkatini Sâniinin san’atındaki güzellikleri bulup takdir ve teşhir etmeye tevcih eden,

- ve bütün nazar ve şuurunu ve topyekûn kuvvet ve himmetini, in’âmlarına karşı şükür isteyen o Sâniin nimetlerine şükür için ve bütün insanları ubudiyet, istihsan ve şükre davet için istimal eden

o ferd-i ferîd, bilbedahe, Onun en yakın, en ziyade seven ve sevilen muhatabı olacaktır.

Şimdi, ey insanlar, o ferd-i ferîdin Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm olmaması sizce mümkün müdür? Ve sizin tarihiniz, o makama Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdan daha lâyık bir başka ferd gösterebiliyor mu?

Ey gözüne perde inmemiş, basireti körelmemiş olan kişi! Şu kâinattaki insan âlemine bak; orada birbirine karşı iki daire, birbirine bakan iki levha göreceksin.

O dairelerden biri, ihtişam ve intizamın zirvesinde gayet muhteşem ve muntazam bir Rubûbiyet dairesidir. Levhalardan biri ise, nihayet derecede itkan ve ittizan içinde, gayet derecede musanna’ ve murassa’ bir san’at levhasıdır.

Diğer daire, nihayet derecede inkıyad ve istikamette, nurlu ve parlak bir ubudiyet dairesidir. Öteki levha ise gayet geniş bir tefekkür ve istihsan levhası, gayet câmi’ bir teşekkür ve iman sayfasıdır.

Bu iki daireyi ve iki levhayı gördüğünde, daireler ve levhalar arasındaki münasebete bak, tâ ki apaçık bir şekilde şu durumu müşahede edesin:

Ubudiyet dairesi, bütün cihetleriyle, birinci daire adına hareket eder, bütün kuvvetiyle onun hesabına çalışır. Hattâ pek az bir dikkatle görebilirsin ki, tefekkür, teşekkür, istihsan ve iman levhası, bütün mânâ ve işaretleriyle, san’at ve nimet levhasına bakmaktadır.

Gözün bu hakikate şahid olduktan sonra, aklın, ubudiyet dairesinin reisiyle Rubûbiyet dairesinin sahibi arasındaki azamî münasebeti inkâr edebilir mi? Ve kalbin şöyle birşeye inanır mı ki, san’atını takdir ve teşhir etmek suretiyle Sâniin maksatlarına ihlâs ile hizmet eden bu reisin Sâni’ ile pek büyük bir münasebeti ve Ona pek kuvvetli bir intisabı olmasın, Onunla konuşmasın, Onun tarafından kendisine bir elçilik vazifesi tevdi olunmasın? Evet, hiç şüphesiz malûmdur ki, o, Mülk Sahibinin mahbubu ve Onun katında makbulüdür; hattâ, mahlûkat içinde Ona en sevgili ve en yakın olandır.

Ey insan! Aklın şöyle birşeye hiç ihtimal verir mi ki, her türlü güzelliklerle süslü şu masnûâtın Sânii ve mahlûkatın damak zevkinin en dakik inceliklerine riayet eden şu nimetlerin Mün’imi,

- şu zat gibi, büyük bir iştiyak, taabbüd ve tahabbüble Ona tecevvüh eden en güzel ve mükemmel masnûa,

- o Sâniin san’atındaki güzelliklere karşı ihsânâtının velvelesi ve takdiratının demdemesiyle Arş ve ferşi çınlatan

- ve o Fâtırın ihsânâtına karşı teşekküratının zemzemesiyle ve o Hâlık-ı Mün’imin azametine karşı tekbiratının şâşaasıyla karaları ve denizleri cezbeye getiren şu zat gibi bir mahlûka ehemmiyet vermesin, dikkat etmesin?

Hem hiç mümkün müdür ki, böyle Muhsin ve Muktedir bir Sâni’, böyle istihsan edici müteşekkir bir masnûa karşı alâkasız kalsın? Ve ona teveccüh etmesin? Ve onunla konuşmasın? Ve onu sevmesin? Ve onu kendi kurbuna almasın? Ve onun o güzel hal ve vaziyetinin bütün halka sirayet etmesini istemesin? Ve onun hal ve vaziyetinin boyasıyla boyanmaları için onu insanlara bir model yapmasın? Ve onu bütün insanlara elçi olarak göndermesin?

Hem hiç mümkün müdür ki, nukuş-u san’atı nihayetsiz bir ilmi ve sonsuz bir hikmeti gösteren şu muntazam masnûâtın Sâniinin, o masnûâtının içindeki en mükemmel ve en güzel ferde şuur ve ıttılaı bulunmasın? Ve onu bilmesin, onu görmesin, onunla konuşmasın?

Hem masnûâtındaki tezyinatla kendisini tanıtıp sevdirsin de, kendisini hakkıyla seven, lâyık şekilde tanıyan, sadakatle Ona kendisini sevdiren ve hakkıyla Ona ibadet eden zâtı tanımasın, sevmesin?

[TERCÜME: ÜMİT ŞİMŞEK]