Pazar, Temmuz 06, 2008

Ayetler ve İbretler: 125

İLMİN ADRESİ
Ümit Şimşek



Bilmiyorsanız ilim ehline sorun.
Nahl Sûresi, 16:43; Enbiyâ Sûresi, 21:7

SORUYU bir ilim anahtarı olarak gösteren ve bizi ilmin peşine düşüren âyet-i kerime, bir yandan da, sorunun kime sorulacağını öğretiyor, ilmin nerede aranacağını gösteriyor.

“İlim ehli” olarak tercüme ettiÄŸimiz deyimin âyetteki aslı “zikir ehli”dir. Zikir ise, Kur’ân’da çeÅŸitli anlamlarda kullanılmıştır. Öğüt, ibret, tefekkür, ilim, ÅŸeref, kitap, Kur’ân, bu anlamlar arasındadır. Söz konusu âyetin akışı ise, “kitap ehli” veya “ilim ehli” mânâlarını ön plana çıkarmaktadır. Bu durumda, en genel anlamıyla, âyet, “BilmediÄŸiniz ÅŸeyi bilenlerden öğrenin; ilmi, ilim ehlinin yanında arayın” mânâsını dile getirmiÅŸ olur.

Tabii, bu anlamın muhalif şıkkı da konuyu iyice açıklığa kavuşturuyor:

“İlim ehli olmayandan birÅŸey sormayın; ilmi, ehli olanlardan baÅŸkasının kapısında aramayın.”

İşte, şu vurgularıyla, âyet, zamanımız insanının en ziyade muhtaç olduğu öğütlerden birini içeriyor. Her taraftan bilgi bombardımanına tutulmuş ve kimin sözüne itibar edeceğini şaşırmış durumda bulunan günümüz insanına, şaşkınlıktan kurtulma yolunu gösteriyor:

“Sadece ilim ehline sor! İlmi, ehil olan ve ilim sahibi olan kimselerin yanında ara!”

Bu emir, hiç kuşkusuz, ilmin her türlüsünü kapsayan bir emirdir. İnsan hangi konuda bilgiye muhtaç ise, o konunun ehli olan ilmin sahibine başvurmalıdır. Yoksa, bahçıvanlığı astronomi uzmanından, hekimlik bilgisini kasaptan öğrenmeye teşebbüs eden kimse, araştırdığı konuda doğru yoldan sapmak için gerekli şartları kendi eliyle hazırlamış demektir. Bu sapmaların en vahimi ise, inanç konusundaki sapmalardır; çünkü bunun ebedî hayatı ilgilendiren sonuçları vardır. Ne gariptir ki, insanların en ziyade dikkat göstermesi gereken inanç konuları, telkinlere en ziyade açık oldukları ve en çok aldandıkları bir alandır. Ve kitlelerin bu zaafı, bir kısım medya tarafından çok iyi değerlendirilmektedir.

Zaman zaman belirli konuların gündeme getirildiÄŸini ve hararetli tartışmaları tetiklediÄŸini görürüz. Lâkin bu tartışmaların amacı, bilinmeyen birÅŸeyi öğretmek, karanlıkta kalmış bir konuyu aydınlığa kavuÅŸturmak deÄŸildir. EÄŸer öyle olsaydı, bu tartışmalar tamamen ilim ehli olan, vakar ve ciddiyet sahibi kimseler arasında cereyan ederdi. Oysa böyle kimselere öyle tartışmalarda pek rastlanmaz; yanlışlıkla onların yolu bu tür bir tartışma ortamına düşecek olsa bile, kendilerine göz açtırılmaz. Gelin görün ki, bu oyun yüz bin defa tekrarlanacak olsa, sonucunu bile bile insanların çoÄŸunluÄŸu yine tekrar tekrar bu oyuna gelmekten usanmaz. Halbuki Kur’ân’ın ÅŸu apaçık emri, insanın tek bir defa olsun böyle bir tuzaÄŸa düşmesine meydan vermeyecek ÅŸekilde, sapasaÄŸlam bir ilkeyi bize öğretiyor.

Hadiste de aynı yönde öğütler vardır. Bunlardan birinde, Sevgili Peygamberimiz, “Zancılardan önce ilim öğrenin” buyurur.[1]

Yani, bilgi yerine zanna ve tahmine dayanan, keyfine ve heveslerine göre konuşan kimseler sizin kafanızı karıştırmadan önce, siz bilgi edinmeye, ilim sahibi olmaya bakın!

Edineceğimiz bilgiyi nerede arayacağımızı ise âyet bize gösteriyor:

“İlim ehlinden sorun.”

İlim ehlini nerede bulacağımıza gelince:Bundan sonrası, ilmin peÅŸine düşen kimseye kalmıştır. Dünyaya ait bir menfaatin peÅŸine düştüğü zaman onu nerede arayacağını bilen ve dünya iÅŸinin ehli olanları arayıp bulmaktan âciz kalmayan insanlar, ilmin nerede aranacağını öğrenmekten ve onun ehli olan kimseleri de arayıp bulmaktan da geri kalmamalıdırlar. EÄŸer “İlim ehlinden sorun” buyuran bir kitabı okuyup duran insanlar hâlâ ilimle ve ilim kaynaklarıyla sorunlar yaşıyorsa, bunun sebebi herhalde kitaplarında deÄŸil, kitaplarını okuyuÅŸlarında olsa gerektir.

[1] Buharî, Feraiz: 2.

Pazartesi, Haziran 09, 2008

Ayetler ve İbretler: 202


PUTLAR NE İŞE YARAR?
Ümit Şimşek


İbrahim dedi ki: Siz bu dünya hayatında, aranızda muhabbet olsun diye, Allah’ı bırakıp da kendinize putlar edindiniz.
Ankebut Sûresi, 29:25

YİNE zaman üstü bir tesbit, yine evrensel bir ders. İnkâr cereyanlarının her zaman, her yerde baÅŸvurduÄŸu bir yolu, dayandığı ve güç aldığı yöntemi, Hz. İbrahim’in diliyle Kur’ân bize ders veriyor:

Aralarında muhabbet olsun diye putlar edinmek.

Bir delile dayandıklarından, o putlarda bir hakikat gördüklerinden değil, arada muhabbet olsun diye.

O putlar etrafında bir birlik saÄŸlansın, bir dayanışma vücuda gelsin, çıkarlar korunsun, rantlar ve saltanatlar sürüp gitsin diye…

Bu, inkâr ehlinin evvelden beri değişmeden sürüp giden bir âdetidir. Yalnız putlar devirden devre, toplumdan topluma değişir. Kimi zaman insanların elleriyle yaptıkları heykeller put olur, kimi zaman bir dünya büyüğü, bir şöhretli kişi, yahut tartışılması caiz olmayan bir kısım değerler ve kavramlar. Günün revaçta olan anlayışına göre, her zamanın inkârcıları, uygun birtakım putlar geliştirir ve muhabbetlerini onların etrafında örerler. O çağda ve o toplumda bir hayat hakkına sahip olmak isteyen herkes, o putlara sadakatini ispat etmek zorundadır.

Gerçi onların hepsi de bâtıl bir inancın peÅŸinde olduklarını içten içe vicdanlarında hisseder. İbrahim Aleyhisselâmın kavmi de onun “Putlarınızı ÅŸu büyükleri kırmıştır” sözü üzerine vicdanlarının sesini dinlediklerinde “Gerçekten zalim olan biziz” demiÅŸ, sonra yine eski kafalarına dönmüştü.[1] Fakat, birbirlerine karşı riyakârlık yaptıklarını bile bile, düştükleri gülünç durumda sebat etmek zorundadırlar. Çünkü mevkileri de, makamları da, aralarındaki çıkar iliÅŸkileri de, halk üzerindeki nüfuz ve istibdatları da, bu bâtıl inançlar etrafında kurdukları sosyal baskı sayesinde devam edebilir.

Putlar zamana ve zemine göre değişebildiği için, bu sosyal baskının biçimi ve boyutları da çevreden çevreye farklılık gösterebilir.

Meselâ inkâr cereyanlarının etkisi altındaki bilim çevrelerinde muhabbetler tabiat, tesadüf, evrim gibi putların etrafında örülür, bu putlar adına uygulanan sosyal baskı ile çıkarlar korunur.

Dünya ehlinin de moda gibi, çağdaşlık gibi putları vardır; muhabbetler, dayanışmalar, alışverişler, hortumlamalar, sosyal faaliyetler, sohbetler, hattâ yiyip içme ve giyinip kuşanmaya varıncaya kadar herşey, bu putların baskısı altında cereyan eder.

Eğer bir yerde halkın malını hortumlamak ve bir kısım adamların saltanatını devam ettirmek için bir tezgâh kurulmuşsa, orada, onlar arasındaki dayanışmayı ve halk üzerindeki baskıyı devam ettirmeye yarayan bir kısım putlar da var demektir. O putlara karşı en küçük bir sorgulamayı hatıra getirecek bir davranış, onlar tarafından en büyük bir tehdit olarak algılanır. Kendilerine karşı bir mücadele amacını taşımasa bile, dinî inançları hatırlatan herhangi bir simge karşısında aşırı tepki göstermelerinin sebebi de budur. Çünkü dini hatırlatan şeylerle karşılaştıklarında kendi inanç sistemlerinin temelden saldırıya uğradığını ve aralarındaki muhabbet ve kaynaşmayı sağlayan şeylerin ellerinden kaçacağını zannetmektedirler.

Hz. İbrahim’in dersi, baÅŸta da deÄŸindiÄŸimiz gibi, ölümsüz bir derstir. Onun muhatapları o zaman baÅŸka bir kılıkta, bugün veya yarın daha deÄŸiÅŸik bir kılıkta ortaya çıkabilirler. Hattâ bu ümmet içinde bile öylelerinin çıkması hiç de yabana atılacak bir ihtimal deÄŸildir. Böyle bir tehlikeye Peygamber Efendimiz açıkça dikkat çekmektedir:


Ümmetimden bazı topluluklar müşriklere katılıp da putlara tapmadıkça kıyamet kopmaz.[2]

Evet, Kur’ân da, Hadis de bize hayatın ta içinden sesleniyor. YaÅŸanan ve yaÅŸanacak olan ÅŸeyleri bildiriyor.

Bize düşen ÅŸey, hayatımıza onların gösterdiÄŸi yerden bakmak, problemleri onların gösterdiÄŸi gibi görmek, çözümü de onların gösterdiÄŸi yerde aramak…

[1] Enbiyâ Sûresi, 21:62-65.
[2] Tirmizî, Fiten: 43.

Pazar, Haziran 08, 2008

Ayetler ve İbretler: 124


CEHALET MAZERET OLMAZ
Ümit Şimşek


Bilmediğin şeyin peşine takılma.
İsrâ Sûresi, 17:36

Bilmiyorsanız ilim ehline sorun.
Nahl Sûresi, 16:43; Enbiyâ Sûresi, 21:7

İLMİN yerini tutacak hiçbir ÅŸey yoktur. Kur’ân’ın pek çok âyeti gibi, buraya aldığımız âyetler de bu gerçeÄŸi çeÅŸitli açılardan dile getirmektedir.

Bu âyetlerin birincisinde, ilim, otorite kaynağı olarak belirtilmiş ve ardından gidilmeye lâyık yegâne şeyin ilim olduğu bildirilmiştir.[1]

“BilmediÄŸin ÅŸeyin peÅŸine takılma” sözü, son derece yalın ve net bir ifadedir. Bu ifade ile her türlü taklit ve keyfîliÄŸin kapısı kesin bir ÅŸekilde kapatılmaktadır. Bu da hak dinin doÄŸasında olan birÅŸeydir. Çünkü her zamanın ve her zeminin revaçta olan modaları, cereyanları, sapıklıkları, bâtıl fikirleri vardır. İnsan bazan esen rüzgârların etkisinde kalır, bazan bir inada kapılır, bazan bir his ve heyecanla yahut adımlarını izlediÄŸi birisinin sözüyle kendisini haktan uzak bir yerde bulabilir. Onun için, âyet son derece açık bir ifade ile “BilmediÄŸin ÅŸeyin peÅŸine takılma” buyurarak her türlü yanılma ihtimalini daha iÅŸin başında bertaraf etmiÅŸtir.

Bu cümle, bir yasak ifadesi olmakla birlikte, bir emri de dile getirmektedir. “BilmediÄŸin ÅŸeyin peÅŸine takılma” demek, “PeÅŸine takılacağın ÅŸey hakkında bilgi sahibi ol” demektir. Bu ise, insanı, her hareketinde bilgili ve bilinçli davranmaya sevk eden, hattâ bundan sorumlu tutan bir buyruktur.

Nitekim konumuz olan âyetlerin ikincisi de aynı anlamı vurguluyor. Birinci âyet ilmi otorite kaynağı olarak gösterirken, ikinci âyet de ilmin adresini veriyor:

“Bilmiyorsanız ilim ehline sorun.”

İki âyeti bir arada düşündüğümüzde, “Ben birÅŸey bilmiyorum; bilmediÄŸim ÅŸeyin peÅŸine de takılmıyorum” ÅŸeklinde bir mazeretin ardına sığınarak görev ve sorumluluklardan kaçmanın mümkün olmadığını anlarız. Bilmiyorsanız öğrenirsiniz; iÅŸte âyet bunu bize ders veriyor. EÄŸer öğrenmek için bir zahmete katlanmanız gerekiyorsa katlanın, bir külfetin altına girmek gerekiyorsa girin. Yoksa sadece bir cehalet itirafı sizi kurtarmaz.

Gerek Nahl, gerekse Enbiyâ Sûresinin aynı emri tekrarlayan âyetlerinin özel anlamında bu konuya dair bir vurgu vardır. Âyetin ilk cümlesinde “Senden önce gönderdiklerimiz de kendilerine vahyettiÄŸimiz adamlardan baÅŸka birÅŸey deÄŸildi” buyurulmuÅŸtur. Böylece, daha önceki peygamberlere ve onların mazhar olduÄŸu vahye iÅŸaret edilmekte ve sonra da “Bilmiyorsanız ilim ehline sorun” cümlesiyle, Kitap Ehlinin bilginlerine gönderme yapılmaktadır. Oysa her iki âyet de Mekke döneminde inmiÅŸtir. O dönemde ise, Kur’ân’ın muhatapları olan Mekke sakinlerinin arasında, bilgilerine baÅŸvurabilecekleri Kitap Ehli bilginleri yoktu. Onları bulup birÅŸeyler sormak için ya belirli dönemlerde onların Mekke’ye gelmesini beklemek veya onların olduÄŸu yere gitmek gerekecekti. Sonuç olarak, “ilim ehline sormak,” ciddî bir zahmet isteyen bir iÅŸti.

Âyetin özel anlamının içerdiği bu incelik, genel anlamı itibarıyla şöyle bir vurgu yapıyor:

Bilgisizlik bir mazeret değildir; ilmin fiyatını ödemek ve ona ulaşmak gerekir.

Âyetten alınabilecek ibretlerden biri de, soruyu ilmin anahtarı olarak göstermesidir. “Bilmiyorsanız sorun” emri, açıkça, insanı sormaya, sorgulamaya, araÅŸtırmaya yöneltmektedir. Bilinmiyorsa öğrenilecektir; ama bunun yolu sormaktır. Daha genel anlamıyla, soran bir zihne sahip olmaktır. İlmin kapısı ancak bu anahtarla açılır. Bu kapının açılması ise, her türlü taklidin ve önyargının kapısının kapanması demektir.

Åžurası da bir gerçek ki, sorular bir kere sorulmaya baÅŸladıktan sonra, ardı arkası kesilmeyecektir. İlimle meÅŸgul olan herkesin gayet iyi bildiÄŸi gibi, bir sorunun cevabı baÅŸka soruları tetikler; baÅŸka sorular yeni bilgilerin kapısını açar; o kapıdan içeride ilim talibini yeni sorular bekler; böylece sorular ve cevaplar biteviye birbirini izler. Bu bakımdan, Kur’ân’ın “Sorun” emrine kulak vererek ilmin yolunu tutan bir kimse, sonsuza kadar sürüp gitme potansiyeli olan bir geliÅŸim yoluna adımını atmış sayılır.“Bilmiyorsanız ilim ehline sorun” âyetinden alınması gereken bir önemli ders daha var ki, ona da bir sonraki bölümde temas edilecektir.

[1] Bu âyet üzerinde, daha önceki bölümlerden birinde de daha başka bir açıdan durulmuştu. Bkz., Âyetler ve İbretler: 38. Bölüm: Bilmediğin Şeyin Peşine Takılma.

Pazartesi, Haziran 02, 2008

Ayetler ve İbretler: 123


PEYGAMBERLER VE ÅžEYTANLAR
Ümit Şimşek

Her peygambere insan ve cin şeytanlarını Biz böylece düşman ettik ki, bunlar, aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler ilham ederler. Eğer Rabbin dileseydi onlar bunu yapamazdı; onun için sen onları uydurduklarıyla baş başa bırak.
En’âm Sûresi, 6:112

BU ÂLEMİN maddî kanunları olduÄŸu gibi manevî kanunları da vardır. İnsanlar fizik kanunlarının formülünü çıkarır gibi onları formülleÅŸtirip kitaplara geçirmiÅŸ olmasa da, manevî kanunlar da diÄŸerleri kadar esaslı ve geçerli olan İlâhî yasalardır. Kur’ân pek çok âyetinde bu yasalara iÅŸaret eder ve onların deÄŸiÅŸmezliÄŸini vurgular.

Bu âyetin dikkat çektiÄŸi hadise de böyle bir İlâhî yasadır. “EÄŸer Rabbin dileseydi” ifadesi, bu hadiseyi Allah’ın iradesine baÄŸlamaktadır. Bu da demek olur ki, söz konusu hadise, İlâhî iradenin tecellîsi olan bir yasa ÅŸeklinde bu kâinatta iÅŸlemektedir.

Yasa da şudur: Peygamberlerin, insan ve cin şeytanlarından düşmanları olur.

Bu yasa, Âdem aleyhisselâmdan Muhammed aleyhissalâtü vesselâma kadar bütün peygamberler hakkında cereyan etmiş ve asla değişmemiş bir kanundur. Allah nereye bir peygamber gönderdiyse, orada, ona düşmanlık eden, görünür ve görünmez şeytanlar ortaya çıkmıştır.

Bu yasa, aslında, daha geniÅŸ kapsamlı bir İlâhî yasanın yansımasıdır. Eserlerinin çeÅŸitli yerlerinde Bediüzzaman buna “mübareze (çatışma) kanunu” olarak atıfta bulunur. Yüce Allah, sonsuz hikmetinin bir sonucu olarak, bu âlemi bir çatışma yasasına tâbi tutmuÅŸ ve iyiliklerle kötülükleri karşı karşıya getirmiÅŸtir. İyiliÄŸin her türlüsü, bu yasa gereÄŸince, kötülüğün her türlüsüyle sürekli çatışma halindedir; her ikisi de birbirini yok etmek ve kesin bir üstünlük saÄŸlamak ister. Her iki taraf bu uÄŸurda bütün imkânlarını seferber eder. Yetenekler “ne pahasına olursa olsun zafer” hedefine kilitlenir ve bu hedef doÄŸrultusunda bilenir, keskinleÅŸir, geliÅŸir.

Bir bakıma, bu mücadele, çekirdeklerde saklı olan şeyin ortaya çıkmasıdır. Sanki her çatışma, o çekirdeğe verilen bir su, yahut o çekirdekten çıkan filizin yaprağına vuran bir gün ışığı demektir. Işık gibi, hava gibi, su gibi, o çatışmalardaki zorlanmalar da hayır ve şer cephelerinde savaşan insanların yaratılışlarındaki mekanizmayı harekete geçirerek kendisine lâyık ürün vermeye zorlar. Eğer insan ve cin şeytanlarının en amansız düşmanlıklarıyla karşılaşmış olmasaydı, Âhirzaman Peygamberinin o mucize ahlâkı hangi eserini gösterebilirdi?

Åžeytanların Peygamber düşmanlığı, sadece onun yaÅŸadığı zamanla sınırlı kalan bir düşmanlık deÄŸildir. Peygamberin yüce yâdı bu gezegen üzerinde sürüp gittikçe, insan ve cin ÅŸeytanlarının ona olan düşmanlıkları da devam edecektir. Bu dünyanın minarelerinden yükselen her ezan sesi, onların yüreÄŸine saplanmış bir hicran okudur. Her saniye ona yerden ve gökten sayısız salât ve selâmlar gider; her an onun manevî kiÅŸiliÄŸi akıllara sığmayacak bir büyüklükle geliÅŸir. O asırlardır milyarlarca insanın gönlünde, dilinde, hayalinde, rüyasındadır. Öyle bir düşmana sahip olmak, insan ve cin ÅŸeytanları için tahammül edilebilecek birÅŸey midir? Onlar, Allah’ın bu âleme yerleÅŸtirdiÄŸi çatışma kanununun sonucu olarak kendi yaratılışlarının gereÄŸini yapacak, Peygambere olan düşmanlıklarını kusmak için hergün yeni bir vesile bulacaklardır. Ancak yaptıkları ÅŸey onların derdine derman olacak yerde kin ve öfkelerini daha da arttıracaktır. Çünkü saldırdıkları güneÅŸ, o eriÅŸilmez mevkiinde parlamaya ve âlemi aydınlatmaya devam etmektedir.

Bu yasa, peygamberler gibi, peygamberlerin izinden gidenleri de kapsar. Peygamber vârisi olan âlimler için de her zaman insan ve cin şeytanlarından nice düşmanlar çıkar. Hattâ bu düşmanlar bazan bu ümmet içinden safdil taraftarlar da bulabildikleri için, şeytanlıklarını bir ölçüde gözlerden saklayabilirler. Ancak mübareze kanununun işleyişi, bu konuda bize hiç şaşmayan bir ölçü veriyor:

Çatışan tarafların ürettiklerine bakın.

Zira çatışma, iyilerle kötüler arasındadır. EÄŸer eserleriyle iyilik ürettiÄŸi ortada olanlara karşı düşmanlık eden varsa, orada insan ve cin ÅŸeytanlarının kurduÄŸu bir tezgâh var demektir. Ancak bu da İlâhî iradenin bir sonucudur. “EÄŸer Rabbin dileseydi onlar bunu yapamazdı.”

Öyleyse: Hayır ehline düşen şey, âyetin buyruğuna uygun şekilde, onları uydurduklarıyla baş başa bırakıp hayır üretmeye devam etmekten ibarettir. Hattâ daha fazla hayır üretmektir. Mübareze kanununun hikmeti burada yatar. İnsan ve cin şeytanları nasıl kendilerine yaraşan şekilde tüm güçlerini seferber ediyorsa, hayır ehline düşen şey de kendi hedefleri doğrultusunda imkân ve yeteneklerini en üst seviyede kullanmak ve geliştirmektir.

Pazar, Mayıs 25, 2008

Ayetler ve İbretler: 122


BULUT GİBİ DAĞLAR
Ümit Şimşek

DaÄŸları görür, onları hareketsiz sanırsın. Oysa onlar bulutların geçiÅŸi gibi geçip gitmektedirler. İşte bu Allah’ın sanatıdır ki herÅŸeyi sapasaÄŸlam yaratmıştır. Hiç şüphesiz, O sizin iÅŸlediklerinizden de haberdardır.
Neml Sûresi, 27:88

KIYAMET günü tasvirleri arasında yer alan bu âyet, ilk bakışta, daÄŸların başına o gün gelecek ÅŸeyleri anlatıyor gibidir. Nitekim “DaÄŸlar yürütülür, bir serap olur”[1] veya “O gün daÄŸları yürütürüz”[2] gibi âyetlerde de böyle tasvirler vardır. Bu açıdan bakıldığında, âyet şöyle bir mânâyı dile getirmiÅŸ olur:

“Bugün senin yerlerinde sabit gördüğün o daÄŸlar, kıyamet günü geldiÄŸinde bir de bakmışsın ki, bulutların geçiÅŸi gibi geçip gitmektedir.”

Ancak âyetin dikkat çektiÄŸi hakikatler bu kadarla kalmıyor. Özellikle bundan sonra gelen cümlede Allah’ın sanatından ve herÅŸeyin o sanatla sapasaÄŸlam yaratılışından söz edilmiÅŸ olması, burada kıyamet gününden daha baÅŸka ÅŸeylere de iÅŸaret edildiÄŸini gösteriyor. Çünkü kıyametin koptuÄŸu gün yaÅŸanacak olan ÅŸey, sapasaÄŸlam bir yaratılıştan ziyade, topyekûn bir yıkılıştır. Onun için, daÄŸlarla ilgili tasvirde, dünyanın bugünkü haline dair iÅŸaretler de bulunmalıdır.
Gerçekten de, birçok âyet-i kerimede daÄŸların yaratılışına “saÄŸlam daÄŸlar dikmek” ÅŸeklinde atıfta bulunulmuÅŸ ve bu suretle yeryüzünün bizi sarsmasına engel olunduÄŸu bildirilmiÅŸtir.[3]

Dağlar ile bulutlar arasındaki benzerliğe gelince:

Âyet, benzetme yönünü “geçip gitmek” olarak belirtmiÅŸtir. Ayrıca, bu hadisenin, bize hareketsiz gibi görünen zahirî duruma aykırılık teÅŸkil ettiÄŸi vurgulanmıştır. Bu durumda, bizim maddî duyularımızla algılayamadığımız bir hareketten söz edildiÄŸi anlaşılmaktadır.

Zaman ölçeğine vuracak olursak, bu benzetmeyi kavramakta fazla zorlanmayız:

Biz bulutların dakikalar veya saatler içinde kurulup şekilden şekle girdiğini ve başımızın üzerinden geçip gittiğini görüyoruz.

Dakika yerine binlerce yahut milyonlarca seneyi sayacak olsak, dağları da aynı vaziyette seyretmez miydik?

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında bugünkü halini alan bilimsel teoriler bize gösteriyor ki, üzerinde yaşadığımız yerkabuğu, birbirine komşu levhalar halinde yaratılmıştır ve bu levhalar, kızgın madenlerden meydana gelen bir tabaka üzerinde yüzmektedir.[4] Yılda birkaç santim seviyesinde cereyan eden bu yüzme hareketi sonucunda levhalar birbirine yaklaşır veya uzaklaşır, sürtünür, yahut kenarlarından birbirinin üzerine biner. İşte bu hareketler sırasında yerkabuğu şekilden şekle girer; üzerinde ovalar serilir, dağlar yaratılır, ırmaklar çağlar, göller açılır.

Yılda birkaç santimlik bir hareketi bu kısacık dünya günlerimiz içinde biz elbette ki göremeyiz. Ancak yeryüzünün herhangi bir köşesinde milyonlarca sene boyunca olup bitenleri hızlandırılmış bir film şeridi halinde seyredebilseydik, başımızın üzerinde cereyan eden faaliyetlerin benzerini orada görebilirdik. Yere sapasağlam birer kazık şeklinde çakılmış bulunan ve gözümüze hareketsiz görünen koca dağların, o zaman, üst üste kurulmuş bulutlar gibi birbiri üstüne binen yerkabuğu kıvrımlarından kurulduğunu ve onları taşıyan levhalarla birlikte gözümüzün önünden geçip gittiğini görürdük.

Daha da geniÅŸ bir ölçekte bakacak olursak, daÄŸların baÅŸlangıcını da, sonunu da bir toz-duman bulutundan ibaret görürüz. Zira gözümüzün önünde bir heybet ve haÅŸmet içinde yükselen o sabit daÄŸların hammaddesi, bulutsulardan baÅŸka birÅŸey deÄŸildir. Onlar, bir parçası oldukları gezegenle birlikte, “bulutsu” veya “nebula” adı verilen gaz ve toz bulutlarından yapılmışlardır. En sonunda ne hale gelecekleri ise, âyette “Rabbim onları ufalayıp savuracak”[5] ÅŸeklinde anlatılmaktadır. Onların yaratılışından önce geçen milyarlarca sene ve yok oluÅŸlarını izleyecek olan sonsuzluk dikkate alındığında, başı ve sonu toz-dumandan ibaret olan o yalçın kayalar, azametli daÄŸlar, muazzam silsileler birer bulut geçiÅŸi gibi gözler önünden geçip gitmez mi?

İşte, İlâhî sanatın muhteşemliğidir ki, uçsuz bucaksız uzayda savrulan bir toz bulutu üzerinde bize sapasağlam bir yuva kurmuş ve o yuvada, kendi belirlediği bir güne kadar bizim için güvenli bir hayat takdir etmiştir.

Bu gelip geçen bulutlar üzerinde İlâhî sanatın sergilediği sapasağlam eserleri seyrederken, âyetin son cümlesindeki uyarıyı da dikkatten uzak tutmayalım:

“O sizin iÅŸlediklerinizden de haberdardır.”Ve, daÄŸları bulut gibi yoÄŸuran bir kudret ve sanatın Sahibi huzurunda verilecek bir hesap için hazırlıklı olmaya bakalım.

[1] Nebe’ Sûresi, 78:20.
[2] Kehf Sûresi, 18:47.
[3] Ayrıntı için bk. Âyetler ve İbretler: 1, 12. Bölüm: “Åžu DaÄŸlar Olmasaydı.”
[4] Bk. Âyetler ve İbretler: 3, 13. Bölüm: “KomÅŸu Kıt’alar.”
[5] Tâhâ Sûresi, 20:105.

Pazar, Mayıs 04, 2008

Ayetler ve İbretler: 121


ZEKÂT İÇİN ÇALIŞANLAR
Ümit Şimşek



Onlar zekât için çalışırlar.
Mü’minûn Sûresi, 23:4

CENNETİN en üst mertebesi olan Firdevs Cennetiyle müjdelenen mü’minlerin özelliklerinden biri, bu âyette, özel bir vurgu ile anlatılıyor:

Zekât vermek, yahut zekât için çalışmak.

Bu âyetin, henüz bildiÄŸimiz anlamdaki zekât farz kılınmadan önce, Mekke döneminde inmiÅŸ olması da Kur’ân’ın bu konuya verdiÄŸi önemi yansıtıyor.

Genel anlamıyla “zekât” sözcüğü, arınma ifade eder. İnkârdan, Allah’a ortak koÅŸmaktan, kötülükten, cimrilikten, her türlü bâtıl ÅŸeylerden ve kötü huylardan arınma, bu sözcüğün kapsamı içindedir. Bu açıdan bakıldığında, mü’minler, “sürekli ÅŸekilde kötülüklerden arınmaya çalışan, bir gönül temizliÄŸi içinde bulunmaya özen gösteren kimseler” olarak tanımlanmış olur.

Zekâtın özel anlamı ise, Allah tarafından lütfedilen nimetlerden bir kısmını baÅŸka insanlara bağışlamak demektir ki, bu da bir arınmadır. Kul, böylece, Rabbinin bağışladığı nimetlerin içinden, üzerinde bir emanet olarak bulunan kısmını Allah’ın gösterdiÄŸi yerlere ulaÅŸtırmak suretiyle, o nimetlerden tertemiz ve helâl bir ÅŸekilde yararlanmaya hak kazanmış olur.

“Malın kırkta birini vermek” ÅŸeklindeki genel bir tanım altında bilinen, zekâtın farz olan kısmıdır ki, bu Medine döneminde hükme baÄŸlanmış ve nasıl yerine getirileceÄŸi Peygamber Efendimiz tarafından gösterilmiÅŸ bir yükümlülüktür. Ancak bu asgarî bir yükümlülüktür; mü’minler bu çizginin altına düşmemek zorundadırlar. Çizginin yukarısı ise alabildiÄŸine serbest bırakılmış, teÅŸvik edilmiÅŸ bir hayır, bir arınma ve geliÅŸme alanıdır.

İşte, bu âyet, daha Mekke döneminde iken, mü’minlere, temel hayat ilkelerinden biri olarak zekâtı öğretiyor; hattâ, onu bir hayat amacı olarak gösteriyor:

“Onlar zekât için çalışırlar.”

Daha sonra Medine döneminde inecek olan Bakara Sûresinin başındaki mü’min tanımında geçen “Kendilerine rızık olarak verdiÄŸimiz ÅŸeylerden bağışta bulunurlar”[1] ifadesiyle bir arada incelediÄŸimiz zaman, bu özelliÄŸin ÅŸu ÅŸekilde açıklanmış bulunduÄŸunu görürüz:

“Onlar, Rablerinin kendilerine bağışladığı her türlü rızıktan bağışta bulunmak için çalışırlar.”

Artık bu rızık mal veya para olabileceÄŸi gibi, saÄŸlık, gençlik, ilim gibi maddî veya manevî herhangi bir nimet olabilir. Firdevs Cennetine aday olan bir mü’minin âdeti, bütün bunlardan bağışta bulunmak ÅŸeklindedir.

Âyet, özel vurgusuyla, bize iki şeyi hedef olarak gösteriyor.

Birincisi: Zekât için çalışın. Zekât alan değil, veren el olun. Kimseye muhtaç olmayacak, muhtaç olanları da gözetecek bir duruma gelmek için çaba harcayın.

İkincisi: Bu dünyadaki çalışmanızın amacı yığmak, biriktirmek, istiflemek, nefsiniz için toplayıp tüketmek olmasın. Siz almak için değil, vermek için çalışın. Allah size nasıl lütufta bulunduysa, siz de insanlara öylece iyilik yapın.

İşte bu pek yüce bir idealdir, bir büyük hayat amacıdır. İslâmın insanı nasıl arındırdığını ve nasıl yücelttiÄŸini görmek için bu kısacık âyete bakmak yeter. Daha Mekke döneminin ÅŸartlarında, kendileri yardımın her türlüsüne ÅŸiddetle muhtaç durumda olan ve dünyaya karşı var olma mücadelesi veren insanlara “Vermek için çalışın” diye hedef gösterilmiÅŸ olduÄŸunu dikkate almak, bu dinin özünü ve ruhunu kavramak açısından son derece önemlidir.

Bir de bugünlere gelelim:

Vermeyi değil, almayı bir amaç olarak benimsemiş olan bugünün uygarlığında insanlığın ne hale geldiği ortadadır. Zenginleri yoksulların hizmetine koşturan İslâm terbiyesine karşılık, bugünün maddeci dünyasında yoksulların zenginleri besleyip durduğunu görmüyor muyuz? Bunun sonucunda zengin daha zenginleşirken yoksul iyice yoksullaşmakta, tarihin en ileri refah imkânları ile en büyük sefaletleri bir arada yaşanmaktadır. Böyle bir dünyada, bu âyetin gösterdiği ideale insanlığın ihtiyacı her zamankinden daha büyüktür.

Gerçi bu uygarlığın terbiyesi altında formatlanmış ruhlara böyle bir ideali anlatmak pek güçtür.

Almaktan ve yutmaktan baÅŸka bir hayat ilkesi tanımayanlar, vermek için çalışmayı bir “enayilik” olarak görebilirler.

Fakat almak için çalışanlar, doymadan ayrılırlar bu dünyadan. Ayrılırken de, aldıklarını arkada bırakıp giderler.

Vermek için çalışanlar ise buradan Firdevs Cennetlerine uçarlar:

Verdiklerini orada daha güzel bir ÅŸekilde bulmak için—üstelik, bu dünyada da doyuma ulaÅŸmış, huzuru tatmış, hayatın asıl hazzını yakalamış olarak.

Çünkü onlar, insan olmanın da, yaşamanın da ne anlama geldiğini, Rablerinin lütfuyla çözebilmiş olan kimselerdir.

[1] Bakara Sûresi, 2:3.

Çarşamba, Nisan 16, 2008

Ayetler ve İbretler: 120


BİR MUTLULUK FORMÜLÜ
Ümit Şimşek

Onlardan bir kısmına, kendilerini sınamak için nasip ettiğimiz dünya hayatının gösterişine gözünü dikme. Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha süreklidir.
Tâhâ Sûresi, 20:131
BU DÜNYA hayatında huzur isteyen insanlar, en ziyade muhtaç oldukları öğütlerden birini bu âyette bulacaklardır. Özellikle zamanımız insanının, bu öğütü hergün tekrar tekrar hatırlamasında yarar bulunduğunu söylemek herhalde mübalâğa olmaz.

“Özellikle zamanımız insanı” diyoruz. Zira modern hayatın iÅŸleyiÅŸi, tamamen bu âyete ters düşecek ÅŸekilde programlanmıştır. Bu hayatı yaÅŸayan insanlar, “Gözünü sadece dünya hayatının gösteriÅŸine dik” ÅŸeklindeki telkinlere hergün tekrar tekrar maruz kalmaktadır.

İsterseniz, sıradan bir günün sıradan bir saatinde sizi dünyanın gösterişine çağıran telkinlerin sayısını bir hesaplamaya çalışın. Belki de bu çok sağlıklı bir hesaplama olmayacaktır; çünkü o tür telkinler öylesine yaygınlaşmış ve hayatımızın bir parçası haline gelmiştir ki, onları bu hayatın içinden bulup çıkarmak, neredeyse çayın içinden şekeri ayırmak kadar imkânsızlaşmıştır.

Meselâ, tutkun olduğunuz bir dizinin mekânları, sizin hiçbir zaman sahip olamayacağınız mekânlardır. Oralarda, sizin hiçbir zaman erişemeyeceğiniz imkânlara sahip olan insanlar yaşar. Siz bir yandan ipe sapa gelmez maceraların peşine takılmış diziyi izliyorken, bir yandan da, önünüze hedef olarak konmuş bir hayat modelini yavaş yavaş benliğinize sindirirsiniz.

Medyanın putlaÅŸtırdığı ve özel hayatının en saçma ayrıntıları hakkında kamuoyunu sürekli olarak bilgilendirmeyi görev edindiÄŸi starların yaÅŸam düzeyleri de herkesin iÅŸtahını kabartan hedefler olarak ortadadır. İnsanlar onların nerede yaÅŸadıklarını, nerelerde dolaÅŸtıklarını, ne yiyip ne giydiklerini tatmin olmaz bir merakla izledikçe, “Nerede bizde o talih!” diye iç geçirirler. Oysa onlara o imkânları saÄŸlayan kendilerinden baÅŸkası deÄŸildir. Onların yaptıkları programları izlemek, onların sundukları ürünlere müşteri olmak gibi otomatik davranışlarıyla onlara dünyanın parasını kazandırırlar; sonra da baÅŸkalarına kazandırdıkları ÅŸey karşısında parmak ısırırlar.

Bu arada dikkatlerden kaçan iki önemli nokta vardır.

Birincisi: Dünya hayatının göz dikecek gösterişleri hiçbir zaman tükenmez. İnsan bu kısacık ömür içinde dünyanın hangi lüksüne erişecek olsa, önünde daima imrenilecek hedefler bulur.

İkincisi: Yaşanan sayısız deneyimler göstermiştir ki, bu hayatın huzur ve mutluluğu böyle şeylerle ele geçmez. Çünkü insan hangi hayat seviyesine erişecek olsa, gözü daima daha yukarılardadır. Gözünü başkasının elindeki imkânlara dikmiş bir kimsenin ise tatmin, huzur, sükûn, mutluluk gibi kavramlarla arasındaki mesafe asla küçülmez.

İşte, âyet, dünyanın süsüyle başı dönmüş modern insana, hasret kaldığı huzurun reçetesini bir cümle ile sunuyor:

“Dünyanın gösteriÅŸine gözünü dikme!”

Çünkü bu onlara bir ödül olarak değil, imtihan için verilmiştir. Belki de o imrenilecek imkânlar, sahipleri için bir pişmanlık sebebi olacaktır.

Bu âyetten, din ehlinin alması gereken pay, dünya ehlinin payından hiç de az değildir. Zira, dine hizmet ediyorum zannıyla dünyaya hizmet edildiğini gösteren nice örnekler vardır. Dünya hayatının sevgisi her taraftan maruz kaldığımız telkinler yüzünden iliklerimize öylesine işlemiştir ki, dünyanın gösterişi olmadan dine hizmet edilemeyeceği, yahut içinde dünyanın gösterişi olmayan bir hizmetin Allah katında da bir değerinin bulunmayacağı sanılmaktadır. Oysa Allah rızasının dünya gösterişiyle kazanılmayacağını herkesten iyi bilmesi gerekenler, dindar ve hizmet ehli olanlardır. Onun için, bu âyetin öğütünü hergün tekrar tekrar hatırlamaya, herkesten ziyade onların ihtiyacı vardır.

Hangi açıdan bakılacak olursa olsun, bu âyetin içerdiği öğütte, bir mutluluk formülü bulunacaktır.

Bu formülün uygulandığı yerde insanlar, erişemedikleri şeyin kıskançlığını değil, eriştikleri şeyin mutluluğunu yaşarlar.

Orada insanlar birbirlerinin elindekine göz dikmez, birbirlerine karşı haset ve düşmanlık beslemezler.

Ve orada insanlar, bir kısa dünya hayatından ibaret sermayelerini, ele geçmeyen şeyler için dövünerek tüketmek yerine, Rablerinin daha hayırlı ve daha sürekli olan ödülüne hak kazanmak için en verimli bir şekilde kullanma imkânını bulurlar.

Pazartesi, Nisan 07, 2008

Ayetler ve İbretler: 119


NİYET + ÇABA = DOĞRU YOL
Ümit Şimşek


Uğrumuzda çaba harcayanlara Biz yollarımızı göstereceğiz. Zira Allah iyilik yapan ve iyi kulluk edenlerle beraberdir.
Ankebut Sûresi, 29:69
YÜCE ALLAH bu âyetinde kesin bir vaadde bulunuyor, bir garanti veriyor.

“Biz yollarımızı göstereceÄŸiz” buyuruyor. Bunu, mutlaka gerçekleÅŸecek bir sonuç olarak bildiriyor.

Yalnız, bu vaade hak kazanmak için bir şart var:

Onun uğrunda çaba harcamak. Âyetteki orijinal tabiriyle, cehd etmek, cihad etmek.

Tabii, burada kastedilen ÅŸey, “cihad” kelimesinin zaman içinde ağırlık kazanan anlamı olan savaÅŸtan ibaret deÄŸildir. Gerçi zaman ve zemin gerektirdiÄŸinde elbette o anlam da bu âyetin kapsamına girer. Fakat Allah uÄŸrunda çaba göstermek, Onun uÄŸrunda savaÅŸmaktan çok daha geniÅŸ bir kapsama alanına sahiptir. Zaten bu âyet de Mekke döneminde, savaşın meÅŸru kılınmasından senelerce önce inmiÅŸ bir âyettir.

Allah uğrunda çaba harcamak demek, herşeyden önce, imanını ciddî bir çaba sonucu elde etmek, korumak ve geliştirmek demektir. Şu veya bu kimse söylediği için yahut moda öyle olduğu için değil, bir tahkik sonucu iman eden, bunun için delil araştıran, gerçeği bulmak için çaba harcayan, yanlış bir yola sapmamak için gayret gösteren, Allah rızasına erişmek için ter döken kimsenin, bu âyetten ümitlenmesi için yeterli sebep var demektir.

Âyetteki vaadi düşünürken, bunun muhalif şıkkını da gözden uzak tutmamak gerekir:

Allah uÄŸrunda çaba harcayanlara doÄŸru yol vaad edilmiÅŸ olduÄŸuna göre, bu uÄŸurda ciddî çaba harcamayan kimse için böyle bir taahhüdün olmaması doÄŸaldır. Çabalayan doÄŸru yolu bulur; çabalamayan kimse için ise ÅŸaÅŸma ihtimali her zaman var demektir. Evet, hidayet, baÅŸka âyetlerde de açıkça bildirildiÄŸi gibi, Allah’tandır; ancak Allah bunu taahhüt etmek için kulun göstereceÄŸi çabayı ÅŸart koÅŸmuÅŸtur.

Dikkati çeken bir başka nokta daha var:

Âyet tek bir yolu göstermekten deÄŸil, “yolları” göstermekten söz ediyor. Gerçi bu, dinin birden fazla olabileceÄŸi anlamına gelmez; çünkü “Allah katında din İslâmdır”[1] âyeti böyle bir yoruma engeldir. Ancak, bu ifadede İslâmın geniÅŸliÄŸi açıkça görülmektedir. Gerçekten de, bu hak dinin içinde, onun esaslarından hiç sapmaksızın Allah’ın rızasına ulaÅŸtıracak pek çok yol vardır. Kıyamete kadar gelmiÅŸ ve gelecek bütün zamanlar, bütün toplumlar, bütün bireyler, kendi hayat ÅŸartlarına ve özelliklerine göre, bu geniÅŸ ve yüce din içinde kendilerini Rablerinin rızasına ulaÅŸtıracak bir yolu mutlaka bulabilirler.

Bu âyet-i kerime, dinin geniÅŸliÄŸinden baÅŸka, âkıbet hakkında verdiÄŸi taahhütle de gönülleri rahatlatıyor. Böyle bir taahhüdü aldıktan sonra, artık Allah uÄŸrunda çaba harcayacak bir kimsenin “Acaba yolda kaybolur muyum? Yanlış yapar mıyım? Fazla derine dalarsam boÄŸulur muyum? DoÄŸru yol diye sapıklıkların içine düşer miyim?” ÅŸeklinde endiÅŸeler taşımaması gerekir. Hakikati araÅŸtıranlar için bunda büyük bir rahatlık vardır. Ancak, çabanın yanı sıra, “niyet” ÅŸartını da unutmamak gerekir. Çaba “Onun uÄŸrunda” olmalıdır. EÄŸer Onun rızasından baÅŸka bir amaç güdülmezse, bir de Onun rızasına lâyık çaba esirgenmezse, Allah da kulundan doÄŸru yolu esirgemez. Böylece, âyet “niyet + çaba = doÄŸru yol” ÅŸeklinde özetleyebileceÄŸimiz bir formül ile bize kurtuluÅŸun çaresini gösteriyor.

Âyetin (ve bu âyeti barındıran sûrenin) son cümlesinde de bu anlamı vurgulayan bir İlâhî yasaya gönderme yapılmıştır:

“Allah muhsinlerle beraberdir.”

Gerçi bu konu üzerinde daha baÅŸka bir bölümde ayrıca durulacaktır; ancak burada ÅŸu kadarını belirtelim ki, yukarıda anlatılan “niyet + çaba” formülü, yani, “saÄŸlam niyet ve ona lâyık çaba” bu cümledeki “ihsan” kavramına açıklık getirmektedir.

Muhsin, ihsan sahibi demektir. İhsan ise iyiliktir. İyilik yapmak, yaptığını en güzel şekilde yapmak, iyi kul olmak, kulluk görevlerini en iyi şekilde yerine getirmek demektir.

BaÅŸka bir deyiÅŸle, “Onun uÄŸrunda çaba harcamaktır.”

İşte bunu yapan kimse ile Allah beraber olur.Allah’ın beraber olduÄŸu kimse de doÄŸru yolu bulmuÅŸ demektir.

[1] Âl-i İmrân Sûresi, 3:19.

Pazartesi, Mart 31, 2008

Ayetler ve İbretler: 118


ALLAH İLE SAVAŞMAK
Ümit Şimşek

Ey iman edenler! EÄŸer inanmış kimselerseniz, Allah’tan korkun ve faizin geri kalanını terk edin.
Bunu yapmazsanız, Allah ve Resulü ile savaş halinde olduğunuzu bilin.
Bakara Sûresi, 2:278-279
KUR’ÂN-I KERİM pek çok âyetinde bizi Allah’ın yasaklarını çiÄŸnemekten sakındırır. Zira Âlemlerin Rabbi tarafından konulmuÅŸ bir yasağın ÅŸakaya gelir tarafı yoktur. Bilerek ve aldırmaksızın bir İlâhî yasağı çiÄŸneyen, onun bu dünya hayatındaki en büyük felâketlerle kıyaslanamayacak kadar vahim sonuçlarını da göze almalıdır.

Bu âyetler ise, Kur’ân’ın diÄŸer suçlara karşı yönelttiÄŸi tehditlerden de büyük bir tehdit içeriyor. Daha doÄŸrusu, akla gelebilecek tehditlerin en büyüğünü içeriyor:

Allah ve Resulü ile savaş halinde olmak!

Böylesine vahim bir sonuca sebep teÅŸkil eden ÅŸey ise, faizde ısrar etmektir. Âyetin ifadesiyle, “faizin geri kalanını terk etmemek,” yani, faiz yasağı indikten sonra da hâlâ faiz alıp vermeye devam etmektir.

Niçin faiz hakkında âyet bu kadar şiddet gösteriyor?

Bunu anlamak için, faiz yasağı ile ilgili âyetlere,

(1) iniş sırası,

(2) Kur’ân’daki tertibi

açısından bakmak yeterli olur.

İniÅŸ sırası itibarıyla, faiz hakkındaki âyetler, en son sıralardadır. Hattâ Kur’ân’ın en son inen âyeti (Bakara, 281) bu âyetlerin hemen sonunda yer alır.

Tertip yönüyle de, bu âyetler, Bakara Sûresinin sonlarında, zekât ve sadakalarla ilgili âyetlerin arkasındadır.

Bakara Sûresi ise, Medine döneminde ilk olarak inmeye baÅŸlayan ve en son tamamlanan sûredir. Müslümanların toplum hayatıyla ilgili son derece önemli esasları içeren bu sûrenin bu kadar uzun bir zamanda tamamlanmasına sebep, İlâhî terbiyedir. Bu süre içinde Kur’ân âyetleri yaÅŸanmakta olan bir hayatın içine tedricî olarak inmiÅŸ; insanlar da bu âyetlerin hükümlerini büyük bir titizlikle hayatlarına geçirerek yetiÅŸmiÅŸ, olgunlaÅŸmış, kendilerini izleyecek nesillere örnek olabilecek hale gelmiÅŸlerdir. Bu İlâhî terbiyenin vardığı sonuç ise, Bakara Sûresinin sonlarındaki zekât ve sadaka âyetleri tarafından güzel bir ÅŸekilde tasvir edilmektedir.

Aslında bu âyetlerde anlatılanlar, bir medeniyet tasviridir. Ve bu medeniyet, toplumsal dayanışma ve yardımlaşma temellerü üzerine kurulmuştur. Orada insanlar birbirinin kardeşidir. Bütün kâinatı dost ve kardeş varlıklarla dolu gösteren iman nuru, insanlar arasındaki ilişkilere de bu hakikati ne parlak bir şekilde yansıtır. Kardeşlik duyguları içindeki insanlardan beklenen şey ise birbirini gözetmek, kendisi kadar kardeşini de düşünmek, kardeşini sıkıntıda gördüğü zaman elinden tutup onu sıkıntısından kurtarmaktır.

Faize gelince:

Öyle bir medeniyetin temeline konabilecek bir dinamit varsa, işte budur. Bu münferit bir olay veya basit bir kural ihlâli değildir. O bir virüstür ki, girdiği yerde bütün insanî değerler tehdit altında demektir. Artık orada kardeşlik, muhabbet, fedakârlık, yardımlaşma, dayanışma gibi şeylerden söz edilmez. Herkes ve herşey, ekonomik değeri kadar bir anlam taşır. Eğer bir kimse ihtiyaç içine düşmüş de borçlanmışsa, onun bu hali bile, borç veren kimse için bir kazanç vesilesi olur.

Kur’ân, güçlük içinde olan kimsenin borcunu ertelemeyi emreder, hattâ bütünüyle bağışlamaya teÅŸvik eder.

Faizci anlayış ise, borçlunun o güçlüğünü de ayrıca bir kâr aracına dönüştürür. Bağışlamak, merhamet etmek gibi kavramların ise o lügatte asla yeri yoktur.

Özetle: İslâm medeniyetinin yardıma muhtaç bir kardeş gördüğü yerde, faiz uygarlığı yolunacak bir kaz görür.

İslâm medeniyeti zenginleri yoksulların yardımına koştururken, faiz uygarlığı yoksulların eliyle zenginleri semirtir.

İşte bu zehirleyici niteliÄŸi sebebiyledir ki, faiz, Kur’ân tarafından, “Allah ve Resulü ile savaÅŸ halinde olmak” ÅŸeklinde tanımlanmıştır. Kim bilerek ve isteyerek bu İlâhî yasağı çiÄŸnemekte ısrar ederse, onun ile Allah ve Resulü arasında bir harp var demektir. Böylesine ÅŸiddetli bir tehdit karşısında bir mü’minin ürpermemesi düşünülemez. Böyle bir tehdidi iÅŸittikten sonra mü’minlere düşen ÅŸey, bu mücadelede Allah ve Resulünün safında olduÄŸunu bilmektir ki, bu da, bir yandan hayatında faize karşı topyekûn bir savaÅŸ açmak, bir yandan da zekât ve sadakayı hayatının temel ilkesi haline getirmek demektir.

Fakat ÅŸunu da unutmamak gerekir ki, bir toplumun bu konuda Kur’ân’ın öğütlerine tam anlamıyla kulak verecek bir seviyeye yükselmesi kolay iÅŸ deÄŸildir. Söz konusu âyetlerin en son inen âyetler arasında bulunması, bu merhalenin, varılabilecek en üstün uygarlık seviyesi olduÄŸunu göstermektedir. Kur’ân’ın ve Peygamberin terbiyesiyle İslâm toplumunun 23 sene gibi bir zamanda öyle bir seviyeye ulaÅŸmış olması baÅŸlı başına bir mucizedir.

Batı toplumlarının bu virüsü tümüyle hayattan çıkarabilecek bir düzeye erişmesi için ise yüzyıllar da yetmiyor.

Pazar, Mart 23, 2008

Ayetler ve İbretler: 117


DARALAN YERYÜZÜ
Ümit Şimşek


Bizim yeryüzüne gelip de onu kenarlarından eksiltmekte olduğumuzu onlar görmedi mi?
Ra’d Sûresi, 13:41
Bizim yeryüzüne gelip de onu kenarlarından eksiltmekte olduğumuzu onlar görmüyor mu?
Enbiyâ Sûresi, 21:44
AYNI HAKİKATİ hemen hemen aynı ifadelerle dile getiren bu iki âyet-i kerimede hem istikbale dair haberler, hem de zamanımız anlayışına hitap eden ince işaretler buluyoruz.

Her iki âyetin “Görmediler mi?” ve “Görmüyorlar mı?” ÅŸeklindeki sorusu, benzer âyetlerde olduÄŸu gibi, burada da dikkatimizi çekiyor. Bu soru, âyetin indiÄŸi zamanda görülmese bile ileride görülecek olan bir hakikatten söz eden âyetlerde sık sık sorulan bir sorudur. Kur’ân âleme ezelden baktığı için, bize göre henüz olmamış ÅŸeyleri de olup bitmiÅŸ gibi bize anlatır; onun indiÄŸi zamandaki insanlara hitap ettiÄŸi gibi, istikbalin insanlarına da hitap eder. Onun için, Kur’ân’ın “Gördüler” veya “Görüyorlar” anlamına gelen bu soruları da bazan geçmiÅŸin, bazan halin, bazan da geleceÄŸin insanlarını birinci derecede muhatap alabilir. Nihayet, onların hepsi Kur’ân’ın karşısında saf saf dizilmiÅŸ, o ezelî kelâmı dinleyen muhataplardır.

“Yeryüzünün kenarlarından eksilmesi” konusunda deÄŸiÅŸik yorumlar yapılmıştır.

Bu yorumlardan baÅŸlıcası, inkâr ehlinin baÅŸlarına gelecek âkıbet ile ilgilidir. Bu yorumda, bizim “yeryüzü” olarak tercüme ettiÄŸimiz “arz” sözcüğü, yine meÅŸhur anlamlarından biri olan “ülke” anlamına alınmaktadır ki, bu takdirde meal ÅŸu ÅŸekilde olur:

“O inkârcılar, her taraftan kuÅŸatılıp da ülke sınırlarının daraldığını, gittikçe küçülüp zayıflamakta ve bir köşeye kıstırılmakta olduklarını görmüyorlar mı?”

Bu âyetlerin Mekke döneminde indiğini dikkate alırsak, o zamanın güç odakları hakkında bir gayb haberi taşıdıklarını anlarız. Gerçekten de, o gün için yeryüzünde, en azından ülkelerinde kendilerinden daha güçlü kimse tanımayan, Müslümanlara göz açtırmamakta kararlı olan ve her yaptıklarının yanlarına kalacağını sanan zamanın güçlü kişileri hakkında bu âyetlerin verdiği haber doğru çıkmış ve o inkârcılar, sınırları daralarak, yurtları küçülerek, kalabalıkları azalarak, güçleri tükenerek hezimete uğrayıp gitmişlerdir.

Tabii, bu hükmün genel bir kural ifade ettiÄŸini ve aynı ÅŸartların aynı âkıbeti doÄŸurduÄŸunu da unutmamak gerekir. Zaman, zemin ve kiÅŸiler deÄŸiÅŸse de, Kur’ân’ın verdiÄŸi bu haber, deÄŸiÅŸmeyecek bir hüküm olarak devam eder ve mü’minlere, inkâr ehli karşısında asla eÄŸilmemeleri ve haklı dâvâlarında sebat etmeleri yönünde bir güven telkin eder.

Modern yorumlar ise, âyetin yine istikbale ait bir başka haberini ortaya çıkarıyor.

Yeryüzünün kenarlarından eksilmesi, bütün bir yeryüzü çapında ele alındığı takdirde—ki âyetin ifadesi buna son derece elveriÅŸlidir—dünya karalarında bir küçülme, bir daralma ihtimali ortaya çıkmaktadır. Bu nasıl olabilir?

Böyle bir soruya verilebilecek cevaplar arasında en ziyade makul, hattâ kaçınılmaz görüneni, karaların deniz vasıtasıyla kenarlarından kırpılmasıdır. Hızla sürüklenmekte olduğumuz küresel ısınma, böyle bir âkıbetin belirtilerini şimdiden vermeye başlamış bulunuyor. Buzulların erimeye başladıklarına dair endişe verici haberler birbirini izliyor. Bu gelişmeler aynı yönde sürüp gittiği takdirde, bir süre sonra, eriyen buzullar dünya denizlerinin seviyesinde bir yükselmeye yol açacaktır. Bunun sonucu ise gayet açıktır:

Yükselen deniz, tüm dünya kıyılarını istilâ edecektir. Veya, bir başka deyişle, deniz, dünya karalarını kıyılarından kırpa kırpa yükselecek, belki pek çok yerlerde sahillerin yüzlerce kilometre geriye çekilmesi sonucunu doğuracak, bu arada nice sahil şehirleri, belki birçok ada ve yarımada denizlere karışıp gidecektir.

Âyet “Görmüyorlar mı?” diye soruyor.

Evet, görüyoruz. Böyle bir âkıbete doğru sürüklendiğimizi gözümüzle görüyoruz.

Lâkin, “Geliyorum” diyen bu felâkete karşı isyanımızdan da bir türlü vazgeçmiyoruz.

Gerek klasik yorumların, gerekse modern yorumların birleÅŸtiÄŸi ortak bir nokta var ki, Kur’ân da zaten dikkatimizi bu yöne çekiyor:

Yeryüzünün kenarlarından eksilmesi, insanların kendi inkâr ve isyanlarının bir sonucundan baÅŸka birÅŸey deÄŸildir. Bu isyan, ister Allah’ın peygamberleri aracılığıyla bildirdiÄŸi buyruklara karşı olsun, ister Onun kâinata yerleÅŸtirdiÄŸi yasalara aykırı hareket etmek ÅŸeklinde olsun, ısrar edildiÄŸi ve geri dönülmediÄŸi takdirde, sonucunu insanlığa bir ÅŸekilde tattıracaktır.

Dikkat çekicidir ki, her iki âyet de, Allah’ın “yeryüzüne gelmesi” ÅŸeklinde bir ifade içeriyor. Yüce Allah’ın mekândan münezzeh olduÄŸunu dikkate aldığımızda, bu deyimin pek etkili bir heybet ve azamet ifadesi olduÄŸunu ve hiçbir gücün karşı koyamayacağı bir ÅŸekilde, İlâhî kudretin yeryüzünde tecellî ederek inkâr ehlini inkâr ve isyanlarına piÅŸman edeceÄŸinden söz ettiÄŸini anlarız.

Pazartesi, Mart 17, 2008

Ayetler ve İbretler: 116

RAHMETİ GÖREBİLMEK İÇİN
Ümit Şimşek


Åžimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine: Ölümünün ardından yeryüzünü nasıl diriltiyor.
Rum Sûresi, 30:50
BİZE imanın hazzını bütün sıcaklığıyla tattıracak bir potansiyele sahip olan bu âyeti hergün tekrar tekrar okusak yeridir:

Ama sadece dilimizle değil, tüm varlığımızla.

Bir de, oturduÄŸumuz yerde deÄŸil, âyetin “Bak” diye gösterdiÄŸi yerlerde.

Çünkü bu âyet, etrafımıza ördüğümüz duvarların arasından bizi çekip çıkarmakta ve gerçek dünya ile yüz yüze getirmektedir.

Gerçek dünya ile, evet!

Her ne kadar bizim bulunduğumuz yerden bakıldığında bizim dünyamız gerçek gibi görünüyorsa da, bu, âlemler içinde görülmeyecek kadar küçük bir nokta, zaman içinde sözü bile edilmeyecek kadar kısa bir andır. Eğer bu an içinde olup bitenler kâinatın geri kalan kısmı ile bir uyum halinde cereyan etseydi, biz âlemi gerçek rengiyle görmekte zorlamazdık. Fakat işin aslı öyle değildir.

Bu âlem içinde bizim kurduğumuz dünyanın, inşa ettiğimiz medeniyetin donuk, haşin bir çehresi vardır. Orada insanlar birbirinin kötülüğünden korunmaya çalışır. En küçük beşerî ilişkilerden ülkeler arası ilişkilere kadar her seviyedeki ilişkilerde hükmeden, çıkar çatışmalarıdır. Orada bombalar patlar, savaşlar çıkar, insanlar ağlar. Bütün bu kargaşa içinde yaşamaya çalışan insanların günleri, o işten bu işe yetişmek yahut yaralarını sarmak için çabalamakla geçer.

Kur’ân’ın bize gösterdiÄŸi yerde ise bambaÅŸka bir âlem vardır.

Orası cıvıl cıvıl bir hayat kaynayan, rengârenk bir âlemdir.

Bizim dünyamızdaki karışıklıklara karşılık, orada huzur ve sükûn bulunur.

Bu dünyada bunalan ruhlar, o âleme girer girmez aradaki farkı hisseder; orada bir saat kalacak olsa, dinlenmiş ve dertlerini hafiflemiş şekilde geri döner.

İşte o âlem, gerçek âlemin ta kendisidir.

O âlem, rahmetin her taraftan tebessüm ettiği âlemdir.

Gerçi o tebessüm, bizim günlük hayatımızdan da hiçbir zaman eksik olmaz. Fakat biz parazitler arasında onu fark etmeyiz. Fark edilecek olsa bile, bir serçe cıvıltısı, bir çiçek açışı, bir gündoğumu, küçük dünyamızın meşgaleleri içinde önemli bir yer işgal etmez.

Her ne kadar bu durum, birçoğumuz için inançsızlık anlamına gelmese de, bir eksiklik anlamına gelir:

İnancımızda rahmetin neÅŸ’esi eksiktir.

Herşeyi kuşatan kudretiyle bir Yaratıcımızın bulunduğuna bütün kalbimizle inansak bile, Onun rahmetinin de herşeyi kuşattığından haberdar değilizdir.

İnancımız ve yaşayışımız, birbirini böylece karşılıklı olarak etkiler. Merhamet ve muhabbet gibi kavramlar, hayatımızda olması gereken yere hiçbir zaman yerleşemez.

Fakat Kur’ân, o son derece net ve keskin üslûbuyla bizim dünyamızın karanlıklarını bir anda yırtıyor; bir ÅŸimÅŸeÄŸin çakışı gibi âni aydınlığı ve gür sesiyle bize bir ÅŸok veriyor.

“Bak Allah’ın rahmet eserlerine!” diyor.

İşte, bak. Bak da gör, ölmüş yeryüzünün dirilişinde o rahmet nasıl gülüyor.

Papatyalarla, sarıçiçeklerle, gelinciklerle bezenmiş çayırlara bak.

Çiçeklerini takınıp çayırların üzerinde sıra sıra dizilmiş ağaçlara bak.

Çiçekler arasında, bir şerbet çeşmesinden diğerine uçuşan böceklere, arılara, kelebeklere bak.

Cıvıl cıvıl kuşlara ve yavrularına bak.

Çayırlarda koşuşan kuzulara bak.

Allah’ın rahmetini müjdeleyen rüzgâra bak.

Gökten bulutlarla, yerden derelerle taşınan rahmet hazinelerine bak.

İşte, Kur’ân’ın “Bak” dediÄŸi yerde görülenler bunlardır. Ve bunlar, hayatın ta kendisidir. Bizim hayat zannettiÄŸimiz ÅŸeyde eksik olan da bundan baÅŸkası deÄŸildir.

Ölmüş yeryüzünün diriliÅŸine âyetin “rahmet eseri” olarak atıfta bulunması dikkat çekicidir. Oysa bunun bir kudret eseri olarak sunulması bize daha makul gelebilirdi. Gerçi âyetin sonunda “Onun gücü herÅŸeye yeter” cümlesiyle bu husus da vurgulanmıştır; ancak kâinat kitabı bahar sayfalarında rahmetin tebessümünü apaçık gösterdiÄŸi gibi, Kur’ân da dikkatlerimizi aynı yere yöneltmekte ve “Bak Allah’ın rahmet eserlerine” buyurmaktadır.

Burası, imanımızda ve o imanı yaşayışımızda, belki de en büyük eksiğimizin ortaya çıktığı yerdir.

Hayata bakarken onun yüzünde ilk olarak gözümüze çarpan şey rahmet olduğu, hayatı yaşarken ilk yansıttığımız şey de rahmet olduğu gün, bu eksiğimizi kapatmışız demektir.

Onun yolu ise, kendi dünyamızın duvarlarını aşarak gerçek hayatla yüz yüze gelmektir.

Yani, Kur’ân’ın gösterdiÄŸi yere bakmak, Kur’ân’ın gösterdiÄŸi yerden bakmaktır.

Onun da anlamı, rahmeti görmek, bir rahmet ve muhabbet neÅŸ’esi içinde yaÅŸamak, o neÅŸ’eyi ve o rahmetin eserlerini kendi yaÅŸayışımızla yansıtmak demektir.

Pazar, Mart 09, 2008

Ayetler ve İbretler: 115


BİR RAHMET YANSIMASI
Ümit Şimşek

Allah’tan bir rahmet sayesindedir ki sen onlara yumuÅŸak davrandın. EÄŸer sen kaba ve katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp gitmiÅŸlerdi.
Âl-i İmrân Sûresi, 3:159
“ŞÜPHESİZ Kİ sen pek büyük bir ahlâk üzerinesin”[1] mealindeki âyet-i kerimeyi açıklayan âyetlerden biri de budur. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberin merhameti, onun yüce ahlâkının en önemli özelliklerinden biridir ve bu özellik ona Allah tarafından bağışlanmış bir lütuftur.

Âyetin arka planı, konuyu daha da dikkat çekici hale getiriyor.

Bu âyet ile beraber Âl-i İmrân Sûresinin önemli bir kısmı, Uhud Harbinden sonra inmiştir ve bu savaştaki yenilgi üzerine önemli dersler vermektedir.

BilindiÄŸi gibi, Uhud Savaşı, Peygamber emrine uymakta gösterilen gevÅŸeklik yüzünden yenilgiyle sonuçlanmıştı. Savaşın öncesindeki istiÅŸarede Allah’ın Resulü düşmanı ÅŸehirde karşılama düşüncesini savunmuÅŸ, ancak, özellikle genç Sahâbîlerin ısrarı üzerine savaÅŸ meydanına çıkılmıştı. SavaÅŸta da İslâm ordusu tam zafere ulaÅŸmak üzere iken, Peygamber emrine aykırı olarak okçuların yerlerinden ayrılması yüzünden yenilgiye uÄŸramıştı.

Dünyanın neresinde böyle bir deneyim yaşanacak olsa, buna yol açanların başlarına neler geleceği aşağı yukarı bellidir.

Asr-ı Saadette ise, baÅŸka bir yerde yaÅŸanmayan ÅŸey yaÅŸanmıştır. Bu yenilgiden sonra Peygamberin aÄŸzından ne bir azarlama iÅŸitilmiÅŸtir, ne de “Ben size söylemiÅŸtim” türünden bir baÅŸa kakma… O, insan tahammülünü en ziyade zorlayan ÅŸartlar altında dahi asla kabalaÅŸmamış, kötü bir söz söylememiÅŸ, kalp kırmamıştır.

Bu ahlâk onun pek büyük bir mucizesi olduÄŸu gibi, İlâhî rahmetin de bir müjdecisidir. Âyet de bu hakikate iÅŸaret ediyor ve “Allah’tan bir rahmet sayesindedir ki sen onlara yumuÅŸak davrandın” buyuruyor. Elçisine en ağır ÅŸartlar altında dahi ÅŸefkat ve merhameti ilham eden o yüce Rabbin kendi rahmetinin büyüklüğü bundan anlaşılmıyor mu?

İşte, Peygamberin, kulları Allah’ın rahmetine çağırdığına dair en büyük bir delil de onun yüce ahlâkıdır. O, davetçisi olduÄŸu İlâhî rahmetin aynı zamanda en parlak bir yansıtıcısı olmuÅŸ, anlattığı ÅŸeyi fiilleriyle göstermiÅŸ, hayatıyla doÄŸrulamıştır. Onun çaÄŸrısına kulak verenler, böylelikle, o ÅŸefkat timsali Peygamberin yanında, İlâhî rahmetin gerçekliÄŸini tüm sıcaklığıyla hissetmiÅŸlerdir.

Ve, tabii, bu âyet-i kerimeden alınması gereken büyük bir ibret var:

Siz de Peygamberiniz gibi olun.

Yani, onun gibi, ÅŸefkat ve merhamet dolu bir kalp sahibi olun; en olumsuz ÅŸartlar altında ve onların apaçık kusurları karşısında bile olsa, mü’min kardeÅŸlerinize karşı yumuÅŸaklığı ilke edinin. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberin ümmetine yaraÅŸan ÅŸey budur; yoksa “kaba ve katı yürekli” olmak deÄŸildir.

Böyle bir ahlâka eriÅŸmenin kolay bir iÅŸ olmadığında şüphe yoktur. Ancak bu dünyada bir eÄŸitim için bulunduÄŸumuzu da unutmamalıyız. Özellikle yönetici durumunda bulunanların, Peygamber ahlâkını bir hedef olarak almaya herkesten fazla ihtiyaçları vardır. Dinin de, dünyanın da baÅŸarısı bununla mümkün olur. Aksi takdirde, “Onlar senin etrafından dağılıp gitmiÅŸlerdi” ifadesiyle anlatılan âkıbete uÄŸramak kaçınılmaz hale gelir ki, bunun örneklerini etrafımızda fazlasıyla bulmak mümkündür.

“EÄŸer sen kaba ve katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp gitmiÅŸlerdi.” Oysa o rahmet peygamberinin etrafında insanlar her geçen gün daha büyük bir ÅŸevkle, daha büyük kalabalıklar halinde toplandılar. O gün için hatâlarıyla bir yenilgiye sebep olanlar da bundan sonra nice baÅŸarılara eriÅŸtiler, nice zaferler kazandılar.

EÄŸer onlar öyle bir yenilgiden sonra, Allah’tan bir rahmet sayesinde Peygamberlerini çok ÅŸefkatli ve bağışlayıcı bulmuÅŸ olmasalardı, zaferden zafere koÅŸacak ve dünyaya medeniyet dersi verecek bir hale gelebilirler miydi?

[1] Kalem Sûresi, 68:4.

Pazar, Mart 02, 2008

Ayetler ve İbretler: 114


NAMAZIMIZ VE ENGELLERİMİZ
Ümit Şimşek

Gördün mü namaz kılacak olan kulu bundan alıkoyanı?
Alâk Sûresi, 96:9-10
BU İKİ ÂYETİN ve onları izleyen âyetlerin tehdidinde bir yandan namazın önemini, diğer yandan ibadet özgürlüğünü dile getiren bir vurgu vardır.

Âyette karşılıklı olarak,

(1) namazdan,

(2) ondan alıkoyan kimseden

söz edilmiştir ki, bunlar simgeleşmiş değerlerdir; aynı anlamı taşıyan herşeyi onların kapsamında düşünmek gerekir:

Bir tarafta, namaz başta olmak üzere bütün ibadetler, diğer tarafta da insanı ibadetten alıkoyan herkes ve her türlü sebep söz konusudur.

Namazın özellikle zikredilmesi, onun önemini açıkça gösteriyor. O, bütün ibadetleri özetleyen, Müslümanın bütün hayatına yayılan ve onun Müslümanlığının alâmet-i farikası haline gelmiÅŸ bir kulluk görevidir. O kadar ki, bir hadiste “İman ile inançsızlık arasında namazın terki vardır”[1] buyurulmuÅŸtur. Bundan anlaşılıyor ki, namaz kılmayan kimse, onu inkâr niyeti taşımadığı sürece dinden çıkmış olmaz; ancak, bu davranışıyla inancını koruyacak bir destekten yoksun kalmış demektir.

Namazdan alıkoymanın ne anlama geldiğini görmek için, onun insanı hangi şeylerden alıkoyduğuna bakmak da yeterli olabilir. İşte, bir başka âyet bunun cevabını veriyor:


Sana vahyolunan kitabı oku; namazı dosdoÄŸru kıl. Hiç şüphe yok ki namaz fuhÅŸiyattan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak ise en büyük iÅŸtir. Ve Allah bütün iÅŸlediklerinizi bilir.[2]
Eğer namaz kötülükten alıkoyuyorsa, namazdan alıkoymak, apaçık bir şekilde, kötülüğe destek vermek anlamına gelir. Bu ister bilinçli olsun, ister bilinçsiz, fark etmez.

Ve bu durum, aynen diÄŸer ibadetler için de geçerlidir. Çünkü namazın bu özelliÄŸi, ibadet oluÅŸundan gelen bir özelliktir. Onun için, inanan insanları namazlarından alıkoymak, onların ibadetlerini ÅŸu veya bu ÅŸekilde engellemek yahut sınırlamak, doÄŸrudan doÄŸruya ÅŸer hesabına geçecek bir hareket olur. Buna karşı Kur’ân’ın tehditleri tüyler ürperticidir:


Allah’ın onu gördüğünü bilmez mi?
Hele bir vazgeçmesin, onu alnından yakalarız:
O yalancı, günahkâr alnından.
Çağırsın taraftarlarını!
Biz de zebanileri çağıracağız.[3]
Âyette geçen “namaz” sözü bütün ibadetleri kapsadığı gibi, “alıkoyma” fiilinden de, ibadetlerin önündeki her türlü engel anlaşılmalıdır. İnsanı namazdan ve kulluk görevlerinden alıkoyan ne varsa, hepsi bu uyarının kapsamı içindedir.

O bazan bir insan veya cin şeytanı olabilir. Veya onlar tarafından insanın önüne serilmiş tuzaklardan bir tuzak olabilir. Yahut insanın kendi kendisine çıkardığı meşgalelerden biri de olabilir. Ayrıntıya girmeye hiç gerek yok; bugün hangimiz etrafımıza şöyle bir bakacak olsak, böyle tuzakların ve meşgalelerin nicesiyle kuşatılmış olduğumuzu görürüz.

Nitekim Kur’ân’ın daha baÅŸka âyetleri, bizi, namazdan ve kulluk görevlerimizden alıkoyacak tuzaklara karşı uyarır. Mâide Sûresinin ÅŸu âyeti de bunlardan biridir:

Hiç kuÅŸku yok ki, ÅŸeytan içki ve kumarla aranıza kin ve düşmanlık sokmak, sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık bundan vazgeçtiniz, deÄŸil mi?[4]

Bu konu sadece bir özgürlük sorunu olarak ele alınacak olursa, zamanımızın insanı, ibadetleri hususunda çok ciddî ve yaygın engellerle karşı karşıya görülmeyebilir. Fakat işin asıl düşündürücü yanı şurada:

Engellerin büyük çoğunluğu ve en etkili olanları, bir engel şeklinde değil, insanın kendi iradesiyle içine atıldığı meşgaleler halinde beliriyor. Öyle ki, bu engellerin insanı ibadetten alıkoyduğuna dair bir düşünce akıllara bile gelmiyor. Bir geçim derdinin yahut televizyon bağımlılığının insan hayatında namazı ve ibadeti kaçıncı plana ittiğini hesaplayabilecek kimse var mı?

Veya, elimize kalem kâğıdı alıp da, günlük hayatımızda bizi ibadetten alıkoyan sebepleri bir sıralamaya kalkacak olsak, nasıl bir listeyle masa başından kalkardık dersiniz?

“SarhoÅŸken ne söyleyeceÄŸinizi bilinceye kadar namaza yaklaÅŸmayın”[5] âyeti indiÄŸi zaman, Allah Resulünün Sahâbîleri, “Bizi namazdan alıkoyan ÅŸeye bizim ihtiyacımız yok” diyerek, o güne kadar içmekte oldukları içkiyi toptan terk etmiÅŸlerdi.

“Gördün mü namaz kılacak olan kulu bundan alıkoyanı?” âyeti de, arkadan gelen ÅŸiddetli uyarılarıyla birlikte, bizi, öyle bir duyarlılığa çağırıyor.

[1] Tirmizî, İman: 9.
[2] Ankebut Sûresi, 29:45.
[3] Alâk Sûresi, 96:14-18.
[4] Mâide Sûresi, 5:90.
[5] Nisâ Sûresi, 4:43.

Pazartesi, Åžubat 25, 2008

Ayetler ve İbretler: 113


SÜT ÂYETİ
Ümit Şimşek

Sağmal hayvanlarda da sizin için bir ibret vardır. Onların karınlarında kan ve dışkı arasından çıkan ve içenlerin boğazından kolaylıkla geçen halis bir sütle sizi besleriz.
Nahl Sûresi, 16:66

SÜT MUCİZESİ, kâinat kitabının en hayret verici âyetlerinden biridir. Fakat bu mucize o kadar doÄŸal bir ÅŸekilde cereyan eder ve bu besin öylesine zahmetsizce ele geçer ki, biz pek seyrek olarak durup da onun üzerinde düşünmek ihtiyacını duyarız. Oysa en büyük mucizeler, en ziyade doÄŸal görünen hadiseler arasında yatar. Kur’ân, birçok âyetinde olduÄŸu gibi, yine bu âyetinde de bizim ibret nazarlarımızı, çevremizdeki bu doÄŸallıklara çeviriyor.

Süt, çayırlarda yatan tonlarca besini bizim hoşlanacağımız ve yararlanabileceğimiz bir şekle çevirmek için, Yüce Yaratanın icad ettiği, taklidi mümkün olmayan bir mucizedir.

O, bize ikram edeceği bu harika besini ottan ve sudan yaratır. Fakat bu ot ve su ile, önce, bu işte istihdam ettiği hayvanları rızıklandırır. Böylece, kereminin eserini, bu mucizenin bütün aşamalarında ayrı ayrı gösterir.

Gün boyu çayırlarda dolaşıp da Rabbinin rahmet hazinelerinden nasibini toplamış bir saÄŸmal hayvanın bedeninde bundan sonra olup bitenlerin her aÅŸaması da birer mucizedir. Otlama, çiÄŸneme, yeme, geviÅŸ getirme gibi görünen iÅŸlemlerden baÅŸka, midede—yahut midenin bölümlerinde—cereyan eden iÅŸlemlerde ayıklamalar yapılır, asitler salgılanır, besinler en küçük parçalarına ayrılır.

Damarlarda yolculuğa çıkabilecek en küçük enerji paketleri halinde düzenlenen bu besinler, daha sonra, bağırsaklardan kana karışır; kalan artık maddeler ise dışkı olarak bedenden atılmak üzere, bağırsaklardaki yolculuğuna devam eder.

Kan ise, bu besin paketlerini vücudun her tarafına taşır. Hayvanın memelerindeki süt bezleri, kanın taşıdığı bu paketlerden gerekli olan maddeleri, gerekli miktarlarda alır, işler ve süte çevirir.

Böylece, hammaddesi ot, yan ürünleri ise kan ve dışkı gibi iki necasetten ibaret olan bir besin ortaya çıkar.

Bu besin, kalsiyum, D vitamini, protein, fosfor ve B vitaminleriyle öylesine zengin bir içeriÄŸe sahiptir ki, “Acaba bu içecek mi, yoksa yiyecek midir?” sorusu bile pek çoklarının aklına gelir. Belki de onu, “bir sofra dolusu nimeti birkaç yudumla insana sunan ve onu çiÄŸneme zahmetine sokmaksızın kolayca boÄŸazdan akıp geçen, özlü, halis, konsantre bir içecek” olarak tanımlamak en doÄŸrusudur. Zaten âyet de “içenlerin boÄŸazından kolayca geçen halis bir süt” tanımıyla onun bu özelliklerine dikkatlerimizi çekmektedir.

Rabbinin emriyle bize sütünü sunan bir inek, hemen hemen bütün gününü bu iş için çalışarak harcar. Fakat kerem sahibi Rabbi, bu işi onun için de yiyip içmekten ibaret bir ikrama dönüştürmüştür. Onun yemek ve geviş getirmek için bir gün boyunca kırk bin defa işleyen çeneleri, sürekli işleyen bir değirmen taşı gibidir. Günlük süt üretimi ise 15-20, hattâ 30 litreye kadar çıkabilir. Herbir litre süt ise 500 litre kanın memelerden geçmesi demektir ki, bu hesapla, ineğin bir günlük ürününü için ortalama 7,5 ton kanın memelere girip çıkmış olması gerekir.

Âyetin önümüze serdiği bu ibret tablosunda dikkat çeken birşey daha var:

Kur’ân’ın indiÄŸi dönemde, sütü kan ve dışkı ortasından çıkan bir içecek ÅŸeklinde tanımlamak hiç kimsenin aklına gelemezdi. Zira, dolaşım sistemini, böyle bir bilgiye eriÅŸmemizi mümkün kılacak ÅŸekilde tanımak için, insanlığın on asır daha beklemesi gerekecekti. Açıkça görülüyor ki, Kur’ân, bu âyetinde de bütün çaÄŸlara birden hitap ediyor.

Ve bütün çaÄŸlara birden aynı açıklıkla gösteriyor ki, tıpkı Kur’ân’ın âyetleri gibi, kâinat kitabının ÅŸu “süt” denen âyeti de, taklit edilmesi mümkün olmayan bir mucizedir.Ve bu mucizenin başı ile sonu arasında, hiçbir sebebin dolduramayacağı kadar büyük bir mesafe vardır. Otla baÅŸlayan, kan ile dışkı arasından geçen ve besinlerin en halis ve en tatlısıyla sonuçlanan böyle ibretli bir hadisenin üzerinde, ancak Yer ve Gökler Rabbinin kudsî isimleri okunur, Onun nimeti görülür, Onun ikramı seyredilir.

Pazar, Åžubat 17, 2008

Ayetler ve İbretler: 112


DÜŞMANINI TANIMAK
Ümit Şimşek


Sen onları konuşma biçimlerinden tanırsın.
Muhammed Sûresi, 47:30
MÜ’MİNİ “feraset sahibi” olarak niteleyen hadis-i ÅŸerife iki bölüm önce deÄŸinmiÅŸtik. Bu hadis, mü’minin ince anlayış ve seri kavrayış sahibi olduÄŸunu, hadiselerin içyüzüne nüfuz edebilen bir bakışa sahip bulunduÄŸunu ifade etmektedir. Ancak insanlar analarından böyle bir yetenekle doÄŸmadıkları gibi, sadece “İman ettim” demekle de oturdukları yerden bu yeteneÄŸe sahip olamazlar. Bu, ancak Kur’ân’ın terbiyesi altında kazanılacak olan bir beceridir ki, hadisin devamındaki “Mü’min Allah’ın nuruyla bakar” sözünde bu hakikate bir iÅŸaret bulmak mümkündür. Zira birçok âyetinde Kur’ân bizzat kendisini “nur” olarak nitelemiÅŸtir.[1] Hayata bakışı Kur’ân’ın terbiyesi altında ÅŸekillenen bir insan, Allah’ın nuruyla bakan bir insan demektir. Bu ise, Kur’ân’ın irÅŸadına kulak vermek ve onun derslerini ciddîye almak suretiyle mümkün olur.


Bir önceki bölümde ele aldığımız Bakara Sûresinin âyetindeki “Sen onları yüzlerinden tanırsın” hitabı, bu hakikatin bir örneÄŸini içeriyordu. Orada söz konusu olan kiÅŸiler, kendilerini Allah yoluna vermiÅŸ yoksullar idi. BaÅŸkalarına dertlerini açmadıkları için zengin sanılan bu kiÅŸileri Peygamberin yüzlerinden tanıdığı bildirilmiÅŸ, mü’minlere de böyle bir beceriye sahip olmak hedef olarak gösterilmiÅŸtir.

Bu âyete gelince, o da münafıklardan söz etmekte ve yine Peygambere hitaben “Sen onları konuÅŸma biçimlerinden tanırsÄ