Pazartesi, Aralık 19, 2011

Risale Rehberi


Risale-i Nur’u okumaya yeni başlayanlar için bir kılavuz:


Risalelerde işlenen başlıca konular.


Risaleler hangi sorulara cevap verir?


Risale-i Nur’un dili nasıl öğrenilir?


Hangi konu nerede bulunur?


İnsanlığın en önemli sorunlarına Risale-i Nur hangi çözümleri getiriyor?



Risale-i Nur’un kitleler üzerindeki benzersiz tesirinin sırrı nedir?


Nur talebelerini birbirine bağlayan özellikler nelerdir?


Nasıl Nur talebesi olunur?


Nur medreseleri nasıl kurulur?


Bunlar gibi düzinelerce sorunun cevabı, uygulamalı ve örnekli olarak


RİSALE REHBERİ'nde

Pazar, Ocak 25, 2009

Mesnevî-i Nuriye: 16


Lâsiyyemâ: 2
Yirmi Sekizinci Sözün Arapça İkinci Makamı ve Onuncu Sözün Esası


İ’lem: Ehad-i Samedin herşey üzerinde bir sikkesi, bir hâtemi, bir âyeti—daha doğrusu âyetleri—vardır ki, o şeyin Ona ait olduğuna, Onun mülkü ve san’atı olduğuna şehadet eder. İstersen, Onun had ve hesaba gelmez ehadiyet sikkelerinden ve samediyet hâtemlerinden, bahar mevsiminde arz sayfasına vurulan sikkeye, iç içe geçip kucaklaşmış şekilde gelen şu müteselsil fıkraların dürbünüyle bak; o sikkeyi, gün ortasında Güneşi görür gibi göreceksin. Şöyle ki:

Yeryüzü sayfasında öyle bedî’ ve hikmetli bir icad müşahede ediyoruz ki, o icad,

- gayet vüs’atli ve azametli bir cûd-u mutlak içinde,
- o da itkan-ı mutlak içindeki bir sehâvet-i mutlaka içinde,
- o da intizam-ı mutlak içindeki bir suhûlet-i mutlaka içinde,
- o da ittizan-ı mutlak içindeki bir sür’at-i mutlaka içinde,
- o da mutlak bir hüsn-ü san’at içindeki vüs’at-i mutlaka içinde,
- o da paha biçilmez bir kıymet içindeki mutlak ucuzluk içinde,
- o da imtiyaz-ı mutlak içindeki ihtilât-ı mutlak içinde,
- o da ittifak-ı mutlak içindeki mutlak uzaklık içinde,
- o da en güzel bir hilkat içindeki kesret-i mutlaka içindedir.

Bu fıkralardan herbiri, o sikkeyi göstermek için tek başına kâfidir. Zira:

Nevideki nihayetsiz sehâvetle beraber herbir ferdde tek tek görülen en yüksek derecedeki itkan ve hüsn-ü san’at, ancak sonsuz bir kudret sahibine mahsustur ki, hiçbir şey Onu başka birşeyden alıkoyamaz.

Keza, nihayet derecedeki suhûletle beraber son derece intizam, öyle bir Zâta mahsustur ki, hiçbir şey Onu âciz bırakamaz; hem O nihayetsiz bir ilme sahiptir.

Keza, nihayet derecedeki sür’atle beraber son derece ittizan ve mevzu­ni­yet, öyle bir Zâta mahsustur ki, herşey Onun emir ve iradesine teslim olur.

Keza, nev’in her tarafa yayılmasında görülen nihayet derecedeki vüs’at-i tasarrufla beraber herbir ferdde tek tek görülen gayet derecedeki hüsn-ü san’at öyle bir Zâta mahsustur ki, hiçbir şeyin yanında mekân edinmediği gibi, ilmiyle ve kudretiyle herşeyin yanındadır.

Keza, nihayet derecedeki bolluk ve ucuzlukla beraber san’at itibarıyla herbir ferdin gayet derecedeki kıymeti, ancak öyle bir Zâta mahsustur ki, gınâsına had, hazinelerine de nihayet bulunmaz.

Keza, muhtelif nevilerin ferdleri arasındaki nihayet derecede karışıklık ve giriftlikle beraber, herbirini hiçbir hatâya ve karışıklığa meydan vermeden son derece imtiyazla teşhis etmek öyle bir Zâta mahsustur ki, herşeyi görür, herşeye şahiddir, bir fiil bir fiiline mâni olmaz, bir sual bir suale karışmaz.

Keza, arzın her tarafına yayılmış ferdlerin birbirine nihayet derecede uzak­lığıyla beraber, onların suretlerinde, teşkillerinde, icadlarında ve vücud­la­rında—güya herbir nev’in herbir ferdi, tek bir müdebbirin sadece kendisine mahsus tek bir emrine bakıyormuşçasına—gayet derecede tevafuku netice veren faaliyet öyle bir Zâta mahsustur ki, bütün arz Onun kabza-i tasarrufunda, Onun ilmi, hükmü ve hikmeti altındadır.

Keza, bir nev’in efradında nihayet derecedeki kesretle beraber herbir ferdin gayet derecede mükemmeliyetle yaratılışı ve herbir cüz’ün hüsn-ü icadı öyle bir Kadîr-i Mutlaka mahsustur ki, zerreler ve yıldızlar, az ve çok, Ona nisbeten müsavidir.

Bu fıkraların herbirinde Kadîr-i Mutlakın san’atına dair ayrı bir âyet vardır ki, o da, sehâvet ile israfsız itkan, sür’at ile mevzuniyet, kıymet ile ucuzluk, son derece karışıklık ile tam imtiyaz (herşeyin kusursuz şekilde birbirinden ayırt edilişi), ilh. aralarındaki tezattır.

Bu durumda, herbir fıkra ehadiyet hâtemini göstermek için kendi başına kâfi iken, bunların hepsi birden el ele verip tek bir faaliyete beraberce katılacak şekilde toplanınca durum ne olur? Şu âyetin sırrı işte bu noktadan geliyor:

وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْـضَـ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُ [1]

Yani, aklı tenbih edilmek suretiyle kendisine sorulduğunda, inatçı münkir bile “Allah” demeye mecbur kalıyor.

İ’lem: Allah’a iman, Peygambere iman ve haşre iman ile kâinatın varlığını tasdik, karşılıklı olarak birbirlerini istilzam ederler. Böyle kat’î bir telâzumun hakikaten var olabilmesi için, Ulûhiyetin vücubu, risaletin sübutu ve âhiretin vücudu ile kâinatın gafletsiz şuhudu arasında tam bir irtibat olmalıdır. Zira:

Nasıl ki bir kitabın varlığı—bâhusus o kitabın herbir kelimesi bir kitap, herbir harfi de bir muntazam kaside tazammun ediyorsa—kâtipsiz olmaz. Aynen öyle de, Nakkàş-ı Ezelînin vücub-u vücuduna iman etmeksizin şu kâinat kitabını görebilmek—sarhoş olmamak şartıyla—mümkün değildir.

Bunun gibi, herbir taşına varıncaya kadar her tarafı san’at harikalarıyla, acâip nakışlarla, pek garib tezyinatla dolu bir evin ustasız, san’atkârsız, dülgersiz ve sahipsiz var olması mümkün olmadığı gibi, Sâniinin vücudunu tasdik etmeden bu âlemin vücudunu tasdik etmek de—dalâlet sarhoşluğu olmazsa—mümkün değildir.

Aynı şekilde, nasıl ki hem Güneşin varlığını inkâr etmek, hem de denizin yüzündeki kabarcıkların ışıltısını, su katrelerinin parıltısını ve buz kristallerinin parlayışını görmek mümkün değildir; zira o zaman kabarcıklar, katrecikler ve buz kristalleri sayısınca güneşçiklerin hakikaten bil’asale var olduğunu kabul etmek gerekir. Öyle de, aklı bozulmamış bir kimse için, daima intizamla halden hale giren ve insicamla yenilenip duran şu kâinatı müşahede edip de, şu muhteşem evi ve şu muazzam ağacı meşîetinin ve hikmetinin temelleri üzerine kuran, kaza ve kaderinin düsturlarıyla fasıllara ayıran, âdetinin ve sünnetinin kanunlarıyla tanzim eden, inâyet ve rahmetinin namuslarıyla tezyin eden ve esmâ ve sıfâtının cilveleriyle tenvir eden Kâinat Hâlıkının ve Bânisinin vücub-u vücudunu tasdik etmemek mümkün değildir.

Evet! Tek bir Hâlıkın kabul edilmemesi halinde, kâinatın zerreleri ve bu zerrelerden terkib olunan mevcudat kadar, sayısız ilâhları kabul etmek mecburiyeti doğar. Bu sayısız ilâhların da herbiri herşeyi birden yaratmaya muktedir olmalıdır. Çünkü herbir canlı cüz’î, küllün bir hülâsası gibidir; öyleyse, onu yaratmak için herşeyi birden yaratabilmelidir.

Bundan başka, nasıl ışık vermeksizin Güneşin vücudu mümkün olmazsa, peygamberler göndermek suretiyle tezahür etmeyen bir ulûhiyet de olmaz.

Hem nihayet kemaldeki bir cemâlin, tarif edici bir resul vasıtasıyla kendisini tanıtıp tebarüz etmemesi de mümkün değildir.

Hem nihayet cemaldeki bir kemâl-i san’atın, halkı ona çağıran bir dellâl vasıtasıyla kendisini teşhir etmemesi de mümkün değildir.

Hem herşeyi ihâta eden bir rubûbiyet saltanatının, vahdâniyet ve samedi­ye­tini zülcenaheyn bir meb’us vasıtasıyla kesret tabakalarında ilân ederek küllî bir ubudiyet istememesi de mümkün değildir.

Hem nihayetsiz bir hüsnün, hüsün sahiplerini istememesi; cemâlinin mehâsinini ve hüsnünün letâifini aynalarda müşahede etmeyi sevmemesi; ve kendini Ona sevdiren bir sevgili kul ve Onu insanlara sevdiren bir resul vasıtasıyla o mehâsin ve letâifi istihsan edicilerin nazarlarına sunmak ve onlara göstermek istememesi de mümkün değildir. Evet, o, ubudiyetiyle o cemal sahibinin cemâl-i rubûbiyetinin şuhuduna ayna olduğu gibi, risaletiyle de o cemâli göstermek için bir medar olmuştur.

Hem acib mucizelerle, garib işlemelerle dolu hazinelerin sahibinin, tanıtıcı bir sarraf ve vasfeden bir teşhir edici vasıtasıyla gizli kemâlâtını ortaya çıkarmak için, bunları halkın nazarlarına sunmayı ve herkesin gözü önüne sermeyi sevmemesi ve istememesi mümkün değildir.

Hal böyle olunca, âlemde şu vasıfları seyyidimiz Muhammed Aleyhissalâ­tü Vesselâmdan daha câmi’ bir şekilde kendisinde toplayan kimse zuhur etmiş midir? Kellâ! En câmi’, en kâmil, en yüksek ve en üstün odur. O, bütün bu hakikatleri izhar eden, tebliğ eden, tarif eden, teşhir eden, dellâl, âbid, ilân edici, irşad edici, şahid olan, şahid tutan, şahid olunan, sevilen, seven, sev­diren, hidayet üzere olan, hidayete vesile olan resullerin sultanıdır. Gökler ve yer durdukca salâvatın en üstünü, selâmların en güzeli onun ve onların üze­rine olsun.


[TERCÜME: ÜMİT ŞİMŞEK]

[1] “Onlara ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye soracak olsan, ‘Allah’ derler.” (Zümer Sûresi, 39:38.)

Pazar, Ocak 18, 2009

Mesnevî-i Nuriye: 15



Üçüncü Risale

Lâsiyyemâ
Yirmi Sekizinci Sözün Arapça İkinci Makamı ve Onuncu Sözün Esası



بسم الله الرحمن الرحيم
الْحَمْدُ لِلهِ الّذِي شَهِدَتْ عَلٰى وُجُوبِ وُجُوْدِهِ وَوَحْدَتِهِ ذَرّاتُ الْكائِناتِ وَمُرَكَّباتُها بِلِسانِ عَجْزِها وَفَقْرِها.
وَالصَّلاةُ وَالسَّلامُ عَلٰى نَبِيِّهِ الّذي هُوَ كَشّافُ طِلْسِمِ الْكائِناتِ وَمِفْتاحُ آياتِها، وَعَلٰى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَعَلٰى إِخْوانِهِ مِنَ النَّبِيينَ وَالْمُرْسَلِينَ وَعَلٰى الْمَلائِكَةِ الْمُقَرَّبِينَ وَعَلٰى عِبادِ اللهِ الصّالِحِينَ مِنْ أَهْلِ السّمواتِ وَ الْأَرَضِينَ.

HAMD o Allah’a mahsustur ki, kâinatın bütün zerrâtı ve mürekkebâtı, acz ve fakrlarının lisanıyla Onun vücub-u vücuduna ve vahdetine şehadet eder.

Salât ve selâm, kâinat tılsımının keşşâfı ve kâinat âyetlerinin anahtarı olan Onun nebîsine, âl ve ashabına, kardeşleri olan enbiya ve mürselîne, mukarreb meleklere, Allah’ın gökler ve yerlerdeki salih kullarına olsun.

İ’lem: Ey tabiat ve esbab ile kendisine şükür kapısı kapanıp şirk kapısı açılmış olan kişi! Şirk, küfür ve küfran, hadsiz muhaller üzerine bina edilmiştir. İşte, o muhallerden sadece şu tek muhale bir bak:

Eğer kâfir cehalet sarhoşluğunu bırakıp da ilmin gözüyle kendi inkârına bakacak olursa, tek bir zerrenin sırtına tonlarca yük yüklemek ve tek tek herbir zerrede tabiatın milyonlarca matbaası olduğunu ve herbir zerrenin bütün masnûâttaki san’at inceliklerini bilecek ve işleyecek bir ıttıla ve maharete sahip bulunduğunu kabul etmeye mecbur kalır. Zira, meselâ herbir hava zerresi herbir nebat, çiçek, ağaç ve meyveye girip onun bünyesinde iş görebilir. Eğer o zerre ile onda saklı olan o küçük kuvvet, herşeyin melekûtu elinde bulunan Zâtın ismiyle çalışan bir memur olmazsa, o takdirde, bünyesine girdiği herşeye ait cihazların keyfiyetini ve o şeyin işleyişine ve meydana gelişine ait herşeyi bilmek zorunda demektir. Şu da var ki, meyve, ağacın küçültülmüş bir misalini tazammun eder; onun çekirdekleri ağacın amel defteri gibidir ki, onda ağacın tarihçe-i hayatı yazılmıştır. Onun için, meyve ağacın tamamına, hattâ onun nev’ine, hattâ bütün bir arza bakar. Bundan dolayıdır ki, san’atının ve mânâsının büyüklüğüyle, meyve, bir bakıma yeryüzünün san’atı kadar büyüktür. Bu muazzam manevî san’atı bina edene, yeryüzünü bina etmek elbette ağır gelmez.

Ne acibdir o nankör kâfirin hali! Kalbine bu kadar ahmaklık ve eblehliği doldurduktan sonra hâlâ akıl ve zekâ iddiasında bulunabiliyor!

İ’lem: Şunu da bil ki, herşeyin iki sureti vardır.

Birisi: Hislerle idrak olunan maddî suretlerdir ki, kaderin takdiriyle, gayet intizam içinde, herşeyin boyuna göre biçilmiş bir gömleğe benzer.

Diğeri ise akıl ile idrak olunabilecek bir surettir ki, tıpkı ışığın hareketiyle ortaya çıkan hayalî nuranî daire gibi, birşeyin zaman denizindeki hareketi esnasında veya üzerinden zaman nehrinin geçmesiyle meydana gelen muhtelif suretlerin terkibinden ibarettir. Bu manevî suret, o şeyin tarih-i hayatıdır ve meşhur kaderin medarıdır ki, “mukadderat-ı eşya“ adı verilir.

Evet, nasıl ki eşyanın, meselâ bir ağacın, maddî suretinde gayet intizamla ve ondan istenen neticeleri meyve verecek şekilde belirlenmiş hedefleri, hikmetli maslahatlara göre ölçülüp biçilmiş gayeleri vardır. Bunun gibi, o şeyin manevî suretinde de öyle maslahatlar tazammun eden muntazam neticeler ve birtakım gizli hikmetlere göre belirlenmiş muayyen hudutlar vardır. Bunlardan birincisinde kudret usta, kader hendese gibidir. İkincisinde ise kudret masdar, kader mistar gibidir; kader mistarındaki hatların üzerine kudret, mânâlar kitabını yazar.

Şimdi ey kâfir! İlim ve hakikate müracaat edildiğinde görülecektir ki, sen bu inkâr ve nankörlüğünle, herbir zerrede ve onun küçük, cüz’î kuvvetinde terzilik san’atına o derece bir aşinalık bulunduğunu kabul etmek zorunda kalırsın ki, o zerre ve sebeblerin tabiatı, eşya sayısınca farklı ve çeşitli elbise ve gömlekleri biçip dikebilsin; ve, zerrenin yanına vardığında, onun zaman içinde hadisat dikenleriyle delik deşik olmuş suretlerini yenileyebilecek bir gücü olsun. Lâkin hilkat ağacının meyvesi ve—iddiasınca—sebeblerin en güçlüsü ve ihtiyarı en geniş olan insan, eğer terzilik san’atına dair nev’inin bütün kabiliyetlerini bir araya toplayıp da bir dikenli ağacın âzâlarına uygun bir gömlek dikmek istese, buna gücü yetmez. Halbuki o ağacın Sâni-i Hakîmi, onun gelişmesi hengâmında, Güneşin solduramadığı taze ve muntazam, yepyeni gömlekleri, süslü ve ölçülü yemyeşil elbiseleri, tam bir kolaylık ve sür’atle, külfetsizce ve zahmetsizce ona giydiriyor. Evet, şu âyetlerin tavsif ettiği Zât her türlü kusurdan münezzehtir:

إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ * فَسُبْحَانَ الَّذِي بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ [1]


[TERCÜME: ÜMİT ŞİMŞEK]


[1] “Birşeyin olmasını dilediğinde Onun işi ‘Ol’ demektir; o da oluverir. Münezzehtir o Allah ki, herşeyin melekûtu Onun elindedir; siz de Ona döneceksiniz.” (Yâsin Sûresi, 36:82-83.)

Pazar, Ocak 04, 2009

Mesnevî-i Nuriye: 14


Peygamberi (s.a.v.) bize tanıtan marifet deryasından
REŞHALAR: 9 - son


Üçüncü Nükte

İ’lem: Kur’ân’ın temel maksatları ve asıl unsurları dörttür: tevhid, nübüvvet, haşir ve ubudiyetle beraber adalet. Diğer meseleler ancak bu maksatlara birer vesile olurlar.

Şu da bir kaidedir ki, vesilelerin tafsilinde fazla derine dalmamak, faydasız meselelerle maksadı kaybettirecek derecede meşgul olarak mevzuu dağıtmamak içindir. İşte bu sebebden Kur’ân bazı kevnî meseleleri müphem bırakmış yahut ihmal veya icmal etmiştir.

Ayrıca, Kur’ân’ın muhatapları, ekseriyet-i mutlaka ile, avamdır; derin İlâhî hakikatleri ancak temsil yoluyla ve icmâlen zihne yaklaştırmak suretiyle anlayabilirler; uzun çağlardan sonra sadece felsefeci bir ekalliyetin erişebileceği bir bilgiyi almak için ise her vakit hazır değillerdir. İşte bu sebebden Kur’ân’ın ekser meseleleri temsil suretinde olduğu gibi, temsillerin de bir kısmı müteşabihat suretindedir; çünkü bunlar son derece derin İlâhî hakikatlerin temsilleridir.

Dördüncü Nükte

İ’lem: Nasıl ki bir saat sabit halde olmayıp içindeki âletlerin titreşmesiyle devamlı sarsıntı halindedir.

Öyle de, dünya dahi daima sarsıntı halinde bulunan büyük bir saattir.

Ona zamanın girmesiyle, gece ve gündüz iki mile dönüşür ve saniyeleri sayar.

Seneler, dakikaları sayan bir ibre olur.

Asırlar ise, saatleri sayan bir ibre gibidir.

Mekânın girmesiyle de, sür’atle değişen, halden hale giren ve sarsılıp duran cevv-i semâ, saniyeleri sayan bir mil olur.

Arz ise, nebat ve hayvanla, hayat ve ölümle daima değişen yüzü ile dakikaları sayan bir mile, içindeki zelzelelerle ve dağların vücuda gelmesiyle de saatleri sayan mile benzer.

Semâya gelince, o da ecrâm-ı ulviyenin hareketleriyle, kuyruklu yıldızların ve şahaplarının zuhuru ve Güneş ve Ay tutulması gibi tegayyüratıyla, günleri sayan bir mildir.

İşte şu yedi direk üstüne kurulu dünya, esmâ-i İlâhiyenin şuûnâtını ve kader ve kudret kaleminin yazısını vasfetmekle beraber, hakikatte fânîdir, yok olup gidicidir, sarsılıp durmaktadır ve akarsu gibi göç halindedir. Lâkin görüntüsü gaflet sebebiyle donup taşlaşmış ve tabiatla kesifleşerek âhirete perde olmuştur. Hastalıklı felsefe ve sefih medeniyet de, felsefî tetkikatla ve tabiat bahisleriyle onun bu donmuş ve kesifleşmiş halini şiddetlendirmektedir. Kur’ân ise, âyetleriyle dünyayı hallaç pamuğu gibi atar, beyanıyla onu şeffaflaştırır, nuruyla eritir, sayhalarıyla mevhum ebediyetini yırtar; gök gürültüsü gibi gürleyişleriyle, tabiatı tevlid eden gafleti paramparça eder. Ve dünyanın zelzeleli hakikati, lisan-ı haliyle şu âyeti okur:

وَإِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَأَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ [1]

İşte bu yüzdendir ki, Kur’ân, felsefenin tafsil ettiği eşyanın mahiyet ve hususiyetlerinde icmal yapar, felsefenin icmal veya ihmal ettiği meselelerde de tafsile girişir ki, bunlar, mahlûkatın tekvinî emirlere uyma hususundaki vazifeleri ve Fâtırlarının isim, fiil ve şe’nlerine delâletleridir.

Elhasıl: Kur’ân, kâinat kitabının mânâsından ve delâletlerinden bahseder. Felsefe ise harflerin süslerinden, vaziyet ve münasebetlerinden söz eder; mevcudatın bir mânâya delâlet eden kelimeler olduğunu bilmez. Felsefe hikmeti ile Kur’ân hikmeti arasındaki farkı görmek istersen, şu âyetin beyanına dair bahse müracaat et:[2]

وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ أُوتِيَ خَيْرًا كَثِيرًا [3]

Beşinci Nükte

“Mucizat-ı Kur’âniye” adlı Yirmi Beşinci Sözün İkinci Şulesinin üç Nurunu ihtivâ eden bir bahistir.

Altıncı Nükte

İ’lem: Geçmiş Nükteden de anlaşılacağı gibi, Kur’ân, âsâra baktığı zaman,

- o eserlerin hangi cihetlerden Allah Tealânın fiillerine delâlet ettiği,

- fiillerin hangi cihetlerden Esmâ-i İlâhiyeyi gösterdiği,

- o fiillerin ne suretle Esmâya döküldüğü veya Esmâdan akıp geldiği

- ve İlâhî sıfatların şuâları olan Esmânın eşyayı nasıl ihâta ettiği

noktalarından bakar.

Elhasıl: Kur’ân, mevcudatın, Fâtırına müteveccih yüzlerine bakar. Felsefe ise, mevcudatın kendilerine ve sebeblerine müteveccih yüzlerine, felsefe veya san’at itibarıyla cüz’î faydalarına bakar. Ne cahildir o adam ki, felsefe fünununa aldanıp da onu Kur’ân’ın bahislerine mehenk yapar! Söyleyen kimse ne güzel söylemiş: “Cünun fünun demek olduğu gibi, fünun da cünun demektir.” Yani, cinnetin adı fen olmuş; fen de zaten cinnet demektir.

Beşinci Katre

İ’lem: Habbe Risalesinde de geçtiği gibi, Kur’ân’ın i’caz lem’alarından biri de, beyan ve maânî ilimlerinin şehadetiyle, onun parlak bir selâseti, üstün bir selâmeti, sağlam bir tesanüdü, güçlü bir tenasübü, cümleler ve heyetler arasındaki teâvünü, âyetler ve maksatlar arasındaki tecâvübü kendisinde toplamasıdır.

Bundan başka, Kur’ân, yirmi senede, ihtiyaç durumuna göre birbirinden farklı ve ayrı şekilde, âyet âyet nâzil olmakla birlikte, öylesine âhenk içindedir ki, sanki hepsi bir defada inmiş gibidir.

Hem nüzul sebebleri farklı ve birbirine mübayin olmakla birlikte, öyle mükemmel bir tesanüdü vardır ki, sanki tek bir nüzul sebebine bağlı olarak inmiş gibidir.

Hem mütefavit ve mükerrer suallere cevap olarak gelmekle birlikte, son derece imtizaç ve ittihad halindedir ve sanki tek bir suale cevap gibidir.

Hem ahkâmı birbirine mugayir olan müteaddit hadiseleri açıklamak üzere geldiği halde, öylesine mükemmel bir intizam ile gelmiştir ki, sanki tek bir hadiseyi açıklar gibidir.

Hem tenezzülât-ı İlâhiye ile muhatapların anlayışına, bilhassa kendisine Kur’ân indirilen zâtın—muhtelif ve mütenevvi hallerde iken vahiy aldığı halde—anlayışına münasip üslûplarda inmesine rağmen, âyetleri öyle temasül ve selâsettedir ki, sanki tek bir halde inmiş gibidir.

Hem müteaddit ve birbirinden çok uzak muhatap tabakalarına hitap ederek onlarla konuştuğu halde, sanki tek bir muhatabı varmışçasına, beyanında öyle bir suhûlet, nizamında öyle bir cezalet, anlatışında öyle bir vuzuh vardır ki, herbir muhatap, Kur’ân’ın birinci derecede kendisine hitap ettiğini zanneder.

Hem birbirinden çok farklı ve tedrice muhtaç gayelere hidayet edip ulaştırmak üzere indiği halde, sanki hepsi tek bir maksat imişçesine, öyle mükemmel bir istikamet, muvazene ve nizamı vardır ki, selim bir gözü bulunan basiret sahibi şunu hiç şüphesiz müşahede eder: Kur’ân’da öyle bir göz vardır ki, bütün kâinatı, içiyle ve dışıyla apaçık okunan bir sayfa gibi görür, onu dilediği gibi çevirir ve mânâlarını dilediği şekilde anlatır.

Altıncı Katre

Katre Risalesinde geçtiği gibi, Kur’ân’ın sair kelâmlarla mukayese edilemeyeceğine dairdir.

İ’lem: Kelâmın mertebesindeki yüksekliğin, kuvvetin ve hüsün ve cemâlin dört kaynağı vardır: mütekellim, muhatap, maksat ve makam. Yoksa, ediplerin yanlış olarak ileri sürdükleri gibi sadece makam değildir.

Sen kimin söylediğine, kime söylediğine, niçin söylediğine ve hangi makamda söylediğine bak. Zira kelâm emir veya nehiy cinsinden ise, kuvvet ve ulviyeti mütekellimin derecesine uygun şekilde ziyadeleşen bir irade ve kudreti tazammun eder.

Evet, kimsenin kulak asmadığı bir temennî ve kuruntudan gelen fuzulî ve suretâ bir emir nerede, kudret ve iradeyi tazammun eden hakikî ve nâfiz bir emir nerede?
Şimdi bir bak:

يَا أَرْضُ ابْلَعِي مَاءَكِ وَيَا سَمَاءُ أَقْلِعِي [4]
فَقَالَ لَهَا وَلِلْأَرْضِ اِئْتِيَا طَوْعًا أَوْ كَرْهًا قَالَتَا أَتَيْنَا طَائِعِينَ [5]

Bu emirler nerede, hummâya tutulmuş birisinin hezeyan suretinde söylediği sözlere benzer şekilde, beşerin câmidata “Ey yeryüzü, sakin ol; ey gök, yarıl; ey kıyamet, kop!” diye hitap edişi nerede?

Keza, emrine itaat edilen bir kumandanın büyük bir mutî orduyu Allah’ın düşmanları üzerine salan “Arş!” emri nerede? Söz olarak bunun aynı olmakla beraber ciddîye alınmayan ve sözü dinlenmeyen ehemmiyetsiz birinden sadır olan emir nerede?

إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ [6]

Nerede bu emir, nerede beşer kelâmı?

Keza, nerede hakikî bir mâlikin ve emri tesirli, hükmü nâfiz olan bir âmirin tasviri? Veya bir san’atkârın san’atını icra ederken, bir mün’imin ihsanda bulunurken, o san’at ve ihsan ânındaki fiillerini tasvir ederek “Şöyle şöyle yaptım, şunu şunu yaptırdım” deyişi? İstersen bak şu âyetlere:

أَفَلَمْ يَنْظُرُوا إِلَى السَّمَاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا وَمَا لَهَا مِنْ فُرُوجٍ * وَالأَرْضَ مَدَدْنَاهَا وَأَلْقَيْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ وَأَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ * تَبْصِرَةً وَذِكْرَى لِكُلِّ عَبْدٍ مُنِيبٍ * وَنَزَّلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً مُبَارَكًا فَأَنْبَتْنَا بِهِ جَنَّاتٍ وَحَبَّ الْحَصِيدِ * وَالنَّخْلَ بَاسِقَاتٍ لَهَا طَلْعٌ نَضِيدٌ * رِزْقًا لِلْعِبَادِ وَأَحْيَيْنَا بِهِ بَلْدَةً مَيْتًا كَذَلِكَ الْخُرُوجُ [7]

Sonra bak, nerede bu fiillere hiç teması olmayan birinin bu hususlardaki fuzuliyane tasvirleri?

Evet, nerede yıldızların kendisi, nerede onların camlarda görünüp de var mı, yok mu oldukları bile belli olmayan gelip geçici timsalcikleri?

Evet, nerede Güneş ve Ay Hâlıkının kelâmındaki kelimelerin hidayet nurları ilham eden melekleri? Nerede hevesat düğümlerinin üfürükçüsü beşer tezviratının eşek arıları?

Evet, nerede hidayet cevherlerinin sadefi, hakaik-i imâniyenin menbaı ve esasat-ı İslâmiyenin madeni olan ve Rahmân’ın Arşından hitab-ı Ezelînin ve ilim, kudret ve iradenin elfazıyla saçılan Kur’ân’ın lâfızları? Nerede beşer hevâ ve hevesinin asılsız lâfları?

Evet, nerede o Kur’ân ki,

- bir ağaç gibi dal budak salmış, yaprak vermiş, çiçek açmış ve maneviyatıyla, şeâiriyle, kemâlâtıyla, evliya ve asfiyasıyla şu İslâm âlemini meyve vermiştir—öyle ki, o tuba ağacının çekirdeklerinden nicesi meyveli ağaçlar hükmünde hayat düsturlarına inkılâb ederek, hakkında

قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الإِنْسُ وَالْجِنُّ عَلَى أَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هَذَا الْقُرْآنِ لاَ يَأْتُونَ بِمِثْلِهِ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيرًا[8]

dedirtmiş ve,

- nazmındaki cezaletle, mânâsındaki belâgatle, üslûbundaki bedaatle, beyanındaki beraatle, lâfzındaki fesahatle, pek çok makbul vücuhu birden kapsayan lâfzındaki câmiiyetle,

- müçtehidler için kaynak, ârifler için ezvak, vuslata erişenler için meşreb, kâmiller için meslek, muhakkikler için mezhep mânâsındaki yolları ve hakikati tazammun eden şu şeriat deryasına câmi’ bir şekilde güzelce yol gösterişiyle,

- her asırdaki gençliğiyle ve her asırda her tabakaya lâyık ve muvafık tazeliğiyle herkesi susturmuş,

- en belâgatli hatipleri ve en seçkin âlimleri ilzam etmiş, hattâ bir sûresinin benzerini getirmek hususunda bütün beşeri âciz bırakmıştır.

Evet, Kur’ân nerede, beşer kelâmı nerede? Serâ nerede, Sürreyya nerede?

اَلْلّهُمَّ بِحَّقِّ الْقُرْآنِ وَبِحَّقِّ مَنْ أُنْزِلَ عَلَيْهِ الْقُرْآنُ نَوِّرْ قُلُوْبَنا بِنُوْرِ الْقُرْآنِ وَاجْعَلْ الْقُرْآنَ شِفاءً لَنا مِنْ كُلِّ دَاءٍ، وَمُوْنِساً لَنا فِيْ حَياتِنا وَبَعْدَ مَماتِنا، وَاجْعَلْهُ لَنا فِيْ الدُّنْيا قَرِيْناً وَفِيْ الْقَبْرِ مُوْنِساً وَ فِيْ الْقِيامَةِ شَفِيْعاً وَعَلٰى الصِّراطِ نُوْراً وَمِنَ النَّارِ سِتْراً وَحِجاباً، وَ إِلَى الْجَنَّةِ رَفِيْقاً وَ إِلَى الْخَيْراتِ دَلِيْلاً وَإِماماً بِفَضْلِكَ وَحَمْدِكَ وَكَرَمِكَ وَإِحْسانِكَ وَرَحْمَتِكَ يا أَكْرِمَ الْأَكْرَمِيْنَ وَيا أَرْحَمَ الرَّاحِمِيْنَ.
وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ أَنْزَلْتَ عَلَيْهِ الْقُرْآنَ وَأَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعالَمِينَ وَعَلٰى آلِهِ وَصَحْبِهِ صَلاةً تُرْضيْكَ وَتُرْضيهِ وَتَرْضَى بِها يا رَبَّ الْعالَمِيْنَ. .
فَيا مُنْزِلَ الْقُرْآنَ بِحَقِّ الْقُرْآنِ اجْعَلْ هَذا الْكِتابَ نائِباً عَنّي ناطِقاً بِهَذا الدُّعاءِ بَدَلاً عَنِّي، إِذا أَسْكَتَ الْمَوْتُ لِسانِي آمِيْنَ. أَلْفَ آمِيْنَ. .

Allahım! Kur’ân’ın ve kendisine Kur’ân indirilen zâtın hakkı için kalblerimizi Kur’ân’ın nuruyla nurlandır. Kur’ân’ı bütün dertlerimize şifa yap. Hayatımızda da, ölümden sonra da Kur’ân’ı bize ünsiyetli kıl. Onu bizim için dünyada yakın bir dost, kabirde mûnis bir arkadaş, kıyamette şefaatçi, Sıratta nur, ateşe karşı siper ve perde, Cennete yol arkadaşı, hayırlara delil ve imam yap—fazlınla, hamdin ile, kereminle, ihsanınla ve rahmetinle, ey kerem sahiplerinin en keremlisi ve merhametlilerin en merhametlisi!

Kendisine Kur’ân indirip âlemlere rahmet olarak gönderdiğin zâta, âl ve ashabına da, razı olacağın, onu hoşnut edecek ve Seni de hoşnut edecek bir salât ile salât ve selâm et, ey Âlemlerin Rabbi!Ey Kur’ân’ı indiren Zât-ı Zülcelâl! Kur’ân’ın hakkı için, ölüm benim lisanımı susturduğunda, bu kitabı, şu duâ ile benim yerime konuşan bir vekil eyle. Âmin. Bin kere âmin.

[TERCÜME: ÜMİT ŞİMŞEK]

[1] “Kur’ân okunduğunda susun ve dinleyin ki rahmete erişesiniz.” (A’râf Sûresi, 7:204.)
[2] Söz konusu bahis, On İkinci Sözdedir.
[3] “Kime hikmet verilmişse, ona gerçekten pek büyük bir hayır verilmiştir.” (Bakara Sûresi, 2:269.)
[4] “Ey yer, suyunu yut; ey gök, suyunu tut.” (Hud Sûresi, 11:44.)
[5] “Hem göğe, hem de yeryüzüne ‘İsteseniz de, istemeseniz de gelin’ buyurdu. İkisi de ‘İsteyerek geldik’ dedi.” (Fussılet Sûresi, 41:11.)
[6] “Birşeyin olmasını dilediğinde Onun işi ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” (Yâsin Sûresi, 36:82.)
[7] “Üstlerindeki göğe bakmadılar mı, onu nasıl bina edip süslemişiz ki, hiçbir gediği yoktur. Yeryüzünü de döşedik, onda sağlam dağlar diktik, her güzel çiftten bitkiler yeşerttik: Hakka yönelecek herbir kulun gönül gözünü açsın ve ibret olsun diye. Gökten de bereketli bir suyu peyderpey indirdik; onunla bağlar ve biçilecek taneli ekinler bitirdik. Salkımları üst üste binmiş yüksek hurma ağaçları bitirdik. Tâ ki kullara rızık olsun. Biz o suyla ölü bir beldeye can verdik. Kabirlerden çıkışınız da işte böyledir.” (Kaf Sûresi, 50:6-11.)
[8] “De ki: Bu Kur’ân’ın benzerini getirmek için bütün insanlar ve cinler toplanıp da birbirine yardımcı olsalar, yine de onun benzerini getiremezler.” (İsrâ Sûresi, 17:88.)

Pazartesi, Aralık 29, 2008

Mesnevî-i Nuriye: 13

Peygamberi (s.a.v.) bize tanıtan marifet deryasından
REŞHALAR: 8


Dördüncü Katre
Kur’ân’ın mükevvenata dair bazı felsefî meseleleri ihmali, bir kısmını iphamı, bir kısmını da icmâli ile ortaya çıkan i’caz lem’asının beyanına dairdir. Bu Lem’anın da altı Nüktesi vardır.

Birinci Nükte


Sual: “Niçin Kur’ân kâinattan fenn-i hikmet ve felsefenin bahsettiği gibi bahsetmiyor?”


Cevap: Felsefe hakikat yolundan sapmıştır; mevcudatı mânâ-yı ismî ile kendi nefisleri için çalıştırır. Kur’ân ise hak ile indirilmiş ve hak ile inmiştir ve hakikate gider; onun için mevcudatı mânâ-yı harfî ile, kendi nefisleri için değil, Hâlık namına çalıştırır.

Sual: Niçin Kur’ân yer ve ecrâm-ı ulviyenin mahiyetleri, şekil ve hareketleri gibi meseleleri fennin yaptığı gibi açıklamamış da müphem ve mücmel bırakmıştır?

Cevap: Şu sebeblerden dolayı ipham daha mühim ve icmal daha güzeldir:

Birincisi: Kur’ân kâinattan dolayısıyla, yani istitradî olarak, onu Allah’ın zâtına ve sıfatlarına delil olarak göstermek için bahseder. Delilin şartı ise açık olmak, neticeden daha zâhir olmaktır. Burada netice Allah’ın zat, sıfât ve esmâsının marifeti olduğuna göre, eğer Kur’ân, fen ehlinin arzu ettiği gibi “Ey insanlar, şu Güneşin sükûnuna ve arzın hareketine bakın da Hâlıkın azamet-i kudretini anlayın” demiş olsaydı, delil neticeden daha gizli ve anlaşılmaz hale gelir, ekser zamanlardaki ekser insanların anlayışından uzak düşerdi. Halbuki irşad ve hidayetin nazarında ekseriyet-i mutlakanın hakkı daha mühimdir. Onların anlayışını dikkate almak, felsefeye derinlemesine dalan bir azınlığın istifadesine mâni olmaz; fakat böyle bir azınlığı birinci derecede dikkate almakta, ekser zamanlardaki çoğunluk için mahrumiyet vardır.

İkincisi: Umumun nazarına uygun hareket etmek, âmmenin hissine riayet etmek ve cumhurun düşüncesine yabancı düşmemek, irşadın belâgatine yaraşan şeydir—tâ ki halkın nazarı beyhude ürkmesin, fikirleri boşu boşuna karışmasın, hisleri maslahatsız korkup kaçmasın. Demek, halkın nezdinde en beliğ bir hitap ve irşad, onları zorlamayacak şekilde zâhir, basit ve kolay, usandırmayacak şekilde özlü ve içinde onlar için lüzumsuz tafsilât bulundurmayacak şekilde mücmel olanıdır.

Üçüncüsü: Kur’ân mevcudatın hallerinden kendileri için değil, onları icad eden Zât için bahseder. Onun için, Kur’ân’ın nazarında mühim olan, onların Mûcidine bakan durumlarıdır. Fenn-i hikmet ise, mevcudattan, kendileri için bahseder; onun nazarında mühim olan da, onların kendi nefislerine bakan durumlarıdır. Aralarında ne kadar büyük fark var—serâ ile Süreyya gibi!

Keza, vahiy bütün insanlara birden hitap eder ve, takliden değil, tahkikle anlasınlar diye, ekseriyetin anlayışına riayet eder. Fakat fen asıl muhatap olarak ehl-i fenni alır; umumun hissesine de taklit düşer. Fennin—doğru olmak şartıyla—tafsil ettiği şeyden, Kur’ân elbette icmâlen söz edecek veya, umumun menfaati nisbetinde, onu müphem veya mücmel bırakacaktır.

Dördüncüsü: Kur’ân bütün beşer tabakalarının mürşidi olduğu için, irşadın belâgati gerektirir ki, ekseriyetin zâhir nazarlarına bedihî olarak görünen meselelerde, yanıltacak ve iddialaşmaya sevk edecek şeyleri zikretmesin, onların zâhirî nazarlarında bedihî olan hususları lüzumsuz yere değiştirmesin ve onlara asıl vazifelerinde lâzım olmayan şeyleri ya ihmal veya icmal etsin.

Meselâ, Kur’ân Güneşten Güneş için bahsetmediği gibi, onun mahiyetinden de söz etmez. O ancak Güneşi kimin aydınlatarak bir lâmba yaptığından bahseder. Ve o Güneşin intizam-ı san’ata bir zemberek, nizam-ı hilkate merkez ve, mevsimlerin değişmesi esnasında Nakkaş-ı Ezelînin gece ve gündüz ipleriyle dokuduğu, göğün ve yerin yüzüne serilmiş mensucattaki insicam-ı san’ata bir mekik olarak gördüğü vazifesinden söz eder. Dokumadaki nizamı ve dokunan şeylerdeki intizamı göstermek suretiyle, Kur’ân bize bu mensucatın Fâtır-ı Hakîminin ve Sâni-i Kerîminin kemâlâtını tanıtır. Güneşin hareketi ise, ister zâhirî olsun, ister hakikî olsun, müsavidir; Kur’ân’ın maksadına tesir etmez. Zira asıl maksat, Güneşin görünürdeki hareketi zımnında, bize o hikmetli nizamın dokunmasını göstermektir. O dokuma ise bütün haşmetiyle görünmektedir ki, fennin iddia ettiği gibi Güneşin hareketsiz olması buna bir zarar vermez.

İkinci Nükte

Kur’ân diyor ki:

وَجَعَلَ الشَّمْسَ سِرَاجًا [1] وَالشَّمْسُ تَجْرِي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا َ [2]

Sual: Niçin Kur’ân Güneşe “lâmba” diyor? Halbuki fennin nazarında o arza tâbi olmayacak kadar büyüktür; hattâ seyyarelerle beraber yeryüzünün de merkezi odur.

Cevap: “Lâmba” tabirinde, saray suretinde bir âlem tasviri vardır. Âlemde var olan şeyler ise, o sarayın levazımatı ve tezyinatıdır ve sarayın sakinleri ile misafirleri için hazırlanmış yemeklerdir. Lâmba tabiri, bütün bunların misafirler ve hizmetçiler için Kerîm ve Rahîm bir el tarafından hazırlanmış olduğunu ihsas eder. Güneş ise bu sarayda musahhar bir memurdan ve nurlu bir lâmbadan başka birşey değildir.

Elhasıl, “lâmba” tabirinde hem Hâlıkın azamet-i rubûbiyeti içindeki rahmetini ihtar vardır; hem geniş rahmeti içindeki ihsanını ifham vardır; hem haşmet-i saltanatı içindeki keremini ihsas vardır; hem de müşriklerin mabud telâkki ettikleri şeylerin en büyüğünü emir altında bir lâmba olarak göstermek suretiyle bir vahdâniyet ilânı vardır. Cansız bir musahhar lâmba nerede, ibadete liyakat nerede?

“Güneş cereyan eder” ifadesindeki “cereyan” tabirinde ise, kış ve yazın deveranı, gece ve gündüzün değişmesi hengâmındaki acib ve muntazam tasarrufat ihtar edilir. Ve bu ihtar ile Sâniin rubûbiyetindeki infiradı ve o infirad içindeki azamet-i kudreti anlatılmış olur. Böylece, Güneş ve Ay noktalarından hareketle, Kur’ân, zihinleri gece ve gündüz, yaz ve kış sayfalarına ve oradan da, onların içinde yazılan hadisat satırlarına yöneltir. “Cereyan” tabiri bütün bu mânâlara bir ünvandır; ünvanın zâhir mânâsı buna yeter, hakikî mânâsının buradaki maksat ile bir ilgisi yoktur.

Şimdi Kur’ân’ın kelimelerine bak ki, kolay, basit ve bilinen kelimeler olmakla beraber, o kadar hoş mânâların hazinelerine nasıl anahtar oluyor da kapılar açıyor!

Sonra da felsefe hikmetinin tantanalı sözlerine bak: O kadar şâşaasıyla beraber, ne bir ilmî kemal veriyor, ne bir ruhanî zevk; ne insana bir gaye gösteriyor, ne de dinî bir fayda sağlıyor. Sadece müthiş bir hayret ve muvahhiş bir dehşet veriyor ve seni apaydınlık tevhid semâsından karanlık kesret vadilerine düşürüyor. İşte, Güneş hakkında felsefecilerin neler söylediğine bir bak:

“Güneş, arzımızdan bir milyon üç yüz bin defadan ziyade büyük, ateşten bir sıvı kütledir. Yörüngesinde kendi etrafında döner. Ondan çıkan kıvılcımlardan arzımız ve diğer seyyareler vücud bulmuştur. Çeşitli büyüklüklerdeki bu muazzam cisimlerden kimi Güneşe yakın, kimi ondan uzaktadır; bunlar uzay boşluğunda, bir umumî cazibe kuvvetiyle Güneş etrafında dönerler. Bir kuyruklu yıldız geçişi gibi bir semâvî hadise sebebiyle onlardan biri tesadüfen yörüngesinden çıkacak olsa, Güneş Sisteminde ve dünyada karışıklık çıkar; gökler ve yer o dehşetten hissesini alır.”

Şimdi kendine bak, acaba bu mesele sana ne fayda verdi? Feyâ sübhanallah! Hakikatin şeklini dalâlet nasıl değiştiriyor. İşte o hakikat şudur:

“Güneş, seyyareleriyle beraber, Fâtır-ı Hakîminin emri ve Hâlık-ı Kadîrinin kuvvetiyle yaratılmış ve teshir edilmiş bir muvazzaf masnû’dan ibarettir. Ve, o kadar büyüklüğüyle beraber, üzerinde tecellî eden Nur isminin şuâsıyla semâ denizinin yüzünde ışıldayan parlak bir katreden başka birşey değildir.”

Eğer felsefeciler meselelerine Kur’ân’dan bir nur katıp da “Bu cansız ve dehşetli cisimlere Allah nihayet intizam ve hikmet içinde ve emrine tam bir itaatle vazifeler gördürüyor” demiş olsalardı, o zaman bilgilerinde bir mânâ olurdu. Yoksa, bütün bunları kendilerine ve sebeblere isnad ettikleri için, Kur’ân’ın tasvir ettiği şu kimsenin durumuna düşerler:

وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللهِ فَكَأَنَّمَا خَرَّ مِنَ السَّمَاءِ فَتَخْطَفُهُ الطَّيْرُ أَوْ تَهْوِي بِهِ الرِّيحُ فِي مَكَانٍ سَحِيقٍ [3]

Bu meseleye diğerlerini sen kıyas et.

[TERCÜME:ÜMİT ŞİMŞEK]

[1] “Güneşi bir lâmba yaptı.” (Nuh Sûresi, 71:16.)
[2] “Güneş de kendisi için belirlenmiş bir kanunla yörüngesinde akar.” (Yâsin Sûresi, 36:38.)
[3] “Allah’a ortak koşan kimse sanki gökten düşmüş de kuşlar onu kapıp parçalamış, yahut rüzgâr onu ıssız bir yere savurmuştur.” (Hacc Sûresi, 22:31.)

Pazar, Aralık 21, 2008

Mesnevî-i Nuriye: 12


Peygamberi (s.a.v.) bize tanıtan marifet deryasından
REŞHALAR: 7


On Dördüncü Reşha
Mucize-i Kübrâ olan Kur’ân deryasından katreler

Birinci Katre

İ’lem: Nübüvvet-i Ahmediyenin delilleri had ve hesaba gelmez. Büyük muhakkikler, bu delilleri açıklayan eserler vücuda getirmişlerdir. Ben de, aczim ve kusurumla beraber, Türkçe Şuaat adlı risalede bu güneşin bir kısım şuâlarını ele almış bulunuyorum. Keza, Lemeat’ta onun Kur’ân denen mucize-i kübrâsının i’caz vecihlerini icmâlen beyan ettim ve kasır fehmimle i’caz-ı Kur’ân’ın kırk kadar vechine işarette bulundum. Arapça İşârâtü’l-İ’câz adlı tefsirimde ise, bu vecihlerden, nazmın fâik belâgatine dair tek bir vechini kırk sayfada beyan ettim. Dilersen o üç kitaba müracaat edebilirsin.

İkinci Katre

İ’lem: Geçmiş derslerden de anladığın gibi, bu semâvat ile ecrâm-ı ulviyenin ve bu arz ile yerdeki mevcudatın Hâlıkından gelen ve bize Âlemlerin Rabbi olan Rabbimizi tanıtan Kur’ân’ın pek çok makam ve vazifesi vardır.

Eğer “Kur’ân nedir?” diyecek olursan, deriz ki:

O, şu kâinatın tercüme-i ezeliyesi ve tekvinî âyetleri okuyan dillerinin tercüman-ı ebedîsi ve âlem kitabının müfessiridir.

Hem semâvat ve arz sayfalarında saklı esmâ-i İlâhiye hazinelerinin gizliliklerinin keşşâfıdır.

Hem hadisat satırlarının altında gizlenmiş şuûnât-ı İlâhiye hakikatlerinin anahtarıdır.

Hem şehadet âleminde gaybın lisanıdır.

Hem hitabat-ı ezeliye-i Sübhaniye ve iltifatat-ı ebediye-i Rahmâniyenin hazinesidir.

Hem şu İslâmiyet âlem-i manevîsinin temeli, hendesesi ve güneşidir.

Hem uhrevî âlemin haritasıdır.

Hem zat ve sıfât ve esmâ ve şuûn-u İlâhiyenin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı, burhan-ı kàtıı ve tercüman-ı sâtııdır.

Hem insanlık âleminin mürebbîsidir.

Hem insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyetin suyu ve ışığıdır.

Hem nev-i beşer için hakikî hikmet ve beşerin yaratılış gayesine sevk edici mürşiddir.

Hem insanlık için şeriat kitabı olduğu gibi, aynı zamanda hikmet kitabıdır.

Hem duâ ve ubudiyet kitabı olduğu gibi, aynı zamanda emir ve davet kitabıdır.

Hem zikir kitabı olduğu gibi, aynı zamanda fikir kitabıdır.

Hem insanın bütün manevî hâcetlerine merci olacak pek çok kitapları muhtevî tek bir kitap iken, aynı zamanda, kitap ve risalelerle dolu bir mukaddes kütüphane gibidir. Öyle ki, muhtelif meşrep sahiplerinden herbiri için o meşrebin zevkine uygun ve onu tenvir edecek, meslekleri birbirinden ayrı evliya, sıddıklar, ârifler ve muhakkik âlimlerden herbiri için de o mesleğin tarzına uygun ve onu tasvir edecek bir risale ibraz eden bir külliyat hükmüne geçmiştir.

Üçüncü Katre

Kur’ân’ın tekrarlarındaki i’caz lem’asının beyanına dairdir. Bu lem’ada Altı Nokta vardır.

Birinci Nokta

İ’lem: Kur’ân hem zikir kitabı, hem duâ kitabı, hem de davet kitabı olduğu için, onun tekrarı daha güzel ve belâgatli, hattâ elzem olur. Çünkü zikir tekrarlanır, duâ yinelenir, davet tekid edilir. Zira zikrin tekrarlanması tenvir eder; duâya tekrar tekrar dönülmesi takrir mânâsına gelir; davetin tekrarı ise tekid demektir.

İkinci Nokta

İ’lem: Kur’ân, en zekîsinden en gabîsine, en müttakîsinden en şakîsine, dünyayı terk edip var gücüyle âhirete çalışan tevfik ehlinden tut, tâ âhireti ihmal edip dünyaya dalmış biçarelere kadar bütün beşer tabakalarına bir hitap ve bir devadır. Fakat herkese her zaman deva ve şifa olan Kur’ân’ın tamamını birden herkes her zaman okuyamaz. Onun içindir ki, Hakîm-i Rahîm, Kur’ân’ın ekser maksatlarını ekser sûrelerde, bilhassa uzun sûrelerde derc etmiş; böylece her sûre bir küçük Kur’ân hükmüne geçmiştir. O Hakîm-i Rahîm, işte bu suretle herkesin işini kolaylaştırıyor ve kullarına teşvikkârâne sesleniyor:

وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ [1]

Üçüncü Nokta

İ’lem: Nasıl cismanî ihtiyaçların tekerrür zamanları farklıdır: Bazısına hava gibi her an ihtiyaç duyulur. Bir kısmı su gibidir; hararet basınca ihtiyaç duyulur. Bir sınıfı gıda gibidir; hergün ihtiyaç duyulur. Bazı nev’i ışık gibidir; haftada bir ihtiyaç hasıl olur. Başka bir türüne ayda bir, devâ gibi daha başka türüne de ekseriyâ senede bir ihtiyaç duyulur. Diğerlerini buna göre kıyas et.

Aynen öyle de, insanın manevî ihtiyaçları da farklı zamanlarda tekerrür eder. Bir kısmına insan her an muhtaçtır: Hüve ve Allah gibi. Bir kısmına her vakit ihtiyaç olur: Bismillâh gibi. Bir kısmına her saat ihtiyaç duyulur: Lâ ilâhe illâllah gibi. Ve hâkezâ, kıyas et.

Âyetlerin ve Kur’ân’daki kelimelerin tekrarı ise, ihtiyacın tekerrürüne delâlet ve ihtiyacın şiddetine işaret eder. Hem ihtiyaç damarını tenbih eder ve uyandırır, ihtiyaç duymaya teşvik eder, öyle manevî gıdalara olan ihtiyaç için iştahı harekete geçirir.

Dördüncü Nokta

İ’lem: Kur’ân, bu metin ve muazzam dinin ve esaslarının ve şu İslâm âleminin dayandığı temellerin kurucusudur. Ve beşerin içtimaî hayatında bir inkılâb yapar, onu tebdil ve tahvil eder. Hiç şüphe yok ki, böyle bir müessise, tesbit ve tekid için tekrar gerekir, takrir ve teyid için pek çok kereler üzerinde durmak icab eder.

Keza, Kur’ân’da, muhtelif beşer tabakalarının hal ve kal dilleriyle tekrar tekrar sordukları sorulara da cevap vardır.

Beşinci Nokta

İ’lem: Kur’ân pek büyük meselelerden bahisle kalbleri imana davet eder, pek ince hakikatlerden bahisle akılları marifete çağırır. Elbette bütün bunların kalblerde yerleşmesi ve umumî efkârda tesbiti için, muhtelif suretlerde ve çeşitli üslûplarda tekrar lâzımdır.

Altıncı Nokta

İ’lem: Herbir âyetin zâhiri, bâtını, haddi ve muttalaı vardır. Ve herbir kıssanın dahi pek çok vücuhu, ahkâmı, fayda ve maksatları bulunur. Aynı şeyden veya aynı kıssadan söz eden âyetler, bir yerde bir vechi için, diğer yerde başka bir vechi için ondan bahseder, bir sûrede bir maksat, daha başkasında diğer bir maksat için aynı şeyi zikreder. Onun için, Kur’ân’da hakikî olarak değil, sadece sureten tekrar vardır.

[TERCÜME:ÜMİT ŞİMŞEK]

[1] “And olsun, Biz Kur’ân’ı anlayıp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı ibret alacak olan?” (Kamer Sûresi, 54:17, 22, 32, 40.)

Cuma, Aralık 12, 2008

Mesnevî-i Nuriye: 11



Peygamberi (s.a.v.) bize tanıtan marifet deryasından
REŞHALAR: 6


İ'LEM: Nübüvvet-i Ahmediyenin (a.s.m.) delilleri had ve hesaba gelmez. Onlardan bir kısmını On Dokuzuncu Sözde ve On Dokuzuncu Mektupta bini bulan mucizelerinin şehadetiyle ve i’caz vecihleri kırka ulaşan Kur’ân’ın risalet-i Muhammediyeye (a.s.m.) şehadetiyle beraber zikretmiş bulunuyoruz ki, bunun tafsilâtı Yirmi Beşinci Sözde geçmiştir. Keza, şu kâinat da, âyetleriyle onun nübüvvetine şehadet eder. Zira her tarafa yayılmış şu masnûâtta Zât-ı Ehadiyetin vahdaniyetine şehadet eden hadsiz âyetler bulunduğu gibi, onlarda zât-ı Ahmediyenin (a.s.m.) risaletine şehadet eden sayısız beyyineler de vardır.

Onlardan biri, kemâl-i hüsn-ü san’attır. Evet, şu masnûâttaki kemâl-i hüsn-ü san’at, risalet-i Ahmediyeye delâlet eder. Zira şu ziynetli masnûâtın güzelliği, bilmüşahede, bir san’at ve ziynet güzelliğini gösteriyor.

Hüsn-ü san’at ve ziynet-i suret dahi, bilbedahe delâlet eder ki, onun Sâniinde irade-i tahsin ve gayet kuvvetli bir taleb-i tezyin vardır.

Ve şu irade-i tahsin ve taleb-i tezyin ise, bilbedahe, onların Sâniinde, san’atına ulvî bir muhabbetin ve kemâlât-ı san’atını izhar için kudsî bir rağbetin var olduğuna delâlet eder.

Bu muhabbet ve rağbet de, kat’iyetle, masnûâtın en mükemmeli ve en bedîi, mahlûkatın en cemili ve câmiiyetlisi olan insana delâlet eder. Zira bu muhabbet ve rağbetin en câmi’ mazharı ve en mümtaz medarı odur ve bunların her ikisi de onda temerküz etmiştir.

Gerçekten, insan, yaratılışı itibarıyla masnûâtın en câmii ve en bedîi, hilkat ağacının şuurlu bir meyvesidir; yani, onun kâinat içindeki durumu, şuur sahibi bir meyveye benzer. Meyveye olan benzerliği sebebiyle, kâinatın cüzleri içinde en câmi’ ve en uzak olan cüzdür. En câmi’, en uzak ve şuurlu oluşu sebebiyle, nazarı âmm ve şuuru küllîdir. Nazarı âmm olduğu için hilkat ağacının tamamını görür; şuuru küllî olduğu için de Sâniinin maksatlarını bilir. Nitekim o, Sâniin has muhatabıdır.

Nazarın umumiyeti ve şuurun külliyeti hitabın hususîliğine sebeb olduğuna göre,

- âmm nazarının tamamını ve küllî şuurunun umumunu Sâniinin ibadetine, Onun muhabbetini celb etmeye ve Onu sevmeye sarf eden,

- ve tamam-ı şuurunu ve nazar-ı dikkatini Sâniinin san’atındaki güzellikleri bulup takdir ve teşhir etmeye tevcih eden,

- ve bütün nazar ve şuurunu ve topyekûn kuvvet ve himmetini, in’âmlarına karşı şükür isteyen o Sâniin nimetlerine şükür için ve bütün insanları ubudiyet, istihsan ve şükre davet için istimal eden

o ferd-i ferîd, bilbedahe, Onun en yakın, en ziyade seven ve sevilen muhatabı olacaktır.

Şimdi, ey insanlar, o ferd-i ferîdin Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm olmaması sizce mümkün müdür? Ve sizin tarihiniz, o makama Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdan daha lâyık bir başka ferd gösterebiliyor mu?

Ey gözüne perde inmemiş, basireti körelmemiş olan kişi! Şu kâinattaki insan âlemine bak; orada birbirine karşı iki daire, birbirine bakan iki levha göreceksin.

O dairelerden biri, ihtişam ve intizamın zirvesinde gayet muhteşem ve muntazam bir Rubûbiyet dairesidir. Levhalardan biri ise, nihayet derecede itkan ve ittizan içinde, gayet derecede musanna’ ve murassa’ bir san’at levhasıdır.

Diğer daire, nihayet derecede inkıyad ve istikamette, nurlu ve parlak bir ubudiyet dairesidir. Öteki levha ise gayet geniş bir tefekkür ve istihsan levhası, gayet câmi’ bir teşekkür ve iman sayfasıdır.

Bu iki daireyi ve iki levhayı gördüğünde, daireler ve levhalar arasındaki münasebete bak, tâ ki apaçık bir şekilde şu durumu müşahede edesin:

Ubudiyet dairesi, bütün cihetleriyle, birinci daire adına hareket eder, bütün kuvvetiyle onun hesabına çalışır. Hattâ pek az bir dikkatle görebilirsin ki, tefekkür, teşekkür, istihsan ve iman levhası, bütün mânâ ve işaretleriyle, san’at ve nimet levhasına bakmaktadır.

Gözün bu hakikate şahid olduktan sonra, aklın, ubudiyet dairesinin reisiyle Rubûbiyet dairesinin sahibi arasındaki azamî münasebeti inkâr edebilir mi? Ve kalbin şöyle birşeye inanır mı ki, san’atını takdir ve teşhir etmek suretiyle Sâniin maksatlarına ihlâs ile hizmet eden bu reisin Sâni’ ile pek büyük bir münasebeti ve Ona pek kuvvetli bir intisabı olmasın, Onunla konuşmasın, Onun tarafından kendisine bir elçilik vazifesi tevdi olunmasın? Evet, hiç şüphesiz malûmdur ki, o, Mülk Sahibinin mahbubu ve Onun katında makbulüdür; hattâ, mahlûkat içinde Ona en sevgili ve en yakın olandır.

Ey insan! Aklın şöyle birşeye hiç ihtimal verir mi ki, her türlü güzelliklerle süslü şu masnûâtın Sânii ve mahlûkatın damak zevkinin en dakik inceliklerine riayet eden şu nimetlerin Mün’imi,

- şu zat gibi, büyük bir iştiyak, taabbüd ve tahabbüble Ona tecevvüh eden en güzel ve mükemmel masnûa,

- o Sâniin san’atındaki güzelliklere karşı ihsânâtının velvelesi ve takdiratının demdemesiyle Arş ve ferşi çınlatan

- ve o Fâtırın ihsânâtına karşı teşekküratının zemzemesiyle ve o Hâlık-ı Mün’imin azametine karşı tekbiratının şâşaasıyla karaları ve denizleri cezbeye getiren şu zat gibi bir mahlûka ehemmiyet vermesin, dikkat etmesin?

Hem hiç mümkün müdür ki, böyle Muhsin ve Muktedir bir Sâni’, böyle istihsan edici müteşekkir bir masnûa karşı alâkasız kalsın? Ve ona teveccüh etmesin? Ve onunla konuşmasın? Ve onu sevmesin? Ve onu kendi kurbuna almasın? Ve onun o güzel hal ve vaziyetinin bütün halka sirayet etmesini istemesin? Ve onun hal ve vaziyetinin boyasıyla boyanmaları için onu insanlara bir model yapmasın? Ve onu bütün insanlara elçi olarak göndermesin?

Hem hiç mümkün müdür ki, nukuş-u san’atı nihayetsiz bir ilmi ve sonsuz bir hikmeti gösteren şu muntazam masnûâtın Sâniinin, o masnûâtının içindeki en mükemmel ve en güzel ferde şuur ve ıttılaı bulunmasın? Ve onu bilmesin, onu görmesin, onunla konuşmasın?

Hem masnûâtındaki tezyinatla kendisini tanıtıp sevdirsin de, kendisini hakkıyla seven, lâyık şekilde tanıyan, sadakatle Ona kendisini sevdiren ve hakkıyla Ona ibadet eden zâtı tanımasın, sevmesin?

[TERCÜME: ÜMİT ŞİMŞEK]

Pazar, Kasım 23, 2008

Mesnevî-i Nuriye: 10



Peygamberi (s.a.v.) bize tanıtan marifet deryasından
REŞHALAR: 5


On İkinci Reşha

Acaba Âdem oğullarının en faziletlilerini arkasına alıp arz üzerinde duran, Arş-ı Âzama müteveccihen ellerini kaldırıp duâ eden ve duâsına bütün ins ve cinne âmin dedirten, hal ve hareketlerinden insanlığın şerefi, bütün zaman ve mekânların en mümtaz şahsiyeti ve bu kâinatın her zaman iftihar vesilesi olduğu anlaşılan şu zat ne istiyor? Öyle ki, istediğini, mevcudat aynalarında tecellî eden bütün esmâ-i kudsiye-i İlâhiyeyi şefaatçi yaparak istiyor; ve o esmâ dahi, onun istediği şeyin aynını icab ettiriyor ve istiyor.

İşte, dinle bak: Bekà istiyor, kavuşma istiyor, Cennet istiyor, rıza istiyor. Eğer gözümüzle gördüğümüz rahmet, inâyet, hikmet ve adalet gibi—ki bunların rahmet, inâyet, hikmet ve adalet olması ancak âhiret ile mümkündür—saadet-i ebediyenin verilmesini gerektiren hesapsız sebeblerden hiçbiri olmasaydı ve bütün kudsî esmâ dahi yine saadet-i ebediyeyi icab ettiren birer sebeb olmasaydı, şu nuranî zâtın tek duâsı buna yeterdi. Zira o zâtın Rabbi, nasıl bizim için her baharda masnûâtının mucizeleriyle süslü bahçeleri inşa ediyorsa, o zât ve hemcinsleri için de Cenneti öyle kolaylıkla bina eder. Evet, nasıl onun risaleti imtihan ve ubudiyet yurdu olan bu dünyanın açılmasına sebebiyet vermişse, onun ubudiyetindeki duâsı dahi mükâfat ve mücazat için âhiret yurdunun açılmasına sebebdir.

Hiç mümkün müdür ki, şu üstün intizama, şu geniş rahmete, şu kusursuz güzel san’ata, şu kubuhsuz cemâle—ki Gazâlî gibi zatlara “Var olandan daha güzeli mümkün değil” dedirtmiştir—benzeri görülmedik bir çirkinlik ve misli olmayan bir kusur karışsın da, bu hakikatleri haşin bir çirkinliğe, vahşetli bir zulme, büyük bir intizamsızlığa döndürsün; öyle ki, en küçük bir mahlûkun en küçük bir hâcetine dair en küçük bir sesini işitsin ve duâsını büyük bir ehemmiyetle kabul etsin de, en şiddetli ihtiyaca dair en gür sesi işitmesin, isteklerin en güzelini ve emel ve ümitlerin en şirinini kabul etmesin? Hâşâ, sümme hâşâ ve kellâ! Bu görünen kusursuz cemal, böyle bir çirkinliği kabul etmez. Aksi takdirde, hüsn-ü zâtînin kubh-u zâtîye inkılâbı gibi, hakikatlerin zıtlarına inkılâbı gerekir.

On Üçüncü Reşha

Ey bu acib seyahatteki yol arkadaşım, gördüklerin sana yetmez mi? Eğer herşeyi birden göreyim diyorsan, bu mümkün olmaz; zira şu adada yüz sene kalsak, onun vazifesindeki acâibin ve icraatındaki garâibin yüzde birini ihâta edip seyrine doyamayız. Şimdi gel, asır be asır geri gidelim ve herbir asır onun asrından nasıl feyiz alarak yeşermiş, görelim.

Evet, görüyoruz ki, o asra doğru geri giderken üzerinden geçtiğimiz her asır, o Saadet Asrının güneşiyle çiçeklerini açmış ve herbir asır, Ebu Hanife, Şafiî, Bayezid-i Bistamî, Cüneyd-i Bağdadî, Şeyh Abdülkadir-i Geylânî, İmam-ı Gazalî, Muhyiddin ibni Arabî, Ebu Hasen-i Şazelî, Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Rabbanî gibi binlerce nurlu meyveyi, o nuranî zâtın feyz-i hidayetiyle vermiş.

Şimdi, bu seyahatimizde gördüklerimizin tafsilâtını başka zamana bırakıp bu mucizeli nuranî zâta, yani seyyidimiz olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâma bir salât ü selâm getirelim.

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى هٰذَا الذَّاتِ النُّورَانِىِّ الَّذِى اُنْزِلَ عَلَيْهِ الْقُرْاٰنُ اْلحَكِيمُ مِنَ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ مِنَ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ اَعْنِى سَيِّدَنَا مُحَمَّدً اَلْفُ اَلْفِ صَلاَةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلاَمٍ بِعَدَدِ حَسَنَاتِ اُمَّتِهِ.
عَلٰى مَنْ بَشَّرَ بِرِسَالَتِهِ التَّوْرَاةُ وَاْلاِنْجِيلُ وَالزَّبوُرُ وَبَشَّرَ بِنُبُوَّتِهِ اْلاِرْهَاصَاتُ وَهَوَاتِفُ الْجِنِّ وَاَوْلِيَاءُ اْلاِنْسِ وَكَوَاهِنُ الْبَشَرِ وَانْشَقَّ بِاِشَارَتِهِ الْقَمَرُ.. سَيِّدِنَا وَمْوْلاٰنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلاَةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلاَمٍ بِعَدَدِ اَنْفَاسِ اُمَّتِهِ.
عَلٰى مَنْ جَاءَتْ لِدَعْوَتِهِ الشَّجَرُ، وَنَزَلَ سُرْعَةً بِدُعَائِهِ الْمَطَرُ، وَاَظَلَّتْهُ الْغَمَامَةُ مِنَ الْحَرِّ، وَشَبِعَ مِنْ صَاعٍ مِنْ طَعَامِهِ مِاٰتٌ مِنَ الْبَشَرِ، وَنَبَعَ الْمَاۤءُ مِنْ بَيْنِ اَصَابِعِهِ ثَلاَثَ مَرَّاتٍ كَالْكَوْثَرِ وَسَبَّحَ فِى كَفَّيْهِ اْلحَصَاةُ وَالْمَدَرُ، وَاَنْطَقَ اللهُ لَهُ الضَّبَّ وَالظَّبْىَ وَالذِّئْبَ وَالْجِذْعَ وَالذِّرَاعَ وَالْجَمَلَ وَالْجَبَلَ وَالْحَجَرَ وَالشَّجَرَ صَاحِبِ الْمِعْرَاجِ وَمَا زَاغَ الْبَصَرُ... سَيِّدِنَا وَمَوْلاَنَا وَشَفِيعِنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلاَةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلاَمٍ بِعَدَدِ كُلِّ الْحُرُوفِ الْمُتَشَكِّلَةِ فِى اْلكَلِمَاتِ الْمُتَمَثِّلَةِ بِاِذْنِ الرَّحْمٰنِ فِى مَرَايَا تَمَوُّجَاتِ الْهَوَاۤءِ عِنْدَ قِرَاۤءَةِ كُلِّ كَلِمَةٍ مِنَ الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ قَارِئٍ مِنْ اَوَّلِ النُّزُولِ اِلٰى اٰخِرِ الزَّماَنِ وَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا يَاۤ اِلٰهَنَا بِكُلِّ صَلاَةٍ مِنْهَا اٰمِينَ اٰمِينَ اٰمِينَ.

Allahım! Salât ve selâm et o nuranî zâta ki, Rahmânü'r-Rahîmden, Arş-ı Âzamdan gelen Kur’ân-ı Hakîmin ona inmiştir.

Evet, o zat ki, seyyidimiz Muhammed’dir; ona, ümmetinin hasenatı kadar, milyonlarca salât ve selâm olsun.

Risaleti Tevrat, İncil ve Zebur ile suhuflarda müjdelenen; nübüvveti irhâsâtla, cinlerin hâtifleriyle, insanlık âleminin evliyalarıyla, beşerin kâhinleriyle müjdelenen; bir işaretiyle Ay parçalanan efendimiz ve mevlâmız Muhammed'e, ümmetinin nefesleri kadar, milyonlarca salât ve selâm olsun.

Davetine ağaçların koşup geldiği, duâsıyla yağmurun hemen iniverdiği, sıcaktan korumak için bulutların ona gölge yaptığı, bir ölçek taamıyla yüzlerce insanın doyduğu, parmaklarının arasından üç defa kevser gibi suların çağladığı, onun hürmetine Allah’ın, kertenkeleyi, ceylânı, kurdu, ağaç kütüğünü, zehirli keçinin kolunu, deveyi, dağı, taşı, toprağı ve ağacı konuşturduğu, Miracın sahibi ve gözünün asla şaşmadığı o mucize-i kübrâda ruyetullaha mazhar olan Efendimiz ve Şefîimiz Muhammed’e, Kur’ân’ın bidâyet-i nüzulünden zamanın nihayetine kadar onu okuyan herbir okuyucunun okuduğu herbir kelimenin temevvücât-ı havâiye aynalarında Rahmân’ın izniyle temessül eden bütün kelimelerinin bütün harfleri kadar, milyonlarca salât ve selâm olsun.

Bütün bu salâvatlardan herbiri hürmetine bizi mağfiret et, ey İlâhımız, bize merhamet et. Âmin. Âmin. Âmin.

[TERCÜME: ÜMİT ŞİMŞEK]

Pazartesi, Kasım 17, 2008

Mesnevî-i Nuriye: 9


Peygamberi (s.a.v.) bize tanıtan marifet deryasından
REŞHALAR: 4

Onuncu Reşha

Bak ve ne diyor, dinle: Pek büyük ve dehşetli hakikatlerden bahsediyor ve insanları inzar ediyor; kalbleri cezbeden ve akılları dikkate sevk eden meselelerden bahsederek beşere müjdeler veriyor. Malûmdur ki, eşyanın hakikatlerini keşfetme arzusu, pek çok merak ehlini, ruhunu fedâ edecek bir hale getirmiştir. Görmüyor musun, sana denilse ki, “Yarı ömrünü ve yarı malını verdiğin takdirde Kamer’den ve Müşteri’den birisi gelecek, oraların garib hallerinden ve istikbalde senin başına geleceklerden doğru bir şekilde haber verecek”; sanırım, böyle bir fedâkârlığa razı olursun. Şaşılacak birşeydir ki, merakını gidermek için ömrünün ve malının yarısından vazgeçmeye razı oluyorsun da, şu zâtın söylediklerine hiç ehemmiyet vermiyorsun! Halbuki onun söylediklerini, enbiya, sıddıklar, evliya ve muhakkik âlimlerden meydana gelen ehl-i ihtisas tevatürle, ehl-i şuhud icmâ ile tasdik ediyorlar.

Hem öyle bir Sultanın işlerinden söz ediyor ki, Onun memleketinde Kamer, olsa olsa bir pervanenin etrafında uçan bir sinek olur. O pervane ise, Onun kandillerinden bir lâmbanın etrafında uçar ki, o lâmbayı, o Sultan, binlerce menzilinden, yol üzerindeki misafirlerine hazırladığı bir menzili aydınlatmak için yakmıştır.

Hem harikalar ve acâib işler diyarı olan öyle bir âlemden ve öyle acib bir inkılâbdan haber veriyor ki, faraza arz infilâk edip de dağları bulut gibi uçuşacak olsa, öyle bir inkılâbdaki garâibin binde birine denk gelmez. İstersen, onun lisanından şunlara benzer âyetleri bir dinleyiver:

إِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ إِذَا السَّمَاءُ انْفَطَرَتْ
إِذَا زُلْزِلَتِ الأَرْضُ زِلْزَالَهَا الْقَارِعَةُ

Hem öyle bir istikbalden doğru olarak haber veriyor ki, ona nisbetle dünya istikbalinin durumu, uçsuz bucaksız bir denize nisbetle faydasız bir katre serap gibidir.

Hem öyle bir saadeti görerek müjdeliyor ki, ona nisbetle bütün dünya saadeti, sermedî Güneşe nisbetle gelip geçici bir şimşeğin durumu gibidir. Evet, acâib şeylerle dolu kâinatın perdesi altında bize bakan ve bizi bekleyen nice acâib şeyler var. Bu acâib ve harika işleri haber vermek için, hiç şüphesiz, öyle acib ve harika bir zat lâzımdır ki, önce bizzat müşahede etsin, sonra göstersin; önce görsün, sonra haber versin. Evet, onun hal ve tavrından anlıyoruz ki, o gerçekten görüyor, sonra gösteriyor, inzar ediyor, müjde veriyor.

Hem o zat Rabbü’l-Âlemînin razı olacağı ve bizden istediği şeylerin ne olduğunu bildiriyor. Ve hâkezâ, öyle muazzam meselelerden haber veriyor ki, onlardan asla kaçış olmaz; ve öyle acâib hakikatlerden söz ediyor ki, onlardan kurtuluş olmadığı gibi onlarsız saadet de olmaz.

Yazıklar olsun o gafillere! Ne büyük hüsrandır o dalâlette olanların hali! Ve ne şaşılacak şeydir ekser halkın eblehliği! Bunlar hakka karşı nasıl kör olmuşlar, hakikate karşı nasıl sağırlaşmışlar ki, böyle bir zâtın bu kadar hayret verici sözlerine ehemmiyet vermiyorlar. Halbuki onun gibi bir zat için ruhlar fedâ edilse lâyıktır, dünya ve içindekiler terk edilse yeridir.

On Birinci Reşha

İ’lem: Manevî şahsiyetiyle gözümüzün önünde bulunan ve ulvî icraatıyla bütün âlemde şöhret bulan bu zat, vahdaniyetin konuşan sadık bir burhanı ve hak bir delilidir ki, onun doğruluğu, tevhidin hakkaniyeti derecesinde bir gerçektir. Ve aynı zamanda o zat, saadet-i ebediyenin de kat’î burhanı ve parlak delilidir. Hattâ, nasıl ki daveti ve hidayetiyle saadet-i ebediyenin husulüne sebeb ve ona kavuşmak için vesiledir; öyle de, duâsı ve ubudiyetiyle dahi o saadetin vücuduna sebeb ve icadına vesiledir.

İstersen ona öyle bir salât-ı kübrâda iken bak ki, o muazzam genişliğiyle şu ada, hattâ yeryüzü o büyük namazla niyaza durmuştur.

Hem bak: Öyle büyük bir cemaatle niyaz ediyor ki, sanki asrının mihrabında imam olmuş, arkasında da Âdem zamanından bu asra, hattâ dünyanın sonuna kadar bütün Âdem oğullarının en faziletlileri dizilerek asırların saflarında durmuş, ona ittibâ ile iktida edip duâsına âmin diyor.

Hem dinle bak, öyle bir cemaatle birlikteki duâsında ne istiyor: Öyle umumî, büyük ve şiddetli bir hâcet için duâ ediyor ki, niyazına yer ve gök, hattâ bütün mevcudat iştirak ediyor ve lisan-ı hal ile “Evet, yâ Rabbenâ, duâsını kabul et. Biz dahi istiyoruz. Hattâ, onun istediği şeyi, biz de Senin isimlerinin üzerimizdeki bütün tecelliyâtıyla istiyoruz” diyorlar.

Hem onun yakarışındaki haline bak: Öyle büyük bir iftikarla, öyle şiddetli bir iştiyakla, öyle derin bir hüzünle ve öyle hazin bir mahbubiyet içinde yalvarıyor ki, kâinatı ağlatıp duâsına iştirak ettiriyor.

Hem bak, öyle bir maksat, öyle bir gaye için duâ ediyor ki, eğer o maksat husule gelmeyecek olsa, insan, hattâ âlem, hattâ bütün mahlûkat esfel-i sâfilîne düşer, hiçbir kıymeti ve mânâsı kalmaz. Eğer istediği olursa, bütün mevcudat, kemâlâtına lâyık makamlara yükselir.

Hem bak: Öyle yüksek bir fizar-ı istimdatkârâne ile, öyle şiddetli bir yardım niyazıyla, öyle hazin ve tatlı bir niyaz-ı istirhamkârâne ile yalvarıyor ki, güya Arş’a ve semâvâta işittirip vecde getirip duâsına “Âmin Allahümme âmin” dedirtiyor.

Hem bak, öyle Semî’, Kerîm bir Kadîrden, öyle Basîr, Rahîm bir Alîmden hâcetini istiyor ki, en gizli bir canlının en gizli bir ihtiyacına dair en gizli bir duâsını işitir ki, gözümüzün önünde ona cevap vererek hâcetini yerine getiriyor; ve en küçük bir zîhayatın en küçük bir meseledeki en küçük bir emelini görür ki, gözümüzün önünde, ona ummadığı yerden hâcetini ulaştırıyor; ve öyle hakîmâne bir surette ve öyle muntazam bir tarzda merhamet edip ikramda bulunur ki, hiç şüphe bırakmaz, bu terbiye ve tedbir öyle bir Semî’ ve Alîmden, öyle bir Basîr ve Hakîmdendir.
[TERCÜME: ÜMİT ŞİMŞEK]

Pazar, Kasım 09, 2008

Mesnevî-i Nuriye: 8


Peygamberi (s.a.v.) bize tanıtan marifet deryasından
REŞHALAR: 3

Altıncı Reşha

SUAL: “Kimdir bu gördüğümüz zat ki, kâinatın güneşi olmuş ve diniyle kâinatın bütün kemâlâtını meydana çıkarmıştır? Ve ne söylüyor?”

CEVAP: Şimdi bak ve ne diyor, dinle. İşte, bir saadet-i ebediyeden haber veriyor ve onu müjdeliyor. Sonsuz bir rahmeti gösterip ilân ediyor ve insanları o rahmete çağırıyor. O, saltanat-ı Rubûbiyetin güzelliklerini gösteren dellâlı ve gizlenmiş esmâ-i İlâhiye hazinelerinin keşşâfı ve tarif edicisidir.

Ona vazifesi cihetinden bak; bir burhan-ı hak, sirac-ı hakikat, şems-i hidayet, vesile-i saadet göreceksin.

Bir de şahsiyeti yönünden bak; onu muhabbet-i Rahmâniyenin misali, rahmet-i Rabbaniyenin timsali, insaniyet hakikatinin şerefi, hilkat ağacının en parlak ve en nurlu meyvesi olarak göreceksin.

Sonra da bak, onun dininin nuru nasıl berk-i hâtif sür’atiyle şarkı ve garbı ihâta etmiş ve arzın yarısı ve nev-i beşerin beşte biri, ruhlarını fedâ edercesine bir teslimiyetle ve iz’ân-ı kalble onun hidayet hediyesini kabul etmiştir.

Hiç mümkün müdür ki, böyle bir zâtın dâvâlarına, hele bütün meratibiyle bütün dâvâlarının esası olan “Lâ ilâhe illâllah” dâvâsına, nefis ve şeytan mugalâtasız bir surette karşı çıkabilsin?

Yedinci Reşha

Eğer bu zâtı böyle harekete getiren şeyin ne olduğunu bilmek istersen, o bir kuvve-i kudsiyedir. İşte şu geniş adadaki icraatına bak:

Görmüyor musun ki, o acib sahrâda, âdetlerinde mutaassıp, asabiyet ve husumetlerinde inatçı, gözünü kırpmadan kendi kızını canlı canlı toprağa gömecek kadar kalbi katılaşmış vahşî kavimlerin bütün kötü ve vahşî huylarını pek az bir zamanda kökten söküp atmış ve onları güzel ve yüksek ahlâklarla teçhiz ederek insanlık âlemine muallim ve medenî milletlere üstad yapmıştır.

Bak: O, bütün bunları diğer hükümdarlar gibi korkuya dayanan zâhirî bir saltanatla yapmıyor. Bilâkis, o kalbleri ve akılları fethediyor, canları ve ruhları teshir ediyor ve kalblerin sevgilisi, akılların muallimi, nefislerin mürebbîsi ve ruhların sultanı haline geliyor.

Sekizinci Reşha

Bilirsin ki, sigara gibi küçük bir âdeti, küçük bir toplulukta, büyük bir hakim, büyük bir kuvvetle ancak daimî kaldırabilir. Halbuki, görüyoruz, bu zat, büyük ve çok âdetleri, âdetlerinde mutaassıp ve hislerinde inatçı büyük kavimlerden, küçük bir kuvvetle, az bir himmetle, kısa bir zamanda tamamen kaldırıp, onlara bedel, pek âlî âdetleri ve değerli hasletleri dem ve damarlarına karışmış derecede sabit olarak yerleştiriyor. İşte, Ömer’in (r.a.) İslâmdan önceki ve sonraki haline bak; bir çekirdeğin koca bir ağaç oluşunu göreceksin. Bunun gibi daha nice esaslı harika icraatı yapıyor ki, gördüğümüz ancak binde birdir. İşte şu Asr-ı Saadeti görmeyenlerin gözüne Ceziretü’l-Arab’ı sokuyoruz. Kendilerini bir denesinler bakalım: Filozoflarından yüz tanesini alsınlar, oraya gitsinler, yüz sene çalışsınlar. Seyyidimizin o zaman bir senede yaptığının yüzde birisini yüz senede acaba yapabilirler mi?

Dokuzuncu Reşha

İ’lem: Beşer tabiatından haberin varsa bilirsin ki, münazaralı bir dâvâda, meydana çıktığı takdirde insanı utandıracak bir yalanı, kılı kırk yaran düşmanlarının gözleri önünde ortaya atmak ve onu hicabsız, pervasız, hilesini hissettirecek bir teessür ve telâşa kapılmadan, yalanını ima edecek bir yapmacık ve heyecan eseri göstermeden söylemek, isterse o küçük bir şahıs olsun, isterse küçük bir vazifede, ehemmiyetsiz bir sebeble, küçük bir toplulukta ve ehemmiyetsiz bir meselede olsun, aklı başında bir adam için hiç kolay değildir. Hal böyle iken, pek büyük bir vazifedâr olan böyle bir zâtın pek büyük bir vazifede, pek büyük bir haysiyetle, pek büyük emniyete muhtaç bir halde, pek büyük bir cemaatte, pek büyük bir husumet karşısında, pek büyük bir meselede, pek büyük bir dâvâda ileri sürdüğü iddiaları arasına asılsız sözlerin girmesi ve hilenin karışması mümkün müdür?

Halbuki, o, söylediklerini, itiraz edenlere hiç aldırmadan, tereddütsüz, hicabsız, korkusuz, teessürsüz, tam bir saffet ve samimiyetle, hâlis bir ciddiyetle, düşmanlarının akıllarını tezyif ve nefislerini tahkir edip izzetlerini kıracak derecede damarlarına dokundurarak, şiddetli ve ulvî bir üslûpla söylüyor. Şu mezkûr halet içinde, böyle bir zâtın böyle bir dâvâsına hilenin karışması hiç mümkün müdür? Kellâ!

إِنْ هُوَ إِلاَّ وَحْيٌ يُوحَى [1]

Evet, hak aldatmaktan müstağni, hakikat nazarı ise aldanmaktan münezzehtir.

Evet, onun hak olan mesleği aldatmaktan müstağnidir; hakikate nüfuz eden nazarı ise hakikati hayal ile karıştırmaktan münezzehtir.

[TERCÜME: ÜMİT ŞİMŞEK]

[1] “O ancak kendisine vahyolunanı söyler.” (Necm Sûresi, 53:4.)

Pazar, Kasım 02, 2008

Mesnevî-i Nuriye: 7


Peygamberi (s.a.v.) bize tanıtan marifet deryasından
REŞHALAR: 2


Dördüncü Reşha

İ’lem: Zaman ve mekân itibarıyla muhîtin insan muhakemesi üzerinde büyük tesiri vardır. İstersen gel, bu asrın, bu zamanın ve muhîtimizin hayalâtını başımızdan çıkarıp atalım, şu kirli elbiseden soyunalım, sonra da akıp giden şu zaman denizine dalalım; orada, asırlar ve çağlar arasında, yemyeşil Asr-ı Saadet adasına çıkıncaya kadar yüzelim.

İşte, o zamanın adasında, Arap Yarımadası denen, dağı taşı ak ve aydınlık şehre bakıyoruz. Üzerimize de, bizim için o zamanın dokuyup o muhîtin diktiği elbiseyi geçiriyoruz. Böylece, hayalen de olsa, Risalet dairesinin kutbu olan zâtı vazife başında iken ziyaret ediyoruz.


Şimdi gözünü aç ve bak: Bu memlekette ilk olarak gözümüze çarpan şey, fâik bir hüsn-ü suret ve halis bir hüsn-ü siret sahibi harika bir zattır ki, elinde pek değerli ve mucizeli bir kitap, lisanında veciz ve hikmetli bir hitap ile bütün Âdem oğullarına, hattâ bütün insanlara ve cinlere, hattâ bütün mevcudata bir hutbe-i ezeliyeyi okuyup tebliğ ediyor.

Hayret! Acaba ne diyor?

Pek büyük bir işten söz ediyor, pek büyük bir haberden bahsediyor. Âlemin yaratılış sırrına dair o acib muammâyı çözüp şerh ediyor, kâinatın hikmetine dair tılsım-ı muğlâkı açıyor. Akılları hayretler içinde meşgul eden üç müşkül sualden söz ediyor ve bunları açıklıyor ki, bütün mevcudattan sorulan o sualler “Kimsin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?” sualleridir.

Beşinci Reşha

O nuranî şahsiyete bak ki, nasıl nurlu bir ziya-yı hakikat ve ziyadar bir nur-u hak neşrediyor. Öyle ki, o neşrettiği nur ile beşerin gecesini gündüze, kışını bahara çeviriyor. Kâinat şekil değiştirip eski haşin ve belâlı halinden çıkıyor, mesrur ve mütebessim bir âlem oluyor.
Eğer onun nuruyla aydınlanmazsak, kâinatta bir matem-i umumî görürüz. Bütün mevcudat birbirine yabancı ve düşman kesilir; tanışmak bir yana dursun, tecavüz vaziyetini alır. Câmid mevcudat müthiş cenazelere döner; insanları ve hayvanları zeval ve firak darbeleri altında ağlayan yetimler halinde görürüz. Kâinat harekâtıyla, tenevvüatıyla, tegayyüratıyla ve bütün nakışlarıyla birden mânâsız, ehemmiyetsiz, abesiyete mahkûm bir tesadüf oyuncağına döner. İnsanı da görürüz ki, baş belâsı aczi, usandıran fakrı ve mazinin kederleriyle istikbalin korkularını getirip başına toplayan aklıyla, bütün hayvânâtın en aşağısı ve en hüsranlısı olmuştur. İşte, o zâtın nuru altına girmeyen bir kimsenin nazarında kâinatın mahiyeti bundan ibarettir.

Şimdi onun nuruyla, dininin rasathanesinden ve şeriatının dairesinden kâinata bak, neler göreceksin:

İşte, âlemin şekli birden değişiverdi. O umumî matemhane bir fikir ve zikir mescidine, bir şükür ve cezbe meclisine döndü. Birbirine yabancı ve düşman mevcudat ahbab ve kardeş halini aldı. Suskun ve ölmüş câmidat, lisan-ı haliyle Hâlıkının âyetlerini okuyan mûnis birer canlıya, musahhar birer memura dönüştü. Ağlayıp sızlayan canlılar ise, tesbihatları içinde zakir veya vazife paydosundan şakir suretine girdi. Kâinatın harekâtı, tenevvüat ve tegayyüratı da abesiyetten, ehemmiyetsizlikten, tesadüf oyuncaklığından kurtulup Rabbanî mektuplara, âyât-ı tekviniye sayfalarına, esmâ-i İlâhiye aynalarına dönüştü. Ve âlem bir hikmet-i Samedaniye kitabı mertebesine yükseldi.

Şimdi de insana bak: Zaafının kuvvetiyle, aczinin kudretiyle, fakrının sevkiyle, ihtiyacının şevkiyle, ubudiyetinin şevketiyle, kalbinin şulesiyle, aklının haşmet-i imanıyla, evvelce içinde bulunduğu âciz, fakir ve zelîl bir hayvaniyet çukurundan çıkıp nasıl hilâfet zirvesine terakki ediyor! Ondan sonra gör, evvelce düşüş sebebi olan aczi, fakrı ve aklı, bu nuranî zâtın nuruyla aydınlanınca onu nasıl yüceltiyor!

Sonra, karanlıklar içinde bir büyük mezar suretindeki maziye bak, enbiya güneşleri ve evliya yıldızlarıyla nasıl aydınlanmış! İstikbale bak, zulümat içinde en karanlık bir gece iken, Kur’ân’ın ziyasıyla nasıl nurlanır da ondaki Cennet bahçeleri gözler önüne serilir!

Elhasıl, bu zat olmazsa, kâinat, insan ve herşey adem mesabesine düşer, hiçbirinin kıymet ve ehemmiyeti olmaz. Onun için, bu güzel ve benzersiz kâinata böyle üstün, harikulâde ve hakikatli bir tarif edici lâzımdır. Eğer o olmazsa kâinat da olmamalıdır; çünkü bizim için bir mânâsı kalmaz. Sözü hak olan Mülk Sahibi ne kadar doğru söylemiştir:


لَوْ لاَكَ لَوْ لاَكَ لمَاَ خَلََقْتُ اْلأَفْلاَكَ[1]
[TERCÜME: ÜMİT ŞİMŞEK]

[1] Ali el-Kàri, Şerhü'ş-Şifâ, 1:6; Aclunî, Keşfü'l-Hafâ, 2:164.

Salı, Ekim 28, 2008

Mesnevî-i Nuriye: 6



Peygamberi (s.a.v.) bize tanıtan marifet deryasından
REŞHALAR: 1

بسم الله الرحمن الرحيم

Tenbih

BİZE RABBİMİZİ TANITAN burhanlar had ve hesaba gelmez. Lâkin onların en büyükleri ve küllî hüccetler üç tanedir.

Birincisi şu kâinattır ki, bu büyük kitabın bazı âyetlerini işitmiş bulunuyorsun.

İkincisi bu kitabın âyetü’l-kübrâsıdır ki, Nübüvvet divanının hâtemi ve saklı hazinelerin anahtarı olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdır.

Üçüncüsü de âlem kitabının müfessiri ve mahlûkata karşı Allah’ın hücceti olan Kur’ân-ı Hakîmdir.

Şimdi şu ikinci burhan-ı nâtıkı tanımalı, sonra da ona kulak vermeliyiz. İşte, onu tanıtan marifet deryasından bazı reşhaları zikrediyoruz.

Birinci Reşha

İ’lem: Şu burhan-ı nâtıkın pek büyük bir manevî şahsiyeti vardır.

Eğer “O kimdir, mahiyeti nedir?” diye soracak olursan deriz ki:

O öyle bir zattır ki, azamet-i maneviyesiyle yeryüzü onun mescidi, Mekke mihrabı, Medine minberi olmuştur. O, arkasında saf tutan bütün mü’minlerin imamıdır. Ve bütün beşerin hatibidir; onlara saadetlerini temin edecek olan düsturları açıklıyor. Ve bütün enbiyanın reisidir; onların dinlerinin bütün esaslarını kendisinde toplayan diniyle onları tezkiye ve tasdik ediyor. Ve bütün evliyanın seyyididir; risaletinin güneşiyle onları irşad ve terbiye ediyor. Ve enbiya, ahyar, sıddıkîn ve ebrardan teşekkül etmiş bir zikir halkasının merkezinde bir kutuptur ki, bütün bunlar, ittifakla onun sözlerini söylüyorlar. Ve öyle bir nuranî ağaçtır ki, sağlam ve hayattar kökleri, bütün enbiyanın vahye dayanan esasat-ı semâviyesidir; taze ve yeşil dalları ile lâtif ve nuranî meyveleri ise, evliyanın maarif-i ilhamiyesidir.

O hangi bir dâvâyı ileri sürecek olsa, bütün enbiya mucizelerine dayanarak, bütün evliya da kerametlerine dayanarak ona şahidlik eder. Öyle ki, onun dâvâlarından herbir dâvâ üzerinde bütün kâmillerin mühürleri vardır. Zira görüyorsun ki, o “Lâ ilâhe illâllah” der, tevhidi dâvâ eder; ve biz de mazi ve müstakbelin o nuranî saflarından—yani o zikir halkasında yer alan insanlık âleminin güneş ve yıldızlarından—işitiriz ki, hepsi aynı sözü tekrarlamakta, meslek ve meşreblerindeki farklılıklara rağmen hepsi onun sözünde ittifak etmekte, sanki hep bir ağızdan “Sadakte ve bilhakkı natakte” (Doğru konuştun, hakkı söyledin) demektedirler.
Hangi vehmin haddi var ki, onu mucize ve kerametleriyle tezkiye eden böyle hesapsız şahidlerin şahidlikleriyle teyid edilmiş bir dâvâyı reddetmek için ona el uzatabilsin?

İkinci Reşha

İ’lem: Tevhide delil olan ve beşeri ona irşad eden şu nuranî burhan, her iki cenahın kuvvetiyle teyid edilmiştir ki, bunlar nübüvvetin ve velâyetin icmâ ve tevatürüdür.

Aynı şekilde, semâvî kitapların işaretleri; Tevrat, İncil, Zebur ve suhufların beşaretleri onu tasdik ediyor. Keza, meşhud olan pek çok irhasatın rumuzatı onu tasdik ediyor. Keza, birçok hâtifin şöhret bulmuş beşaratı onu tasdik ediyor. Keza, kâhinlerden tevatürle nakledilen şehadetler onu tasdik ediyor. Keza, Ayın yarılması, parmaklarından kevser gibi suyun akması, çağırdığı ağaçların ona gelmesi, duâ ettiği anda yağmurun yağması, pek az bir yemekle pek çok kimsenin doyması; kertenkele, kurt, ceylan, deve ve taşların konuşması gibi, güvenilir râvilerin ve muhakkik hadisçilerin bildirdiği, sayısı bine ulaşan mucizeleri onu tasdik ediyor. Ve keza, iki cihan saadetini tazammun eden şeriatı da onu tasdik ediyor.

Geçmiş derslerde, onun iki cihan saadetini neşreden şeriatının güneşinden bazı şuâları görüp işitmiş bulunuyorsun. Eğer gözün perdeli ve kalbin paslı değilse bu kadarı sana yeter; onun için kısa kesiyoruz.

Üçüncü Reşha

İ’lem: Âfâkî deliller onu tasdik ettiği gibi, kendi kendisine delil olan Güneş misali, enfüsî deliller de yine onu tasdik eder. Zira güzel ahlâkın tamamı bilittifak en yüksek seviyede onda toplanmıştır. Keza, vazifesindeki manevî şahsiyeti, en yüce seciyeleri ve en nezih hasletleri cem’ etmiştir. Bunun gibi, zühd, takvâ ve ubudiyetteki kuvvetinin şehadetiyle kuvvet-i imanı; tarih-i hayatının şehadetiyle kemâl-i vüsuku, ciddiyet ve metaneti; kuvvet-i itmi’nânının şehadetiyle harekâtındaki kuvvet-i emniyeti, onun hakka bağlı ve hakikat yolunda olduğunu tasdik eder—tıpkı ağacın canlılığını tasdik eden yemyeşil yapraklar, yeni açmış çiçekler ve taze meyveler gibi.

[TERCÜME: ÜMİT ŞİMŞEK]


Perşembe, Ekim 23, 2008

Mesnevî-i Nuriye: 5

TEVHİD GÜNEŞİNDEN LEM'ALAR: 4

On İkinci Lem’a

Bak: Hayat ehadiyetin burhanı ve Vâcibü’l-Vücudun delili olduğu gibi, ölüm dahi vâhidiyet, sermediyet ve bekà delilidir. Zira nasıl ki akan bir nehrin yenilenen katreleri, dalgalı bir denizin kabarcıkları ve yeryüzünün şeffaf şeyleri nasıl ışığını ve timsalini göstermek suretiyle Güneşin varlığına şahidlik ederler. Aynen öyle de, o damlacık ve şeffaf şeylerin zevali, batması, kaybolup gitmesi, fenâ bulup ölmesi de—arkalarından gelen benzerlerinde Güneş ışığı parlamaya devam ettiğine ve gelip geçen bütün kafilelerde Güneş timsalleri göründüğüne göre—Güneşin tecelliyâtındaki bekàsına ve akislerindeki ışığının devamına şahidlik ederler. Ve gösterirler ki, o timsaller ve o ışıklar tek bir Güneşin eserleridir. Böylece, o damlalar ve şeffaf şeyler, var oluşlarıyla Güneşin varlığını, zâhirî sebebleriyle beraber yok oluşlarıyla da Güneşin bekàsını ve birliğini gösterirler.

Aynı şekilde, bu mevcudat da vücudlarıyla bir Vâcibü’l-Vücudun vücub-u vücuduna, sebebleriyle beraber zeval bulup arkadan benzerlerinin gelmesiyle de o Vâcibü’l-Vücudun ezeliyet, sermediyet ve vâhidiyetine şahidlik ederler. Çünkü, gece ve gündüz, mevsimler ve asırlar değiştikçe bu güzel masnûâtın tazelenmesi ve bu lâtif mevcudatın yenilenmesi, emsalleri doğarken onların batması, benzerleri belirirken onların kaybolması, kat’î bir şekilde, tecellîsi devam eden âlî, sermedî ve mücerred bir cemal sahibinin varlığına, birliğine ve bekàsına şehadet eder. Ve senelik ve asırlık inkılâblarda süflî sebeblerin müsebbebleriyle birlikte zeval bulması, sonra o müsebbebatın benzerlerinin sebebleriyle birlikte tekrar vücud bulması kat’î bir şekilde şehadet eder ki, sebebler de, tıpkı müsebbebler gibi âciz birer masnûdurlar; sadece, birtakım ince hikmetlere binaen, aralarında bir mukarenet bulunmaktadır.

Bu durum açıkça gösteriyor ki, bu gelip geçici lâtif masnûât ve akıp giden bu güzel mevcudat, bütün esmâsı kusurdan münezzeh ve nihayetsiz güzellikleri câmi’ olan bir celâl ve cemal sahibi Zât-ı Ehadin tazelenen san’atı, değişen nakışları, hareket eden aynaları, birbiri ardınca beliren sikkeleri ve tebeddül eden hâtemleridir.

On Üçüncü Lem’a

Bak: Zerrattan seyyarata, nüfustan şümusa kadar herşey, kendi aczinin lisanıyla Hâlıkının varlığına, acziyle beraber kâinattaki umumî nizam içindeki acib vazifeleri yüklenmesiyle de Hâlıkının birliğine şehadet eder. Evet, herşeyde Onun Vâcib ve Vâhid oluşuna iki şahid olduğu gibi, her canlıda da Onun Ehad ve Samed olduğunu bildiren iki âyet vardır.

Kâinatın eczâsından herbir cüz’ün Vâhid, Ehad ve Samed olan Vâcibü’l-Vücuda elli beş kadar lisanla şehadetini, Kur’ân-ı Hakîmin feyzinden anlamış bulunuyorum. “Katre” isimli Arapça risalede bundan bahsettim; istersen oraya bakabilirsin.

On Dördüncü Lem’a

İ’lem: Bu mevcudat, kusurdan ve ortaktan münezzeh olan Cenâb-ı Hakkın varlığına ve birliğine şehadet ettiği gibi, Onun bütün celâl, cemal ve kemal sıfatlarına da şehadet eder. Aynı şekilde, Onun zâtının kemâline ve zâtında, şe’nlerinde, sıfatlarında, isimlerinde ve fiillerinde hiçbir noksan ve kusur bulunmadığına da şehadet eder. Zira eserin kemâli bilmüşahede fiilin kemâline, fiilin kemâli bilbedahe ismin kemâline, ismin kemâli bizzarure sıfatın kemâline, sıfatın kemâli hads-i yakîn ile şe’n-i zâtînin kemâline, şe’nin kemâli ise, hakkalyakîn ile, zâtın kemâline delâlet eder.

Nasıl ki kusursuz bir sarayın tezyinatındaki nakışların mükemmelliği, sarayın sâni’ ve mühendisi olan zâtın o nakışlar altında saklanan ve o tezyinat altında hareket eden fiillerindeki mükemmelliği gösterir.

Bu fiillerin mükemmelliği de o failin isimlerinin mükemmelliğini gösterir; yani, “O mahir bir san’atkârdır, bilgili bir mühendistir, hikmetli bir nakkaştır” der, ve hâkezâ...

İsimlerin mükemmelliği ise, o isimlerle anılan zâtın sıfatlarının mükemmelliğini gösterir; yani, “O ilim ve hikmet sahibidir, san’at ve hendese erbabıdır” der.

Sıfatlarının mükemmelliği ise, o mühendisin zâtî şe’nlerinin mükemmelliğine şehadet eder; yani “Onun üstün bir kabiliyeti, pek güzel bir istidadı vardır” der.

Şe’nlerin mükemmeliyeti de, o nakkaşın zâtının mükemmelliğini, ona lâyık ve makamına yaraşan bir şekilde ortaya koyar.

Aynen öyle de, bu hatâsız ve kusursuz kâinatta görünen şu eserlerin mükemmelliği, bizzat müşahede etmek derecesinde bir hads ile, arkalarında saklı fiillerin mükemmelliğine şehadet eder.

Görünür gibi bilinen bu fiillerin mükemmelliği, bilbedahe, o failin isimlerinin kemâline şehadet eder.

Bu isimlerin kemâli ise bizzarure sıfatların kemâline şehadet eder; çünkü isimler sıfatlardan doğmaktadır.

Sıfatların kemâli ise, kat’î bir şekilde, zâtî şe’nlerin kemâlini ortaya çıkarır ki, bunlar da kudsî sıfatların mebdeidir.

Şe’nlerin kemâli de, hakkalyakîn ile, her türlü kusurdan münezzeh olan Cenâb-ı Hakka lâyık bir şekilde, zâtın kemâline şehadet eder:

Öyle bir kemal ki, kâinatta kemal ve cemal namına ne varsa, hepsi, o Azîz-i Zülkemâlin kemâline ve o Celîl-i Zülcemâlin cemâline nisbetle bir zayıf gölgeden başka birşey değildir.

[TERCÜME: ÜMİT ŞİMŞEK]

Pazar, Ekim 19, 2008

Mesnevî-i Nuriye: 4

TEVHİD GÜNEŞİNDEN LEM'ALAR: 3

Dokuzuncu Lem’a

Cüz’iyat üzerinde, arz üzerinde ve âlem üzerinde ehadiyet hâtemini gördün. Şimdi bak, aynı şeyi âleme yayılmış neviler ve muhît unsurlar üzerinde de göreceksin.

Bir tarlaya tohum ekilmesi gösterir ki, o tarla, tohum sahibinin tasarrufundadır, tohum da tarlanın mutasarrıfına aittir; bu ona, o da buna şehadet eder. Aynen öyle de,

- masnûâtın tarlası olan şu unsurlar, ilimle tayin edilmiş bir tarz ve hikmetle tahkim edilmiş bir suretteki külliyet ve ihâtalarında görünen birlik ve basitliklerinin lisanıyla,

- rahmet semereleri, kudret mucizeleri ve hikmet kelimeleri olan şu mahlûkat, teşahhuslarındaki misliyetle beraber hikmetli bir şekilde intişarlarının lisanıyla, efradının benzerliğiyle beraber birbirinden uzak yerleri yurt edinmelerinin ve acib ve hikmetli bir şekilde tevzi’ olunmalarının lisanıyla

şehadet eder ki, ihâta edenler de, ihâta edilenler de, tarlalar da, tohumlar da tek bir Sâniin tasarrufundadır.

Böylece, herbir nevi’ ve herbir unsur, diğerlerine hem ferden, hem de hepsine birden der ki: “Siz kimin malı iseniz, ben de Onun malıyım.”

Herbir çiçek, herbir meyve, herbir hayvan ve hayvancık, halindeki intizamın ve mânâsındaki hikmetin diliyle nutka gelen bir sikke, konuşan bir hâtem, dile gelmiş bir turra olur ve der ki: “Bu mekân kimin mülkü ise, ben de Onun mülküyüm; kimin san’atı ise ben de Onun san’atıyım; kimin mektubu ise ben de Onun harfiyim; kimin dokuması ise ben de Onun nakşıyım.”

Buna binaen, en küçük bir mahlûk üzerinde hakikî bir tasarruf ve en zayıf bir mevcud üzerinde rubûbiyet, bütün unsurları birden tasarrufunda bulunduran Zâta mahsustur. Aynı şekilde, kâinatta hangi unsur var ise, onun tedbir ve tedviri, bütün hayvânat ve nebâtâtı birden tedbir ve terbiye eden ve kabza-i rubûbiyetinde tutan, kusurdan münezzeh o Zâta mahsustur. İşte bu dahi gözü perdeli ve kalbi paslı olmayan herkesin göreceği bir tevhid hakikatidir.

Ey firavunluk taslayan adam! Kendini bir tecrübe et bakalım, kâinatta en küçük bir şeye mâlik olabilecek halin var mı? İstersen git, en cüz’î bir ferd ne diyor, dinle. O, misliyetinin lisanıyla diyor ki: “Kim benim nev’imin tamamına mâlik ise, ancak o benim üzerimde mâlikiyet iddia edebilir, başkası asla!”

Sonra da nevilere git; göreceksin ki, herbir nevi’, intişarının lisanıyla şöyle diyor: “Arzın dışına ve içine kim mâlik ise, ancak o benim üzerimde mâlikiyet iddia edebilir, başkası asla!”

Sonra arza git; göreceksin ki, kardeşi olan semâ ile arasındaki tesanüdün lisanıyla şöyle diyor: “Kim kâinatın tamamına mâlik ise, ancak o benim üzerimde mâlikiyet iddia edebilir, başkası asla!”

Onuncu Lem’a

Cüz ve cüz’î, küll ve küllî, küll-i âlem, hayat, zîhayat ve ihyâ üzerindeki tevhid hâtemlerinden bir kısmına işaret ettik, sen de gördün. Şimdi de envâ’ ve külliyat üzerine vurulmuş hesapsız vahdaniyet sikkelerinden birtek sikkeye bak.

Tedbirin vahdeti ve terbiyenin ittihadı sebebiyle, meyveli bir ağacın terbiyesindeki külfet, tek bir meyvenin külfetine müsavi olur. Zira merkezin ittihadı, kanunun vahdeti ve terbiyenin vahdaniyeti, külfeti, meşakkati ve masrafı hafifletir ve öyle kolaylaştırır ki, sayısız meyveleri bulunan bir ağacın bir elden idaresi ile tek bir meyvenin birçok eller altındaki idaresi arasında fark kalmaz. Zira ortaklık, kesret ve birden fazla merkezin işe karışması sebebiyle, bütün bir ağacın meyveleriyle beraber muhtaç olduğu herşeye, tek bir meyvenin terbiyesi için dahi ihtiyaç hasıl olur; bu iş için lâzım olan cihazatın kemiyeti açısından ikisi arasında bir fark bulunmaz; fark ancak keyfiyettedir. Aynı şekilde, büyük bir orduyu donatmak için gereken fabrika ve makinelerin tamamı, tek bir neferin teçhizatı için dahi lâzımdır; aradaki fark yalnız keyfiyetten ibarettir. Senin kitabını basan matbaaya bin nüsha için ödediğin ücret de tek bir nüshaya ödeyeceğin ücret kadar, belki de daha azdır. Ama tek bir matbaayı bırakıp da birçok matbaaya birden gidecek olursan, binlerce misli ücret ödemek zorunda kalırsın.

Elhasıl: Eğer nihayetsiz kesreti bir Vâhide isnad etmezsen, bir şeyi nihayetsiz kesrete isnad etmeye mecbur olursun ki, bu takdirde ferdlerin sayısıyla birlikte külfet de artar. Âleme yayılmış olan nevilerin inşasında görülen harika kolaylık ise, vahdet ve tevhidin kolaylığındandır.

On Birinci Lem’a

Nasıl ki sikkenin ittihadına ve kalemin vahdetine delâlet eden

- bir nev’in bütün ferdleri arasındaki tevafuk

- ve bir cinsin bütün nevilerinde temel âzâların birbirine benzeyişi,

bütün bu tevafuk eden ve birbirine benzeyen şeylerin tek bir Zâtın san’atı olduğuna iki şahiddir.

Öyle de, bu görünen kolaylık ve külfetsizlik, bütün bunların, vücub derecesinde bir kolaylıkla, tek bir Sâniin eseri olmasını gerektirir. Aksi takdirde, eşyanın vücuda gelmesindeki zorluk imtinâ’ derecesine çıkar ve bütün bu cinsleri ve nevileri yokluğa atar. Evet, her türlü kusurdan münezzeh olan Allah’ın zâtında ortağı olamaz; eğer olsaydı âlem intizamdan çıkardı. Aynen öyle de, Onun fiilinde de ortağı hiçbir şekilde mümkün değildir; eğer olsaydı, âlem yokluğa gider ve asla vücud bulmazdı.

[TERCÜME: ÜMİT ŞİMŞEK]